MaviMelek
"Çünkü burada gündüzleri bedenler yararlı otlarla iyileştirilir; geceleriyse kafalar zehirli otlarla hasta edilir." - Gülün Adı / Umberto Eco

[Deneme]"Gülün Adı ve Erdemin Mutsuzlukları Üzerine Deneme" | Hüsen Portakal

Gülün Adı | Umberto Eco

"EDEBİYATTA ŞİDDET"

Geçmişi Aydınlatan Roman: Gülün Adı

Gülün Adı, daha çok on sekizinci yüzyılın aydınlanma edebiyatı türünden bir deneme-roman. Kitapta karakterlerden çok olaylar ve okuyucuyu aydınlatmaya yönelik bilgiler öne çıkıyor. Elbette bunda yazarın bir kültür tarihçisi olmasının payı var. Gülün Adı, kitabın son sayfalarına doğru manastırda yangın çıktığı an gerçek bir roman kimliğini alıyor. Bir romanda elbette söz konusu olan düşsel ya da ütopik bir dünyanın anlatılmasıdır. Oysa bize göre burada gerçek olaylar roman gibi anlatılıyor. Biz bu romanı okurken, yer yer bir tarih kitabını okur gibi, ama olayların ayrıntılarına girerek, dramatik sahneleri yaşayarak, olaylar içinde doğrudan rol alan insanları somut olarak görüyor, geçmişi tarihsel gerçekliğiyle öğreniyoruz.

Kitabın henüz başında okuyucuya aktarılan şu bilgi, elimizdeki kitabın bir tarihsel-roman olduğunu bize bildiriyor:
“Hıristiyanlığın kutsal kenti (Roma) bir sirke ya da bir geneleve dönüşmüştü; adına cumhuriyet dense de, bir cumhuriyet değildi; silahlı çetelerin saldırısına, şiddet ve yağmaya uğruyordu. Din adamları laik yargının dışında kaldıklarından, gözü dönmüş haydut çetelerine başkanlık ediyor, elde kılıç soyuyor, günah işliyor, haksız kazanca dayalı ticaret örgütlüyorlardı.”1

***

B. Innocenzo V.Bir manastır ve içinde elli altı odası bulunan bir kitaplık...

Bu bilgileri bir tarih kitabından okur gibiyiz. Bununla birlikte roman bizi bu bilgilerin aracılığıyla karanlık bir dünyanın labirentleri içinde –manastırda– dolaşan insanların karmaşık yaşamına götürüyor. Romanın en gerçekçi, en usta yanı, tarihsel olaylarla, o olayları yaşayanlar arasında var olan doğrudan bağlantıyı bize açık seçik vermiş olması. Yoksa romanın hangi edebiyat türü içine girdiği bizce pek önemli değil. Tarihi, kutsal değerleri biçimsel birer okul bilgisi olmaktan çıkarıp bizi geçmişle yüz yüze getiren bir yazarın elbette biçim kaygısı olamazdı.

Manastırın mimari yapısını öğrenirken, romanın geçmişin gizemli, karanlık olaylarını gözümüzün önüne sereceğini, bize rasgele bilgiler sunulmayacağını, her şeyin bir mühendislik hesabıyla yazıya döküldüğünü sezinleyebiliyoruz. Bir manastır ve içinde elli altı odası bulunan bir kitaplık... Odaların dizilişi ve birbirleriyle olan bağlantıları geometrik bir sıralamadan uzak. Çünkü ortaçağ manastırlarında kitaplar gizemli bir dünyayı içinde saklardı. Din, büyü, simya ve entrika. Kitaplar ancak bir kılavuzun aracılığıyla okunabildiği gibi, kitaplığa da bir bilenle girilip kitap bulunabilirdi. Kitaplığın karmaşık mimarisi, manastırın gizemli ortamıyla bütünleşir, çünkü dinlerin amacı dünyayı anlatmak değil, insanları gizemli bir dünyaya çekmek, tüm çözümleri din adamlarının eline, öteki dünyaya bırakmaktır.

Romancı kurguyu iyi düzenliyor, manastırın içinde işlenen gizemli cinayetlerle, karmaşık olaylarla mimari yapının karmaşıklığı arasında bir benzerlik kuruyor. Bu kurgudan anlaşılacağı gibi, manastır içindeki kitaplık, kolay varılamayan bir yerdir.

Olaylar bir sis perdesi içinde gelişirken, her olayla birlikte insanlar biraz daha çok korkuya kapılırken ve kafaları biraz daha karışırken, gün ışığından da uzaklaşılıyor: “Topluluk toplantı salonundan yavaş yavaş dağılırken Michele,William'a yaklaştı; birlikte Ubertino'nun evine gittiler. Üçü birlikte kapıdan çıktılar. Avluda hiçbir dağılma belirtisi göstermeyen alacakaranlıkta daha yoğunlaşan sisin içinde gözden silinmiş, tartışıyorlardı.”2

Codex AmiantinusBuradaki atmosfer, manastır içinde dönen ve bir türlü açığa çıkmayan gizemli olayların anahtarını veriyor. Bunun yanında gerçekçi bir romanın olayları aslına uygun anlatan incelikli bir anlatımı var. Bu ayrıntılarda olaylar ve insanlar gerçek yerini buluyor; okuyucu okuduğunun yanında kendi düş gücünü de kullanabiliyor:

“Her pencerenin altına bir masa konmuştu; antik metinlerle uğraşanlar, başlık yazıcıları ve araştırmacıların her biri kendi masasında oturuyordu. Salonda kırk pencere olduğu için de…”
“En aydınlık yerler antik metinlerle uğraşanlara, en usta ressamlara, bölüm başlığı yazılarına ve elyazması kopyacılarına ayrılmıştı. Her masada resim çizmek ve kopya etmek için gerekli her şey vardı: Mürekkep boynuzları, kimi rahiplerin ince bir bıçakla sivriltmekte olduğu ince tüy kalemler, parşömeni düzgünleştirmek için süngertaşı, üstüne yazılacak yazıların izleyeceği çizgileri çizmek için cetveller.”3

Kiliseler ve manastırlar, Roma kültüründen aldıkları bu uygarlık araçlarını kullanmışlar. Oysa İslam medreselerinde masa-sandalye bilinmemiş. Manastırlar en karanlık dönemlerinde bile Yunan-Latin kültürüne sahip çıkmışlar, birer kültür yuvası olmuşlar.

Gargantua Örneği Abartmalar

Bir manastırın içinde hangi delikten, hangi yılanın başını çıkaracağını, kimi ısıracağını bilmediğimiz karanlık bir ortamda bile, fantezilere, mizaha rastlıyoruz.

“Sayfanın yarısı yazıyla doldurulmuş, rahip kenarlardaki denemelerin taslaklarını çizmeye başlamıştı. Öteki sayfalar bitmişti; William ile birlikte onlara bakarken, hayranlık çığlığını tutamadık. Bu, kenarlarında duyularımızın bizi alıştırdığının tam tersi bir dünyanın betimlediği bir mezmurdu. Gerçeğin dile getirilmesi diye tanımlanan bir konuşmanın yanı başında, olağanüstü bilmecemsi imgeleriyle, ona derinden bağlı, köpeklerin tavşanlardan kaçtığı, geyiklerin aslanları avladığı tepetaklak bir evren üstüne yılanlarla dolu bir konuşma yer alıyordu; küçücük kuş ayaklı başlar, sırtlarında insan eli olan hayvanlar, içinden ayakların fışkırdığı kıllı başlar, zebra gibi çizgili canavarlar, binlerce çözülmez düğümle kıvrım kıvrım yılansı boyunları olan dörtayaklılar, geyik boynuzlu maymunlar…”4

Burada bize doğal düzenin bozulduğu, güçlü-zayıf ilişkisinin tersine döndüğü, insanlarla hayvanların karıştığı bir dünya mizah yoluyla anlatılıyor.
İsa'nın dini, bu dinin yuvaları olan manastırlar bir yerde insanı yırtıcılıktan arındırmak amacını taşır, ama aradan geçen iki bin yıllık bir süre içinde bile, insan bu özlemine kavuşamamıştır. Bir manastırın dünyayla bağlarını kesen yüksek duvarları, insanın kendini bir tanrıya adaması ve dinsel suçlardan (bu arada kadınlardan) kaçmak, pacem in tierra –yeryüzünde barış– umudunu hep boşa çıkarmıştır. Buradaki düşsel doğa bir eleştiridir; her söze, her davranışa kesin yasakların konduğu ahretçi atmosfer içinde bunalan, buna karşılık yine de insan kalmasını bilen insan, eleştirisini dolaylı yoldan ve Rabelais gibi abartarak yapıyor; gerçekliği fantezilerle sunuyor.

Gülün Adı, Hıristiyan ortaçağını anlattığı için, İslam inancıyla yetişmiş insanlara yabancıdır; buna karşılık, İslam dünyası Hıristiyanlığa göre ortaçağa daha yakın olduğu için, olaylara daha az yabancı sayılabilir. Örneğin evrensel bir eğilim olan yakarma,5 bizi kötülüklerden koruması ve iyilik bağışlaması için tanrılara ya da bir tanrıya yakarma gibi:

“Bak, bir hastalığı kökünden iyileştirecek ilaçları yapan çok yetenekli hekimler tanıdım. Bunlar merhem ya da ilaçlarını basit insanlara kutsal sözler söyleyerek ve duayı andıran cümleler okuyarak veriyorlardı” (A.g.y., s.110).
İlkel insan toprağı ekerken iyi dileklerde bulunmuş, bizim için duayı andıran sözler söylemiş. Dinsel inançlar ilkel insanın eğilimlerini dile getirmiş, insanın ilkel yanının bir uygulaması olmuş.
Gülün Adı'nı okurken, insanın gerçeklikten, gerçeklik duygusundan nasıl kaçtığını, dinsel inançların insanı kendi doğasına nasıl yabancılaştırdığını görüyoruz.

Manastır ve Ölüm

Manastırlar, kendini dine, bir tanrıya adamış insanların gerçek yaşamdan, dünyadan soyutlandığı, dinsel suçlardan, kendi cinsinden –erkekse kadından, kadınsa erkekten– kaçmaya çalıştığı ütopik bir dünyadır. Manastırların tek gerçekliği, bir tür ev ekonomisi uygulaması, kendi yiyeceklerini kendilerinin üretmesidir. Topluluk bir din kardeşliği olsa da, aralarında hiyerarşik ilişki bulunur. Hiçbir rahip, baş rahibin buyruğundan çıkamaz, onu eleştiremez. Manastır yaşamında her şey, örneğin yatıp kalkmalar, dinsel törenler katı kurallara bağlıdır. Davranışlar bir karınca yuvasında olduğu gibi, güdüsel düzeydedir. İnsanlar, zayıf hayvanlar dünyasında olduğu gibi korkarak, korkutularak yaşarlar. Doğanın verdiği korku bir gerçekliğe dayanırken, dinsel dünyada korkuyu insanın kendisi üretir; insanlar boş korkularla yönetilir:

“‘Evet, evet' dedi Berengar ve gözyaşlarına boğuldu: ‘Adelmo'yu o akşam gördüm, ama gördüğümde çoktan ölmüştü.'
‘Nasıl?' diye sordu William, ‘Tepenin eteğinde mi?'
‘Hayır hayır, onu burada, mezarlıkta gördüm; mezarlar arasında dolaşıyordu, hortlaklar arasında bir hortlak gibi. Ona rastladım ve karşımdakinin canlı olmadığını hemen anladım; yüzü ölü yüzü gibiydi; gözleri daha şimdiden sonsuz cezayı görüyordu. Doğal olarak, ancak ertesi günü onun öldüğünü öğrenince, onun hortlağıyla karşılaştığımı anladım; ama o anda bile bir hayal görmekte olduğumun bilincine vardım; karşımda lanetlenmiş bir ruh vardı. Tanrım, benimle konuşurken sesi nasıl da mezardan geliyormuş gibiydi'.”6

Bugün bizim için boş bir inanç olan hortlaklar, inanç çağında gerçek olarak kabul ediliyordu. İnançların kaynaklarından birisi de bu ikincil fantezilerdi. Shakespeare döneminde hortlaklara inanıldığı için o da piyeslerinde bu sanrılara yer vermişti.

Dün ya da az önce, II.Abdülhamid'in sarayında müneccimler vardı. Fizikötesi inançlar ilkel yaşamla başlıyor, daha sonra dinler bu inançları alıyor, kutsallaştırıyor, insanları inanmaya zorluyor.
Manastırlarda işlenen cinayetler ya da daha genel olarak kutsal inanç adı altında işlenen cinayetler, insan yakmalar, din savaşları, cihatlar hep olağan sayıldı.
Yaşamın anlamına varmak için ölümü değerlendirmek gerekir. Dinler, kendi inançlarını insan varlığının, yaşamın üzerinde saydı. Böylece cinayetleri olağanlaştırdı. Burada Umberto Eco da bunun üzerinde yeterince durmuyor.

Edebiyatta Şiddet

Gülün Adı'nda cinayetler bir polisiye kitapta olduğu gibi gelişiyor. Biz burada bu olaylar üzerinde değil, sonuçları üzerinde duracağız.
Okuyucu hangi cinayetin nasıl işlendiğine tanık olmuyor; diğer bir deyişle, şiddet doğrudan aktarılmıyor. Eğer bir cinayetin nasıl işlendiği okuyucuya doğrudan anlatılacak olsa, o zaman okuyucu suçun nedenini bilecek, olaylar gizemini –kitap çekiciliğini– yitirecektir, denilebilir. Bununla birlikte, okuyucunun şiddetten korunduğu, bu duygularla olaylara katılmadığı da düşünülebilir.

Yüzyıllık Yalnızlık | MarquezÖrneğin Garcia Marquez, şiddetten korunmayı bilinçli bir şekilde uyguluyor ve romanda işlenen cinayetleri okuyucuya doğrudan aktarmıyor.
Yüzyıllık Yalnızlık'ta çiftlikte işi bırakan işçiler kitle halinde öldürülür; Garcia Marquez bu kıyımı doğrudan anlatmaz, sonuçlarını aktarır. Bu anlayışa daha önce başka bir yazımda değindiğim için burada yinelemiyorum.7

Bir de Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti'ne bakalım. Orada cinayetler doğrudan aktarılır ve ayrıntılarıyla verilir.
Bir cinayet doğrudan anlatıldığında, anlatıcı o duyguyu paylaşır; o gerilimi yaşar; olay anlatılır; gerilim biter.
Peki ya okuyucu?
Tüyler ürpertici bir olay anlatıldığında okuyucuda insancıl duygular mı uyanır, kötülüğe tepki mi gösterir, yoksa cinayete giden nefret duygularını mı paylaşır?
Nasıl yazmalı ki, okuyucu içinde kin taşımaktan uzak kalsın?
İşte bir yazar bunun bilincinde olmalıdır. (Eğitimciler bu konuda daha çok bilinçli olmalıdır!)
Bize kalırsa Garcia Marquez, bunun bilincinde, Yaşar Kemal ise bu aşamaya gelememiş.

Yukarıdaki soruya şöyle yanıt verilebilir. Bir cinayete tanık olan insan, hele küçük yaşlarda ise, bu şiddet duygusunu kendine mal edebilir, sonra bu duyguyu dışa vurmanın yollarını arayabilir. Daha doğrusu, şiddet de insana aşılanabilir. Düşmanlık, insana şiddet duygusunun aşılanmasıdır. İnsan psikolojisinde ben her zaman öne geçtiği için, her an ve kolayca düşman kazanabiliriz.

İnsanın kendine iyi demek için ötekine kötü demesi, bu kötüyü düşman bilmesi, yazgı düzeyinde bir yanılsamadır.
Kötünün ve düşmanın ölçüsü, ilgili birey için duygusaldır, ama yazar için nesnel olmalıdır. İnsanlara, özellikle yetişme çağında olan gençlere düşmanlık duyguları aşılamaktan kaçınılmalıdır. Oysa içinde yaşadığımız toplum, kültürümüz insana düşmanlık aşılıyor; saldırganlık tepilerimiz bu düşmana yöneliyor, onu ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Dinler “iyi” ve “kutsal” olduklarını ileri sürmekle kalmıyorlar, kendi dışında olan diğer dinleri küçümsüyor, kötülüyorlar; böylece birer kötülük kaynağı oluyorlar. Bu nedenle her din adamı kendi içinde saldırganlık tepisini kolayca harekete geçirebiliyor. Yalnız Haçlı Seferleri değil, diğer tüm din savaşları bu saldırganlığa örnek verilebilir.
Bu manastır içinde geçen saldırgan olaylar, geniş toplumların küçük bir örneğini oluşturuyor.

Kapalı Topluluk Örneği Manastır

Kuramsal olarak bir manastır, aynı inancı paylaşan, birbirlerini kardeş sayan insanları bir araya getiren kapalı bir topluluktur. Bir manastırda rahipler sürekli bir arada olurlar. Oysa bir aile ortamında bile, bireyler gündüz toplum içine dağılır, gece bir araya gelirler.

Manastırların ikinci olumsuz yanı, bir araya topladığı insanların aynı inancı paylaşmakla birlikte, her zaman aynı duyguları paylaşmamalarıdır. Bir insan din adamı olmakla, genel insan niteliklerinin dışına çıkamaz; yanındaki insana sevgisi kadar nefretini de yansıtır. Zorunlu bir arada yaşamak, karşılıklı nefrete zorunlu olarak katlanmaktır; insan bu nefrete katlanamadığı yerde düşmanını ortadan kaldırmaya –cinayete– yönelir.

İşte bu manastır içindeki cinayetler, rahiplerin saldırganlık tepilerinin birbirine yönelmesinin bir sonucudur. Yalnız ne var ki, bu suçlar açıkça işlenmez; dinsel duygular nasıl gizemliyse, cinayetler de gizemli bir havada geçer.

Bir din adamının en önemli özelliği kendini gizlemesidir. Kendi inancında gördüğü olumsuzlukları, çelişkileri kendine sakladığı gibi, din kardeşlerine duyduğu nefreti de içinde gizler.
Dinsel inancın temelinde ‘suçluluk duygusu'nun olduğunu söylemek, dinin işlevini açıklamaya yeter. İlk insan suç işlemiş ve cennetten kovulmuştur. İnsanın bu suçtan arındırılması için kendini Tanrı'ya vermesi, ölüm sonrasına hazırlaması gerekir. Bunun en kestirme yolu da din adamı olmaktan geçer. Ayrıca din adamı olmak, sözde dünyadan –kötülüklerden– uzak kalmaktır.
Oysa Umberto Eco, bunun böyle olmadığını, insan nereye giderse gitsin suç eğilimini ve saldırganlık güdülerini içinde taşıdığını anlatmaya çalışıyor.
İnsanın saldırganlıktan kurtulması için öyleyse başka bir yol bulmak gerekir.

***

Rossano GospelsAyrıca bir dinsel topluluk içinde, cinsel tepiler gibi insanın yapısında bulunan saldırganlık tepileri kendini dışa vurma fırsatı bulamıyorsa, bu saldırganlık tepileri bireyin kendine, kendi içine dönebilir; o insan bir mazoşist olabilir. Dinsel kurumlar insanın ruhunu arıtmaya çalışırken, gerçekte saldırganlığı hep canlı tutuyorlar. Kendine eziyet –mazoşizm– ya da ötekine eziyet –sadizm– duyguları süreklilik kazanıyor. Cinsel yaşam yoksunluğu, bu sapmayı çok daha hızlandırıyor, artırıyor. Sonuçta, sağlıklı insanların –olağan bir yaşam sürenlerin– duygularını, sağlıksız insanlar –din adamları–besliyor.

“Çünkü biri ona umutsuzca sözler söyledi. Dediğim gibi çağdaş bir vaiz, birine Adelmo'yu korkutan sözleri esinlemiş olmalı, o da bu sözlerle Berengar'ı korkutmuş (olmalı). Son yıllarda vaizler halk arasında dine bağlılık, yılgınlık (aynı zamanda tutku, insansal ve tanrısal yasalara boyun eğiş) uyandırmak için hiçbir zaman olmadığı kadar korkunç, insanı alt üst eden ölümcül sözcükler kullanır oldular. Hiçbir zaman günümüzdeki kadar, Flagellanteler'in8 ayinleri sırasında İsa'nın ve Bakire Meryem'in acılarının esinlendiği övgüler işitilmedi; basit insanın inancını, cehennem azabını çağırmada günümüzde olduğu kadar direnilmedi.”9

Özellikle bağnazlık düzeyinde dinsel inancın sözlüğünde insanı korkutmak için şiddet içeren sözcükler çok yer tutar. Dinsel suç (günah) ve cehennem ateşi çok sık duyulur. İnsanlar korkutularak bir dine bağlanır. Dindar toplumlar çok kolayca savaşa yöneltilir.

***

Kapalı bir topluluk oluşturan manastır yaşamı, tek boyutlu yaşamın tipik bir örneğidir. Buna en yakın örnek tarikatlardır. Her ikisinde de dış görünüşleriyle birbirine benzeyen, aynı inancı taşıyan, aynı beklentiler içinde ömür tüketen ve aynı cinsiyetteki insanlar bir araya gelerek kapalı bit topluluk oluştururlar.

Manastırlarda ya da tarikatlarda, heyecanların dinsel duyguyla dışa vurumu, gerilimi azalır. Çünkü her dinsel toplulukta “ötekini” küçümsemek eğilimi vardır. Diğer bir deyişle, her birey kendi suçluluk duygusunu inanç kanalıyla “ötekine” yansıtır.

Kapalı Bir Toplulukta Cinsel Eğilimler

Manastır gibi kendi içine kapalı topluluklarda en göze çarpan durum cinsel sapmalardır. Su uyur, düşman uyur, cinsel tepiler uyumaz. Eğer cinsel tepiler yönelmek için kendi olağan nesnesini bulmazsa, başka nesnelere yönelir –biz buna sapıklık deriz. Örneğin cinsel eğilimlerin kendi cinsinden bir bireye yönelmesi, elbette kutsal dinlere çok aykırı gelir. Oysa bu aykırılığa yol açan da, kendi üyelerine cinsel perhizi öğütleyen –kendi dinsel topluluğuna cinsel ilişkiyi yasaklayan– bu incelememize konu olan Katolik dininde olduğu gibi dinsel kurumların kendisidir.

Öteki cinsin bulunmadığı bir toplulukta, cinsel tepiler ister istemez aynı cinse yönelir. Böyle bir eğilimi kötü sayan dinsel topluluk üyeleri suçluluk duygusuna kapılır, kendi cinsel tepilerine karşı sürekli mücadele verir.
Sözün kısası, dinsel inanç insanda suçluluk duygusu yaratır, suçluluk duygusu dinsel inanca gereksinim duyar.
Bu çok bilinen kısırdöngüye Umberto Eco değinmiyor. Oysa manastır gibi kapalı bir toplulukta, saldırganlık kadar cinsel sorunlar da yaşanır. Oysa roman insanın öznel sorunlarını ele alır.
Burada Eco ile Dostoyevski arasında tam bir karşıtlık görüyoruz. Aslında Dostoyevski klasik çağın insanına ve Hıristiyanlığa tüm ruhuyla bağlı olmakla birlikte insanı sonuna değin irdeliyor, tüm zayıf yanlarını ortaya koyuyor.
Oysa ortaçağa ve dinsel dünyaya açıkça karşı olduğu görülen ve insanın daha çok bireyselleştiği bir çağda, Eco insanı yeterince irdelemiyor, kişilik çözümlemesine gitmiyor. Onun için “kültür tarihçiliği edebiyatın önüne geçiyor” diyebiliriz.

“Yılan Yuvası Manastır”

İsa'nın ya da Tanrı'nın evi diye bilinen bir manastırın içinde kutsal bir havanın estiği, insanlarla meleklerin bir arada yaşadığı sanılır. Oysa gerçek başkadır. Oralarda yaşamdan, doğadan, çalışmadan uzak güdük ruhlu yaratıkların kendi nefretlerini, düşmanlıklarını sapık eğilimlerini birbirine yönelttiği korkunç bir ortamdır. Umberto Eco, insanların karakterlerini ön plana çıkarmasa da, bir manastır içindeki korkunç ortamı iyi anlatıyor:

“Tarikatımızın altın çağında, bir rahip başrahiplik niteliğine sahip değilse, bir kupa dolusu zehirli şarap ardılına yer açardı. Bilin ki, bunları size, kuşkusuz başrahibin ya da öteki rahiplerin dedikodusunu yapmak için anlatmadım, William birader. Tanrı korusun, dedikodu yapmak gibi bir huyum yoktur. Ama başrahip benimle ya da Tivoli'li Pasifico ya da Sant'Albano'lu Pietro gibi başkaları hakkında soruşturma yapmamızı istemiş olsaydı, hiç hoşuma gitmezdi. Kitaplık işlerinde hiç söz hakkımız yok bizim. Ama birazcık daha söz hakkımızın olmasını isterdik. Bu yılan yuvasını ortaya çıkarın; siz ki bunca sapkın yakmış birisiniz.” (Gülün Adı)

Dünyanın kötülüklerinden korunmak, tanrıya, din gibi yüce(!) duygulara kendini vermek için insanların içine kapandıkları bir manastır, acaba niçin bir yılan yuvasına dönüşür?
Açıklaması kolay: Çünkü kapalı bir ortamda saldırganlık tepileri yönelecek, boşalacak başka bir ortam bulamaz.

“Ben hiç kimseyi yakmadım,” diye yanıtladı William, kuru bir sesle.
“Sözgelimi söylüyorum,” diye kabul etti Aymaro geniş bir gülümsemeyle.
“İyi bir av bu, William birader, ama geceleri dikkatli olun.”
“Niçin gündüzleri değil.”
“Çünkü burada gündüzleri bedenler yararlı otlarla iyileştirilir; geceleriyse kafalar zehirli otlarla hasta edilir.” (Gülün Adı)

Rahipler gündüzleri, gözler iyi görürken iyicil oluyorlar. Ama geceleri, ışıkla birlikte insanın bilinci de zayıflıyor, gerçek eğilimler ortaya çıkıyor, manastır bir yılan yuvasına dönüşüyor.

Söz konusu manastırda yedi günde yedi cinayet işlenir. Her gece bir cinayet. Yedi sayısı dünyanın yaratılışı öyküsünü çağrıştırır; oysa manastırda tükeniş vardır. Gerçekte orada herkes birbirini yok etmek ister. Özellikle Hıristiyanlık gibi bir din, insanın bu dünyadan, kendi bedeninden kurtulmasını öğütler. Ve günün birinde bu yılan yuvası manastır, bir tanrının gazabına uğramış gibi bir lambanın devrilmesiyle tutuşmaya başlar; geriye hiçbir şey kalmayacak şekilde yanar.

Bu aşamada romancı kendini polisiye roman mantığından, bilgeliğin ölçülü dilinden kurtarır. Sona doğru kitap gerçek bir roman anlatımına kavuşur. Gözlerimizin önünde canlı, dramatik bir sahne yer alır. Ölen insanların yerini yanan bir yılan yuvası alır. Manastır yanarken rahipler kurtuluşu kaçmakta bulur. Eski bir kiler yeni bir kilere taşınırken fareler nasıl iz sürerek yeni yerlerine kaçarsa, burada rahipler de başka manastırlara kaçmanın yolunu bulurlar.

Zehirlenme ve Yazarın Bilge Dili

Dinsel topluluklarda ya da saray çevrelerinde rakipleri zehirleyerek öldürmek önemli bir yer tutar. Dışarıda, laik dünyada şövalyelik ruhu özgürce gezinirken, manastırların içinde haince ölümler dolaşır. Eco'nun anlattığı manastır içinde ölümlerin dolaşmasının nedeni, bir kitap çevresinde verilen kavgadır. Kavgaya konu olan kitap iki şeye hizmet eder. Önce başrahip olmak kütüphaneci olmaktan vazgeçer. Sonra kitaplar tüm gizli bilgileri saklar. Bu gizli bilgilerin içinde sağaltıcı ilaçlar, cıvayı altına dönüştürmek için simya bilgileri bulunuyor, zehirli otlar tanıtılıyor. (Gerçekte cıva ile altın iki komşu element; cıva altına dönüştürülebiliyor.)

Ortaçağ'ın gizemli dinsel havasında simya ile felsefe birbirini çağrıştırır. Bunun yanında dinler felsefeden güç almaya çalışır; Hıristiyanlardan sonra Müslümanlar da Aristoteles, Platon gibi ilkçağ felsefecilerini kendilerine göre yorumlar dururlar. Felsefeye din gözüyle bakan müminler, Aristoteles'i bulutların üzerinde dolaşan bir yarı-tanrıya dönüştürürler.

Erdemin Mutsuzlukları | Marquis de SadeÖteki Manastır: Erdemin Mutsuzluğu

1791'de Gülün Adı'ndan iki yüz yıl kadar önce, Marquis de Sade'ın Erdemin Mutsuzlukları adlı romanı yayınlanmıştı.10 Bu roman da bir manastırda geçen olayları anlatır.
Justine adında genç bir kadının başına birçok korkunç olaylar geldikten sonra, kendisine orman içinde bir manastırın kapısı görünür. Nereye gideceğini bilmeyen ve kendine bir sığınak arayan Justine, manastırın kapısından içeri girdikten sonra, oranın nasıl bir cehennem olduğunu, daha doğrusu bir kadın cehennemi ve erkek cenneti olduğunu anlar.

Manastır bir ormanın içindedir ve işlevi gereği güvenli bir yer olması gerekir. Oysa oraya kızlar düşürülür ve iki ayrı kuleye kapatılır. Gün boyunca kulelerde kapalı kalır, gece olunca rahiplerin yataklarına alınırlar.
Oraya düşen kadınların ilk başta ağlamaları, sızlanmaları hiçbir işe yaramaz. Sonunda kendi duygularını, kişiliklerini yitirmiş, psişik yapıları parçalanmış birer alt varlık olup çıkarlar. Rahipler cinsel güdülerini doyurmanın dışında bir şey bilmezler. Manastıra düşen kadınlar, artık istenmeyecek olursa, basit bir ölümle ortadan kaldırılır. Gidenlerin yerini yenileri alır.

İnsan psikolojisini irdelemek bakımından Sade'ın bu romanı edebiyat tarihinin ilginç kitaplarından birisidir. Sade'ın romanlarında kadınlara eziyet edilir, ama yazar bunu hangi psikolojik yapıya bağlı kalarak yapar acaba? Burada yazarın bilinci kadar bilinçdışı da ne kadar rol oynar?

Gülün Adı'nda insan ilişkileri, bir haremde olduğu gibi cinsel ilişki üzerine kurulur ve tek yanlıdır. Manastırın yönetimi, her sözü, her buyruğu hemen yerine getirilmesi zorunlu olan bir baş rahibin elindedir. Başrahip –bir Alevi dedesi gibi– istediğini topluluktan kovma yetkisine sahiptir. Kovulan birey artık kendine bir yer, yurt bulamaz. Yapacağı şey gerçek kimliğini gizlemek, yeni kimliği ile yaşamaktır. Manastırlarda işkence cezası olağan bir uygulamadır, hapisler ise yer altında gerçek birer zindandır.
Manastırlarda rahipler bir yandan zorba babanın kimliğini alarak kendi çömezleri üzerinde egemenlik kurar; öte yandan edilgin anne kimliği ile başrahibin önünde eğilir.

Hiyerarşik bir yapı içinde yaşayan insanlar –burada sadece erkekler– bir yanıyla ataerkil bir kimlik alırken, öte yandan kölelik ruhu kazanırlar. Bu rahipler tam ikili bir kişilik yapısına –şizofreniye– sahiptirler. Bir yandan boyun eğer, öte yandan boyun eğdirirler. Bir yandan ezer, öte yandan ezilmeyi kabul ederler.
Bir yandan ruhlarını arıtmaya –temiz tutmaya– çalışırken, gerçekte sapkınca ve canice eğilim taşırlar.11

Üzerinde yaşadığımız dünyayla sağlıklı ve gerçek ilişkiler kurmak yerine, dünyadan, yaşamdan ve insanlardan kaçmak üzerine kurulu manastır yaşamının ikiyüzlülüğünü Sade çok güzel açıklıyor. İşlevleri ve inançları gereği cinsel yaşamdan uzak kalmak zorunda olan rahipler, cinsel güdülerini tam bir gizlilik içinde, ikiyüzlülükle ve hiçbir ahlak kuralı tanımadan doyuruyorlar.
Manastırda tutsak alınan kadınlar, ahırlara kapatılmış hayvanlar gibidirler. Rahiplerin cinsel zevklerine hizmet ederken, çocuk doğurma hakları bile yoktur. Dış dünyayla, diğer insanlarla asla ilişki kuramazlar; manastırda yaşayan başka insanları da göremezler.

Erdemin Mutsuzlukları, her ne kadar Gülün Adı'na göre daha ütopik olsa da, aslında insan gerçeğine daha yakındır. Temel güdülerin karşı konulmazlığını ve kutsal inançların bu temel güdüler karşısında zayıflığını anlatır bize.
Umberto Eco, her ne kadar manastır yaşamını ve dinsel dünyayı eleştirmiş olsa da, yine de klasik kültüre, burjuva değerlerine bağlı kalır. Oysa Marquis de Sade, klasik değerlere, o dünyanın değerlerine karşıdır.

Sade'ın kendisi de sağlıksızdır, böylece sağlıksız dünyaya daha yakındır; onu daha iyi anlar. Romanda anlattığı sadist eğilimler, kişisel olmaktan çok, dünya düzeyinde yaygındır. Cinsel doyumsuzluk insanı sadistleştirebilir; çünkü insanın cinsel tepileriyle, saldırganlığı arasında bir bağ vardır.

Eco, kendi bilinçaltına mal ettiği baba imgesini eleştirir, çünkü kötü bir babanın imgesini almış, kendi kişilik yapısının derinliklerine yerleştirmiştir. Bu babanın iyi ve adil bir baba olmadığını bilir.12 Sadist insan, kadınlara eziyet ederek cinsel doyuma varırken, ne yaptığının bilincinde değildir; daha doğrusu, onun için neyin yanlış, neyin doğru olduğu önemli değildir. Cinsel tepiler sadece doyum ister, insanların bağlı olduğu değerler tepileri ilgilendirmez; çünkü insanların bağlı olduğu değerler ve uygarlık her çağda, her toplumda cinsel doyumu sınırlar.

Sade, kendi bilincini denetleyemez; bir yandan kadınlarla sadistçe ilişkiler içindeyken, öte yandan hapishane yaşamını alışkanlık haline getirir. O bu serüvenleri yaşarken, biz insanların eğilimlerini daha iyi anlarız.

Sade'ın insanları ister bir şatoda olsun, ister bir manastırda, her zaman birer tutsak gibidirler. Kendi tutkularının, kendi psişik yapılarının, aynı zamanda toplumsal değerlerin birer tutsağı. Sade'ın bilincini denetlemek, bilincin denetiminde yazmak ve yaşamak gibi bir sorunu olmaz. Ona göre devrim –Fransız Devrimi– zincirden boşalmadır.
Buna karşılık Umberto Eco'da her şey insan bilincinin denetimindedir. Daha uygar, daha yapaydır.

Sade, toplumsal yaşamın ve uygarlık, cinsel doyumda özverili olmamızı ister; oysa birey buna yanaşmak istemez; işte Sade bu çatışmayı dile getirir. Peki cinsel doyum için mutlaka çatışma gerekli mi? Hayır, burada Sade olağan bir örnek değil, bir uç noktadır. Cinsel özgürlüğün olmadığı bir toplumun çarpıttığı, sapık yaptığı yaygın, genel bir tiptir.

İnsanın doğası belirsizdir, çelişkilerle doludur. Öyle ki, bir birey diğerini temsil edemez.
İnsanın kişiliği, bireyin kendi doğal yapısıyla toplumsal değerlerin uzlaşması üzerine kurulur. Anlaşmazlık halinde, birey suç işler, yaptırım toplumdan gelir. (Bu nedenle Sade ömrünün bir bölümünü tutukevlerinde geçirir.)
Sade, devrimci olmakla birlikte, insanı doğal yanıyla görür. Toplum içine pek katılmaz, katılamaz. Tutukevleri onun davranışını sınırlar, dizginler. O da bundan pek yakınmaz.
Her iki roman da duygularımızı harekete geçirdiği kadar, bizi düşünmeye de zorlar.

Notlar:
1 Umberto Eco, Gülün Adı, Türkçesi; Şadan Karadeniz. Can Yayınları, 10. Basım.
2 Gülün Adı, s. 444.
3 A.g.y., s. 93.
4 A.g.y., s. 97-98.
5 Evrensel, çünkü ilkel toplumlarda ve çoktanrılı dinlerde de tanrılara yakarma var. Bakınız: 1-B. Malinowski, Büyü, Bilim ve Din; 2- Ruth Benedict, Patterns of Culture.
6 A.g.y., s. 138-139.
7 Hüsen Portakal, “Gariban Gabito'dan Garcia Marquez'e”, Yeni Düşün, Ocak 1988
8 Kendi kendilerini kırbaçladıkları için adlarını İtalyanca flagello (kırbaç) sözcüğünden alan Flagellante'ler, 13. yüzyılda İtalya'da Umbria'da ortaya çıkmış, daha sonra tüm ülkeye yayılmıştır. (Türkçe'ye çevirenin notu)
9 Gülün Adı, s.142.
10 Marquis de Sade, Les Infortunes de la Vertu, Gallimard.
11 “… canice eğilim taşırlar”, çünkü başka dinden olanları öldürmeye hazırdırlar.
12 Annenin ya da babanın, genelde geçmişin kötü psikolojisinden nasıl kurtuluruz? Ortalıkta bunun bilincinde olmayan bir sürü edebiyatçı dolaşıyor.

~~~
Sayı: 42, Yayın tarihi: 20/11/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics