MaviMelek
Hermes Kitap
"Öyle şeyler görür ki uzaklara giden biri, / Gerçeklik sandığı şeyden çok uzaktır." Doğu Yolculuğu / Herman Hesse

[Retorik]Abdulkadir Öztürk

Gölgesiz Ağır Boşluk | Genco Demirer

"Gölgesiz Ağır Boşluk"

"HER ŞEY SÖZLERİM OLMAK İSTİYOR"

"söyle
neden sukut suretinde çizilmiş bu resimler
biz rakımlı dağların ardında
kılıçsız büyütülmüş
kuş sesleri
olur ya
dağ düşer
ölür gül yüzlü peygamber
adı kalır bir sevgilinin dilinde…
yeter mi tanrım söyle bana
bu yeter mi?
aşk yarası sürdüğün, şu görünen yarama
hangi feryat yenidir
hangi ah!
"

Bir dağın gölgesine saklanır bilirdik güneşi
yüzünü hiç yummamış güneş;
doğum sancısı gibi ilk ışıkları
kanaviçe dokur gibi dokundurduğunda gözlerine,
uyanması yetiyordu hatırlaması için dünyadaki sancısını.
sancı heceliydi
dar'ağacı bir geceydi.

hatırlamak! hatıralar toplamı değil miydi? bilinmiyor…
yaşamı; birkaç ölümü birden besliyordu
yatağın üzerindeki, yüzlerce parçaya dağılmış olan yüzünü topladı,
yerleştirdi yerlerine olabildiğince.
"akşamdan kalan" diye niteleyebileceği sadece bunlar vardı
zaten, ya arda kalanları vardı hayatında; ya da ardından bakanları
ve bu ikisi arasında can çekişen haykırışları
ne kalkmaya, ne de tekrar yatmaya hali vardı.
neydi bu içinden çıkamadığı ve içinden çıkartamadığı anlamsızlık?
gece bitişinde gitmeyi unutmuş bir yıldız yalnızlığı mıydı yoksa bu sokulan sinsice?
güneş; şehrin üzerine doğru gerinirken
o, başı ellerinin arasında -sanki yeni inilmiş bir salıncak gibi- yatağının içinde sallanıp duruyordu.
bu salınışlara büyük bir sıkıntı da eşlik ediyordu,
ne de zordu sabahları yorgun karşılamak…
keşke yorgunlukları daha çok "akşamdan kalma" olsaydı.
oysa her yeni sabahına bir "yeni" yorgunluk,
her akşamına ise "eski" bir durgunluk ayrılmıştı
hüznü de bunlara mazeret kılınmıştı…

bir adım öne çıktı

adımları arasına kolayca sığdı yaşı boyunca bir yalnızlık
kolayca sığındı yalnızlığına, çocukluktan kalma ana hasretiyle.
dilinde onulmaz bir ekşimeyle, eğildi
boşluğa el atmak değil miydi bakışları?
boşluk?

atılan el miydi? bilinmiyor…
oysa boşluğa takılan gözlerinin, duvarda asılı kalmaya garip bir alışkanlığı vardı.
neyi kalmıştı ki musalla taşında?
ıslanmış, ahşap bir tabut gölgesinden gayrı

bin adım geri durdu
adımları arasına kolayca sığdı, yalnızlığı boyunca bir uçurum…

— uç-ur-um ona uçmayı mı hatırlattı? bilinmiyor…
an hangi mevsimde açan çiçekti?
zakkum gülüşler ekilirdi yüzüne
bilinmezin perdelerden.
an-laşmanın içinde nasıl da büyürdü adımlar
ve nasıl yürürdü ayaklarını saymaya yeltenen kırkayak.
durmanın içindeki uru fark eden zihnin yıktığı tabular…
çıkan buğu
okunmuş ekmeklerin yası
yetim kalmış ilahlar
anlatamazdı yutkunan adımlarını.

aç bırakılmış ilahlar ne yerdi? biliniyor…
bir çöl bedevisinin aç kalınca helvadan yaptığı putları yemesi gibi
ve yürüyüşüne dökülen,
yanmış çöl kumlarına yansıyan
iki üçlü çığlık
ölüm-hayat
ertelenmiş hayat.

uyuklarken yürüyenler nasıl durur ki? bilinmiyor…
durmak mümkün müdür
durmak!..

Onun(*) hareketi; duruşlar toplamıydı…
yürüdü sanal yavrularını düşürmüş ve çok üşütmüş kanguru yürüyüşüyle yarına.
yarın uzundu
yarın kısa
yarın dünden uzaktı, kendinden yakın.
ince bir bedeni vardı, tüm kefenlere dar gelen
suskun bir dili vardı, dilsizlikten kalma anlamlı bir bakışı
sadece kuşların ve denizin anladığı
denize yürüdü mavi elleriyle hem de beş taş oynayarak.

gökyüzüne attığı hangi taş yere düştü? bilinmiyor
soru sormak gerekli miydi? bilinmiyor…
ölüm gelen miydi, giden mi?
yoksa arada bir ürperten mi?
aralığa sıkışmış bir bedenin telaşı değil mi nöbetler?
hep gece üç-beş nöbeti yazılmış yazgısına,
kuru sıkı askerlerin oturduğu ranza aşkına, kampet aşkına
neden, boğuşmuştu bu kovuşlarda?
bir masalın en ücra köşesinden neden kovulmuştu?

hangi mezar kazılmadan kovulmuş ki şehirden? bilinmiyor
bay-kuşun gözlerinde kazılmış bir kuyunun sarnıcından düşmüş bilinmeyen bu uğultu…
uğultu dağdan inen aç çakal uluması,
yadırgamış gidenler, bizden arta kalanları
ve iz bırakmış yarınlardan doğanlar.
bu adam/kadınlar yutkunurken adımlarını
bilenler neyi kaybetmişler
bilinmeyenlerle nasıl yürümüş ki gidenler…
şu bizim yamalı bohça çuvaldızının ucu bir iki kelime
yeter mi araştırmaya,
bulup buluşturmaya?
"heybem ıslak, kitabeler taşıyor yaşlı harflerden" diye mırıldanıyor
eline bulaşıyor tanımlar…

eli yandı mı? bilinmiyor
insan kendine soru sorabilir mi diyor…
insan kendini bilebilir mi?
yok, var kılınabilir mi?
hiç'in azab-ı mukaddesi…

sorularla gidemedi
sorgulandı
cevaplarla gidemedi
yargılandı

bırakmak geldi eldeki boşluğu, sımsıkıydı boğazında

yutkundu mu? bilinmiyor…
uyku çeşmelerinde çok bekledi sabahı
her saat başına, bir suskunluk; her yeni yaşına, bir olgunluk düşüyordu…
yorgun argın döndü hep siyah saçlarına
solgun ve dargın döndü hep çocukluğuna
sürme çekilmiş kaşlarında ay-azdı

bir kedi gibi sürünüyordu yorgunluğuna
o, en çok da bir siyah kediydi kuş uykusunda

— yorgunluğunu sokak kedileri anladı mı? bilinmiyor…
koşar adım kaçındı sokaklardan,
kaçar adım koştu sokaklara,
kenar ve çıkmaz sokaklarda aradı doğarken düşürdüğü düşünü…
kimin düşünden düşmüştü böyle uyanmaksızın?
düş görmeden açmadı perdeleri,
kuş konmadan dalına bakmadı ağaçların
en çok da yere düşmüş bir yüreğin sanrısından tutundu.
dedim ya küçüktü
bir rivayete göre beş yaşındaydı.
"aşk dedi; yakış kandır, en çok bana yakışır bu baharda."

aşk yakıştı mı? bilinmiyor…
"aşk iyi durmaz insanlarda
sadece şarkılarda,
bir ölünün dudağında.
aşk yok-tur
dedik-koduk aşk."

yaralarına sürünüyor
geceye sürünüyor
merhem bulamıyor ama sürünüyor
şiir diyor
şair diyor
şair yiyor
dil dokunmuş yaraları yıkıyor kuş mevsiminden
rüyalarında kelebek biriktiriyor

"duman onun nefesi
içtiğim kanı dedi; kadeh?
kırması bu yüzden
dolaşık gezer ya"

dedim ya ayaz
azgınlaşmış dağ kurtlarının dişlerinde yenmemiş bir leş öfkesi,
geceyi sağırlaştırıyor,
susmak, geceye bile yakışmıyor,
kulağa dökülen kurşunun ağırlığından olsa gerek, coşmuş nehirlerin uğultusu işitilmiyor.
çoban bekleyişi doğum yapıyor,
gölgesiz bir söğüt
dalına aşk'ını anlatıyor,
dalından bırakıyor kendini
meyvesi ölmüş bir ağaç uzaklarda sessizce ağlıyor.

aşk nasıl bırakılabilir ki söğüt dalının ucundan?

duman tütmez bir bacanın penceresi var mıdır? bilinmiyor
"yanmış bir masal kahramanından savrulan küller
şehrin parmaklarının arasından dökülüyor
yer sarsılıyor
şehrin uykusu sarsılıyor
deprem oluyor sanan deve dikeni,
gözlerinden düşük yapıyor
toprağa ilk düşen kim, kimse bilmiyor
kamp üslere sinenmiş tilki yavruları büyümüyor
nedenini sormuyor hiç kimse
kimse bilmemden ötesine dokunmuyor"

bir sen kalıyorsun şair, çırılçıplak
elinde "modül'' ne yapıyorsun söyle!
"şair uykusu" en çok neye benzetilebilir ki
şairler uyurken mi şiir yazıyor?
şiir, şairi bilinmeden okunmak istiyor .

— erken uyanmış duyguların delirmesi mümkün mü?
ya delirtmesi?
aşk ararken seni buldum şair
verdim sana verdim fer-yadımı
— ben sana beni verdim hiçbir şey istemeden
— bende ben kalmadı verirken
sabun gibi eridim güneş görmüş kar gibi
— ben aşk dedim, sen demedin ki şair
— nasıl sığdırmaktasın o kadar acıyı bu incecik bedenine?
içine ata ata gözünden, kulağından ya da ağzından fışkıracak o acılar bir gün
ve cümleleri terk eden kelimeler gibi çekip gidicen bu kentten sessizce
işte o zaman ben, yollarına serptiğim yıldızları birer birer söndüreceğim ardından
ve en çok buna dayanamayacağım ben.

şair sukutu neden mevsimsizdir? bilinmiyor
kuşların akrabası (İstanbul, adam), sessizliği kelebek kanatlarıyla boyuyor
gerçeğin hangi resmi soyut ki
isim verildiğinde çözülüyor mu denklemler
nasıl mümkündür, x'in ve y'nin toplamından z'nin çıkartılması?

görülmüş mü? bilinmiyor
zihnin resimleri soyut değil
uykusunda vurgun yemiş biri bakın ne diyor:
demir taraklarla taranmış gözlerime bakıyor her şey
her şey sözlerim olmak istiyor
bütün kainat benim etrafımda dönüyor
"ol" emri olmaktan sonra mı önce mi kimse bilmiyor
öncelik ve sonralık bilinebilir mi kimse sormuyor
bir merhabayla başlıyor hayat
aşkın bir yalnızlıktan düşüyor gece
yalnızlığın rahmine düşüyor bu "merhaba"
ilk ezan okunması gibi kulağa, son sözü gibi mahrem
istanbul diyor akmayan çeşmeler o bildik nükteli nidasıyla
istanbul kapısını yitirmiş bir kent
ebedi yürüyüşünü nar ağacının gölgesine bırakmış,
birazdan yürüyecek gibi duruyor
ses havada nasıl durur işte öyle
gök kubbeden toplanıyor kelimeler…
()
istanbul (adam) ve xx (kadın) bir merhabayla söze başlıyor.
xx o güne kadar istanbul'u "kanserli kent" olarak bilirdi bunu kimse bilmiyor.
bey'oğlunun fıldır fıldır gözlerinden kaçıyor çıkmaz sokaklarına
gözlerinde gün yorgunluğu, susmak için insan arıyor,
yaptığı nüfus sayımında kendinden başka kimse çıkmıyor.
ehlileştirilmiş bir ceylan yavrusunun adımlarındaki yavanlık takılıyor tel örgülere
yetişkin bir kuğu iki göze bakıyor, muhtaç
hayat bu kuğunun gözlerindeki buğuyu çalıyor…

bir geyiğin gözleri ne renkte kokar bu mevsimde? bilinmiyor
işte xx böyle bir geyiğin gözlerinden kaçıyor şehrin varoşlarına
hangi varoş, var oluş sancısı çekiyor? bilinmiyor

(*): xx

Sayı: 25, Yayın tarihi: 09/05/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics