MaviMelek
"Güneşle birlikte doğup batmakla kolay bir oyun oynamış, böylece, çöpçünün gözünden silivermişti kendini." - Adnan Özyalçıner

[Derleme]"Güneş Batarken" | Adnan Özyalçıner*

Güneş Batarken

"ÇÖPÇÜNÜN GÖZÜNDEN
SİLİVERMİŞTİ KENDİNİ"

Havuzlu alanı hatırlıyordu. Sabah çisentileriyle ıslanmış sıraların, ürperten, soğuk tahtacıkları üstüne güneşle birlikte çöker, yine onunla birlikte çekilerek karanlığa boğarlardı alanı. Güneşin ak bir buz ya da cam çubuğu görünümündeki, ısıtmaktan çok üşüten, ilk ışınlarıyla sıçrayarak uyanırdı alan. Tramvay, yağsız, paslı bir gıcırtının sarsıntısı içinde, köşeyi kıvrılıp çuval doluları paslı demirler, teneke eskilerinin gürültüyle boşalışı gibi, dolardı alana. Geceden kalmış, ölü gözü, çıplak, sarı ampulün yandığı durağı –çuvallardan boşalan paslı demirlerin, teneke eskilerinin içinden çıkma– beş altı adam seğirtir, bir o kadarını da tramvay, alandan aldıklarının yerine, silkerdi ağaçların dibine. Tepedeki ışıltılı, yeşil yaprakların altında, ya da yerdeki sararmış, ölü yaprakların üstünde bir süre soluklanırdı adamlar. Tam bu sırada, adamlar tahta sıralara yerleşir yerleşmez, suratsız bir çöpçü sökün eder, hışırtılı, kaba süpürgesiyle alanı tozutarak şöyle bir dolanırdı. İşte o zaman, alanlarda, ne bir yaprak ne de sıralarda dinlenen adamlar kalırdı. Bir ona takılmazdı süpürge. Karanlığın kustuğu, lekeli, pis döküntülerden yalnız o, düzenli olarak güneşle birlikte doğup battığından, çöpçünün gözünden kaçardı. Bir gün usanıp da aksatsaydı bu düzenli gidişini, çöpçü de bütün ötekiler de, ayırt edeceklerdi onu. O zaman, ya katil olup yağlı ipin ucunda bitirmesi gerekecekti hayatını, ya da, kendisi bir cinayete kurban gidecekti. Belki bir kadın yüzünden olacaktı bu. Çünkü ayırt edilir edilmez bir kadınla birleşecekti. Ya da bu kadını elinden almağa kalkacaklardı, ya da, yediği ekmeğe, cebindeki paralara göz dikilecekti. Kendi de, bir başkasına karşı, aynı açgözlülüğü gösterebilirdi. Hepsi de bir kapıya çıkardı. Ölmemek için öldürecek, sonuçta bu da yine ölmesi demek olacaktı. Sabahları güneşle açan, akşamları yine onunla kapanan bitkisel yaşayışın, hiç değilse, bitişi doğal bir ölümle oluyordu. Bu da mutlulukların en büyüğü olsa gerekti. Tutkuların karmakarışık sokaklarına, karanlık çıkmazlarına sapmadan, göz alabildiğine uzayıp giden, o ıssız, ağaçlıklı, düz yolun mutluluğu.

Çöpçü gider gitmez, gazeteci, simitçi sonra salepçi, soluk soluğa damlarlardı durağa. Aptallık edip de çöpçüden önce gelmiş olmayalım diye, kuşkuyla araştırırlardı çevreyi. Birbirlerinin yüzüne korkuyla bakarlar sonra gözlerini durağın lambasına dikerlerdi. Az sonra lamba sönerdi. Bu, çöpçünün gelip gittiğine işaretti. O zaman üçü de bir ağızdan, sattıkları nesnelerin adını bağırırlardı ışıyan göğe. Üç kez. Tam üç kez. Susarlardı sonra. Her biri, ayrı bir köşe tutardı. Kendi köşelerini. Satıcılar, yerleri alır almaz, havuzun başındaki, oturduğu sıradan kalkar, teker teker, gazeteciyi, simitçiyi, salepçiyi dolaşır aldıklarının karşılığı olarak cebinde ne var ne yok üleştirdikten sonra, yeniden sırasına dönerdi.

İkinci tramvay, hemen arkasından üçüncüsü, az sonra da dördüncüsü ve dönüşünü tamamlayabilmek için ters yönden, hızla alana giren ilki, hep birden, kara bir kalabalığa boğarlardı ortalığı. Karmakarışık yürüyen, oraya buraya körlemesine koşuşanlar, işçiler, çocuk çığlıkları, geniş kalçalı boyalı kadınlar, renk renk balonlar, güneşe su sıçratan sabah fıskiyeleri, öteki taşıtlar, öğrenciler, ağaç altlarındaki gölgeli sıralarla güneşli alanı doldururlardı.

Havuzlu alan, burada birdenbire bitiyordu. Çünkü bir sabah, bütün ötekiler gibi, o da, uyuyakalmıştı. Ama ona sorarsanız, bunu isteyerek yaptığını söyler. Kendisinden onca korkulan çöpçünün, bunca yıl, onu görmeyişine, ona aldırmayışına kızmıştı. Oysaki kendine kızması gerekirdi. Güneşle birlikte doğup batmakla kolay bir oyun oynamış, böylece, çöpçünün gözünden silivermişti kendini. Bu da, açıkça, ondan korkup gizlendiğini gösterirdi. Çöpçüden, bir daha karşılaşmamacasına, büsbütün uzaklaşmış olmak için uyuyakalmış olması akla daha yakındı. Başkaldırışının gerçek nedeni bu olsa gerekti.

Kapıların önündeki örslere yerleştirilmiş geniş bakır tabakalarından, dövüle dövüle, güneşi yansıtan kocaman aş kazanlarının yapıldığı sokağı hatırlıyordu. Ateşi görür görmez, daha ilk aşta, islenip karararak, güneşi yansıtmaz olan bu aş kazanlarının eskicilere satıldığını, onların aracılığıyla da bunların ölü yıkayıcılarının eline geçip, fokurtulu, kara kazanlar haline getirildiğini çok sonraları mı yoksa hemen o anda mı ayırt etti? Bilemiyordu. Hemen, ya da çok sonraları ayırt etmesinin de bir önemi yoktu zaten. Sonuçtu önemli olan. Hem, yüzünü yıkamak için su aradığından ilgilenmişti kapı önündeki bu koca koca aş kazanlarıyla. Diplerinde, yeşillenmiş, yağlı yağmur birikintilerini, güneş artığı kalıntıları, o yoğun, ılık damlacıkları aradı. Dipleri tamtakırdı hepsinin de. Ölüler yıkanmış, güneşte kurumaya bırakılmıştı kazanlar. İyice de kurumuşlardı. Yalnız kapı diplerindeki yalaklarda, paslı, kırmızımtırak sular vardı. Kan karışığı sular. Son kalıntılar. Onlardan birine avuçlarını daldırıp yıkadı yüzünü. Sakalları olduğunu, uzadıklarını o zaman ayırt etti ancak. Hem de iyice uzamışlardı. Oysa yüzünü okşadığında, genç bir köylü kızının yanakları gibi, gergin ve kaygan olurdu derisi. Şimdiyse kıllıydı, karmakarışıktı. Üstü başı da, yağ pas içindeydi. Dökülüyordu.

Berber aramak, üstüne başına da bir çeki düzen vermek için girdiği bu sokağı hatırlıyordu en son. Ya da gerçekten hatırladığı bildiği ilk yer de, son yer de burasıydı. Tekti. Öteki yerleri kafasının içinde uydurmuştu. Geçmişini kafasının içindeki o yerlere aktardığından, en son diye düşünebiliyordu, bu ilk ve sokak için. Paslı demirlerin, kırık çarkların, yamulmuş, bozuk her türlü taşıt tekerleklerinin, atılmış kutuların, düğmelerin, birbirine girmiş tel demetlerinin, toz içindeki eski paçavraların, tahtaların, birtakım saplarla uçların, sonra gövdelerin, partallaşmış bir göğün altına sürülen bu sokağı için. Girer girmez, tıkırında işleyen her çeşit aygıtın, parçalanarak, darmadağın edildikten sonra, döküntülerinin oraya buraya serpiştirilip küçük küçük yığınlarla, geldikleri gizlenmek istenen bir boşluğa düştüğünü anladı. Tıklım tıklımdı, ama gevşekçe doldurulmuştu boşluk. Bütün bu döküntüler, en küçük bir sarsıntıda, birbiri ardından, ölümcül bir çığ gibi yuvarlanıp gedikleri, sonra da, o korkunç boşluğu açığa vurabilirdi. Sakallarını, üstünü başını unutturmuştu bu ona.

Döküntülere eğilmiş bir sürü insan, ellerinde tuttukları, ya da gazete kâğıtlarına sarıp koltuklarına sıkıştırdıkları, tamamlanmamış aygıtlarına, bir çark, bir düğme, bir vida, bir somun, bir gövde, uç ya da sap arıyordu. Birçoğu da, her şeyi tamam aygıtlarını sökerek parçalarını sergiliyordu. Sokağı bir baştan bir başa dolaştığında, bunları gördü.

Hiçbir anlam veremediği bu karışık uğraş, kısa bir süre kafasını kurcaladı. Biri, aygıtını tamamlamak için onca çırpınırken, öteki, her şeyi tamam aygıtını dağıtıp bozsun… Nasıl olurdu bu, neden engel olmuyordu birinciler buna? Tamamlamak bir işti gene, bir uğraştı ne de olsa. Ama onca uğraştan, terden sonra tamamlanmış aygıtı dağıtmak ne oluyordu? Suçlu sayılmazdı mıydı bunu yapanlar?

Bu düşüncelerle, o da sergileri dolaşarak, bir aygıt yapmayı denemeye girişti. Böylece avunmuş da olurdu. Alana yeniden dönemeyeceğine, gidecek belli bir yeri de olmadığına göre… İlk sergide, nikelajı yer yer dökük bir masa saati gövdesi buldu. Yaldızlanmış bir tenekeden başka bir şey değildi bu. Sonra bir kadran ele geçirdi. Akrep, yelkovan. Yuvarlak, tozlu, çatlak bir cam. Yerli yerine taktı hepsini. Saat görünümünde bir boşluk vardı elinde şimdi. Ardından, yavaş yavaş, çarklar, vidalar, somunlar, zemberekler, yaylar, çıngıraklar, en son da küçücük ayaklar takıldı. Saat tamamdı artık. İyice parlatılıp yağlanmış, her şeyi yerli yerine takılmıştı. Bir kurulması kalmıştı. Tıkırtıyla işleyecekti ondan sonra. Pazarın alt başındaydı. Bir duvara sırtını verip, titreyen parmaklarıyla, kelebek biçimi anahtarı çevirmeye başladı. İlk hızı verecek olan zemberek, ağır ağır, bükülüyordu. Büküle büküle iyice gerildi. Elini anahtardan çeker çekmez, bu gerginlik, bütün çarkları bir anda harekete getirecekti.

Kurulması biten saati, heyecandan suratına çarptırarak kulağına götürdü. En küçük bir ses yoktu. Dizlerinin hafifçe bükülüp gevşediğini duydu. Sırtı duvarı sıyırarak bükülen dizleri üstüne, bir yığıntı gibi çökerken, son bir güçle saati salladı. Bir daha kulağına götürdü. İşlemiyordu.

Diz üstü çöktü yere. Cebinden sabahleyin aldığı gazeteyi çıkarıp önüne yaydı. Vidaları gevşetip saati, ağır ağır, sökmeye koyuldu. Bir yerinde yanlış bir bağlantı yapmış olabilirdi. Baştanbaşa söküp yeniden toplaması gerekiyordu. Öyle de yapacaktı. Olmazsa bir daha söküp yeniden toplayacaktı. Ama daha yarısını bile sökmemişti, adamın biri, gazetenin üstünde dağıtılmış olan çarklardan birini, hiçbir şey söylemeden alıp, elindeki tamamlanmamış saatin bir yerine, sevinçle, yerleştirdi. Sonra da:

- Kaç para bu babalık? diye küçümseyerek sordu.

Gülmek isteyip de gülemeyen, o karmakarışık, sakallı, kir pas içindeki yüz, karşı koymadan kısaca:

- Ne verirsen! dedi.

Adam, iki büklüm ihtiyarın önüne, küflü bir yirmibeşlik atıp, başka bir sergiye doğru, hızla uzaklaşarak, kalabalığın arasında kayboldu.

~~~
* Sur, Sürek Yayınları, 1963, İstanbul. Adnan Özyalçıner'in bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır. (1964)
Sur isimli kitabında yer alan “Güneş Batarken” öyküsü için, Adnan Özyalçıner'e teşekkür ederiz.
~~~

Adnan ÖzyalçınerAdnan Özyalçıner (İstanbul, 18 Şubat 1934 -)*

Asıl soyadı ÇELİK. Ayşe Hanım ile dokuma işçisi Ahmet Nuri Özyalçıner'in oğlu. Kâğıthane 3. Pansiyonlu İlkokulu (1947), Eyüp Ortaokulu (1950) ve İstanbul Erkek Lisesi mezunu (1955). İÜ Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ndeki öğrenimini yarım bıraktı (1960). İstanbul'un çeşitli semtlerinde eczacı çıraklığı (1948), manavlık (1951-54), dokuma atölyesinde kâtiplik (1955), dergi ve kitap dağıtıcılığı gibi işlerde çalıştı. Kim dergisi ve Varlık Yayınları'nda başladığı düzeltmenlik işini Cumhuriyet gazetesinde sürdürdü (1959-81). “Sabah Ajansı” başlıklı yazısının yayımlandığı Yeni a dergisi toplatıldı (27. sayı, Haziran 1974), kendi de komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla ağır ceza mahkemesinde yargılandı ve aklandı. Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kuruluşuna katıldı (1974); 15 yıl sendikanın genel sekreterliğinde bulundu. 1980'deki askeri darbeden sonra TYS sorumlusu olarak sendikayı illegal örgüte dönüştürmek suçlamasıyla yargılandı ve aklandı (1983).

K. Özer ve E. Özyürek'le birlikte aylık edebiyat dergisi a'yı (29 sayı, 15 Ocak 1956-Haziran 1960) çıkardı. Daha sonra F. Öngören ve R. Durbaş'ın çıkardığı ve a dergisinin devamı niteliğindeki Yeni a (27 sayı, Nisan 1972-Haziran 1974) dergisinin son beş sayısını yönetti. Yazarlar ve Çevirmenler Yayın ve Üretim Kooperatifi'nin (YAZKO) yöneticiliğini ve ikinci başkanlığını yaptı. Yazko Edebiyat (1980-84) ve Yazko Çeviri (1981-83) ve Gösteri (1984-86) dergilerinin yazı işleri sorumluluğunu üstlendi. Daha sonra Hürriyet Vakfı Yayınları'nda çalıştı. Radyo ve televizyon programları da hazırladı; 1995'de Radyo Umut'ta “Öykü Defteri” adlı programı hazırlayıp sundu; 1998'de TRT-2'deki “Ateşi Çalmak” programının “Emeğin Haritası” bölümünü hazırladı. Sennur Sezer ile birlikte “Kızlar Sınıfı” ve “Seyyar Kâmil” adlı televizyon yapımlarının senaryolarını yazdı. TYS, PEN Yazarlar Derneği, Edebiyatçılar Derneği, Dil Derneği, Nâzım Hikmet Vakfı Dayanışma Kurulu ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi. İstanbul'da yaşıyor; şair Sennur Sezer'le evli ve iki çocuk babası.

İlk öyküsü (“Bir Yılbaşı Gecesi”) 1953'te, lisedeyken arkadaşlarıyla birlikte tek sayı çıkardıkları Demet dergisinde yayımlandı. Onüç, Mavi, Seçilmiş Hikâyeler, Papirüs, Yeni Dergi, Halkın Dostları, Varlık, Yazko Edebiyat, Gösteri, Evrensel Kültür gibi çeşitli dergilerde öykü ve yazılarını yayımlamayı sürdürdü. İlk öykülerinde İstanbul'un kenar mahallelerinde yaşayan yoksul insanların günlük yaşamlarını ayrıntılarına inerek ve ruhsal çözümlemelere ağırlık vererek anlattı. 1950 kuşağı öykücüleri arasında, bireyin çevresiyle ve eşyayla olan ilişkilerindeki çelişkileri varoluşçu ve gerçeküstücü bir yöntemle dile getirdi. Kent insanının yalnızlık, bunaltı ve yabancılaşma gibi sorunlarını, daha çok “durum”larını öne çıkararak, uzun cümlelerle ele aldı; soyutlama ve betimlemede gösterdiği ustalıkla dikkati çekti.

İlk iki kitabı Panayır ve Sur, S. Sezer'e göre, “insan-eşya, yöneten-yönetilen, düzen-özgürlük çelişkilerinin genel ve özel anlatımları” niteliğindedir. Düş, simge ve alegori bu dönem öykülerinin başlıca öğeleri oldu; yer yer gerçeküstücü ve fantastik anlatımdan da yararlandı. Geleneksel öykü tekniğinin dışında, kendine özgü bir anlatı evreni kurdu. A. Özyalçıner bu iki kitabının birlikte yeni basımına yazdığı önsözde (“Tükenmeyen Panayır”) şöyle dedi: “Öykülerimdeki uzun cümleleri, çağrışımlarla geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanı iç içe anlatmaya çalışmamı, kişilerimi derinlemesine ve düşünsel bir planda ortaya koymak isteyişimi o zamanların moda akımı İkinci Yeni'nin öyküdeki uzantısı sayanlar oldu. Bu yanlıştı. Çünkü İkinci Yeni daha çok, cümle ve kelime deformasyonlarına dayanıyordu. Rastlantısallığa bağlı bir tür anlamsızlığı savunuyordu. Öyküde bunların hiçbiri geçerli olamazdı.”

Yağma adlı kitabıyla birlikte, bireyselden toplumsala yöneldi. 1970'li yılların ürünlerinde orta ve alt sınıftan insanları en belirgin nitelikleriyle kişileştirdiği görüldü. Çeşitli toplumsal sorunları ele alan bu dönem öykülerinde, toplumsal yaşamdaki eşitsizlikleri, sınıfsal çelişkileri eleştirel bir dille işledi. A. Özkırımlı'nın değerlendirmesiyle, “Genellikle bireyin başkaldırısından, bunalımından, uyumsuzluğundan yola çıktığı öykülerini toplumcu görüşün egemen olduğu ve toplumsal çelişkileri işlediği, öz ve biçim uyumunu sağlamaya çalıştığı yapıtları izledi.” Öyküleri Almanca, Fransızca ve Bulgarca yayımlanan antolojilerde yer aldı.

Ödülleri:
1964 Sait Faik Hikâye Armağanı / Sur
1972 TDK Hikâye Ödülü / Yağma
1978 Sait Faik Hikâye Armağanı / Gözleri Bağlı Adam
1980 Çağdaş Gazeteciler Derneği Yılın En Başarılı Gazetecisi Ödülü / “Çamlıca” röportaj-öyküsüyle
1990 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü / Keloğlan ve Köse
1991 Haldun Taner Öykü Ödülü / Cambazlar Savaşı Yitirdi
1993 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Türkiye Gazetecilik Başarı Ödülü / “Babıâli Ölüyor mu?”

Eserleri:

Öykü:
Panayır (1960), Sur (1963), Yağma (1971), Yıkım Günleri (1972), Gözlen Bağlı Adam (1977), Sabırtaşı Çatladı (1980), Ölümsüzleşen Bahçe (1980), Anıtların Öyküleri (1981), Devlet Kuşu (1988), Cambazlar Savaşı Yitirdi (1991), Alaycı Öyküler (1991), Taş (1991), Sağanak (1993), Anadolu'dan Öyküler (1995), Yazdan Kalma Bir Gün (1999), Ayak İzleri (2000),

Deneme:
Tarihin Işıldağı (1998)

İnceleme-Araştırma:
İstanbul'un Taşı Toprağı Altın (1995)

Çocuk Kitapları:
Kırmızı Çini Kase (1976), Garip Nasıl Okuyacak (1977), Ölümsüzleşen Bahçe (1980), Sabırtaşı Çatladı (1980), Anıtların Öyküleri (1981), Devlet Kuşu (1988), Keloğlan ile Köse (1989)

Belgesel Roman:
IV. Murat ve Mirgün Bahçeleri (1997)

* Kaynak: Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi (Cilt II), YKY, İstanbul 2001.
~~~

Sayı: 45, Yayın tarihi: 16/03/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics