MaviMelek
Hermes Kitap
"Bir gül var dört mevsim açar solmaz / Yüreğinde ısınan bu acı güldür / Zordur bir tutuklunun oğlu olmak." Özdemir İnce

[Gökçeyazın] "A. Kadir Konuk'la Gido / Sırat Köprüsünde İki Gün" | Melek Öztürk

Gido / Sırat Köprüsünde İki Gün | A. Kadir Konuk

"ASIK YÜZLÜ BİR ZAMANI YAŞIYORUZ"

12 Eylül'ün karanlık günlerinde düşünen, sorgulayan ve karşı duran bireyin maruz kaldığı şiddet dalgasından, Türkiye'de pek çok aydın nasibini aldı. Aydın olmanın, yoksul halkla yan yana durmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödedi. Aynı dönemin tanığı ve mağduru A. Kadir Konuk, 1982 yılının Kasım ayında yasa dışı örgüt üyeliği suçlamasıyla gözaltına alındı. İşkenceden geçirilerek tutuklandı ve 1984 yılında da idam cezası onaylandı. Bu dönemde çeşitli cezaevlerinde, çoğunlukla tek kişilik hücrelerde kaldı. Ta ki 1989 yılının 24 Nisan'ına kadar. Çünkü bu tarih, yazarın bir televizyon kutusunun içinde başlayan kaçış öyküsünün miladıdır da. Küçük bir botla, beş buçuk saat süren ölüm kalım yolculuğundan sonra Yunanistan'a ulaştı; oradan da Almanya'ya…
O zamandan beri A. Kadir Konuk, Almanya'da mülteci olarak hayatını sürdürüyor. Hikâyelerini, romanlarını oradan yazıyor; ama çok uzaklarda da olsa yüreği hâlâ Türkiye'de atıyor.
Ceylan Yayınları'ndan çıkan son romanı Gido da yine Türkiye insanının trajikomik halleri üzerine…
Bu sayımızda, son romanı Gido hakkında Konuk'la yazıştık; o da tüm samimiyetiyle sorularımızı yanıtladı ve sonuç olarak üzerinde çok konuşulacak, tartışılacak bir röportaj çıktı ortaya.
Buyurun, Gido'yu A. Kadir Konuk'un kaleminden dinleyelim…

- Gido neden sırat köprüsünde? Hırslarımız yüzünden dünyamızın yaşanamayacak hale geldiği günümüzde, tüm insanlık bir sırat köprüsünde midir sizce?
- Biliyor musunuz, bir yazarı en çok sevindiren olay; yazdığı bir kitapla ilgili birilerinin (Sayıları az da olsa) sorular sormasıdır. İnsan o zaman kendini bir acayip hissediyor. Yani en azından ben böyle oluyorum ve böyle bir işe kalkıştığınız için size, son sayfada değil hemen peşin teşekkür ediyorum.
Romanın kahramanı Gido sözcüğün tam anlamıyla "Bir insan" olarak yaşamak için her yolu denedi, son türkü "Nere gidem gardaş, kimim var kime gidem" oldu, yoğun bir dini eğitim almadan yaşadığı halde bilinç altına yerleştirilen "Öte dünya"ya gitmeye kalkıştı. Köprüye gidişi böyledir.
Eğer varlığına inanılıyorsa öte dünyaya gidişin yolu "Kıldan ince kılıçtan keskin" köprüden geçiyor. Ya kesilen kurbanların sırtına binilir ya suya düşmüş karıncalar kurtarılarak, bir başka deyişle "Sevapların kanatlarına oturularak" Sırat Köprüsü'nden geçilir.
Umutları tükenmişti Gido'nun, aslında sadece ölmek istiyordu, (İsteseydim onu öldürürdüm, yine bana dua etsin) kendi biletini kendisi kesmeye, izinsiz gitmeye kalkıştı, kendini köprüde buldu. İntihara kalkışan insanlar eğer ölmeyi başaramamışlarsa koma halinde müthiş filmler görürler ve çok azı ayıldığında bunları anımsar. (Kişisel üç deneyimle sabittir.)
İntihar yoluyla da olsa öte dünyaya gitmek öyle kolay olmadığından Gido köprüye toslamak zorunda kaldı. Yaşamak zor, ölmek zor, öldükten sonrası daha zor, işin yoksa bir de köprülerle uğraş.
İnsanlığın durumuna gelince: Üzerinde yaşadığı dünyayı kendi elleriyle yok etmeye çalışan başka bir canlı türü tanıyor musunuz? Ama "Ne olacak bu insanlığın hali" derseniz, onu bilemem. Sanıyorum sonuçta geçebileceği bir köprü bile bulamayacak, bu nedenle Arasat'ta kalacak.

- Hikâyenin geçtiği yer olan Erzincan aynı zamanda sizin doğum yeriniz de. Erzincan'a dair çok güçlü anılarınız ve gözlemleriniz olduğu açık, ama öte yandan uzun yıllardır yurt dışında yaşıyorsunuz. a) Türkiye'yle olan bağlantınızı nasıl koruyorsunuz? b) Sağdıçlık gibi hâlâ devam eden bazı geleneklerin yanında, kaybolduğunu düşündüğünüz gelenekler nelerdir Erzincan'da?
- Türkiye'yle bağlantım şimdilik (gülmeyin) internet üzerinden. Bir de cezaevlerindeki insanlardan bazılarıyla cezaevi yöneticilerinin insafı dahilinde mektuplaşıyorum.
Kaybolan gelenekler… Bu soru insana ah çektirir. İlkelliği, geriliği, kentlilik karşısında köylülüğü savunacak biri değilim, ama o kentte önce Akasya Ağaçları kayboldu. Akasya deyip geçmeyin, eski şehir kısmında, yolun iki tarafındaki akasyaların altı, kent esnafının sosyal yaşamını belirleyen söyleşilerin mekânıydı. Bu elbette geçen yüzyılın ilk yarısında böyleydi. (O akasyaları Gün Dirildi isimli ilk romanımda anlatmıştım.) Onlar kesilince esnaf dükkânlara kapandı. Sonra faytonlar, "Kapı önü sohbetleri" onlarla birlikte, yoğun dayanışmayı içeren komşuluk ilişkileri kayboldu. "Komşu komşunun külüne muhtaçtır" sözü "Komşun var mı, derdin de var" biçimine dönüştü.
Sağdıçlık, ona en çok önem veren Aleviler arasında bile şekilden öteye bir nesne değil artık. Sağdıçlar kızacaklar, biliyorum ama bu kurumu ben "Kapı önünde kanlı bez bekleyenler kurumu" olarak adlandırıyorum. Biraz bahşiş uğruna katlanılan pis bir iş.
Şiran, Kelkit, Gümüşhane, Bayburt gibi kentlerden gelenler kendileriyle birlikte fanatik bir dinciliği de o kente soktular, sessiz bir deprem kentin tüm sağlıklı ilişkilerini yok etti. Kent büyüyünce insanlar iyice küçüldüler. Yıllardır görmediğim için son halini bilemiyorum.

- Feodal, ailevi ve dinsel baskılar altındaki kapalı toplumların sonuçlarından biri olmakla birlikte, cinselliğin çok pragmatist algılandığını görüyoruz Anadolu'da. Bir yandan insanlar namus timsali kesilirken, bir yandan da gerdek gecesinden önce deneyim kazanmak adına geneleve gitmeye teşvik edilir damat adayları. Çoğu ebeveyn de bunu normal karşılar. Ama bir de Gido gibi iflah olmaz ana kuzuları vardır. Sizce nedir bu toplumun iyi niyetli insanın cinselliğiyle alıp veremediği?
- Genel ev "Resmi pezevenkliğini vergi aracılığıyla devletin yaptığı" bir kurumdur. Sorun insanca bir ilişki olarak değil "Girmek, koymak, çıkmak" ve "Ateşle barut yan yana durmaz" felsefesi temelinde şekillendiriliyor. Gerçekte o ülkede "Kendine açık" topluma gizli bir cinsel yaşam var. Köylerde herkes birbirinin ilişkisini, kimin kimi kimle aldattığını bilir, söylemez, sadece yeri geldiğinde silah olarak kullanılır. Köy ve küçük kentlerin çocukları cinsel organlarını birbirlerine göstererek, sonra da bunu birbirlerinde deneyerek ilk ilişkileri yaşarlar, büyüyünce bunları sohbet konusu bile yapmaz, unutmuş görünürler. Deneyimsel homoseksüel, lezbiyen ilişkiler kapalı toplumlarda yaygındır, bunlar edebiyata bile geçemez, utanılır. Hayvanlarla ilişki ise gülmece haline getirilmiştir. (Askeri kışlaların çevresinde çok sayıda dişi köpek bulundurulması acep nedendir?)
Evlilik kurumu "Bu oğlan bu kızla bu gece yatacak" biçiminde resmileştirildiğinden, insanlar cinsel ihtiyaçlarını yasal giderebilmenin tek yolu olarak ona sarılırlar. Bu nedenle, hedefi salt cinsel birleşme olan evlilikler de sağlıksızdır. Kadın ve erkeklerin birbirleriyle özgürce arkadaşlık ilişkisi kurmaları bile din tarafından tabu haline getirildiğinden öncelikle bu alanda bir atılım gerekir. Bunu gerçekleştirecek toplum ise dine aşırı bağlı olduğundan…ya da öyle görünmekten hoşlandığından…
Bizde buna "Bizim oğlan bina okur, döner döner gene okur" denilir.

- Mizahi bir diliniz, güçlü gözlemleriniz var; siyasi, etnik ve kültürel sorunların da tartışıldığı bir platform aslında Gido. Peki bu mizahi, yer yer kinayeli dil, olgular karşısında yabancılaşmadan, alaycılığa varmaktan kendini nasıl koruyor?
- Yaşamım boyunca çok kötü olaylar yaşamış olsam da gülmeyi, söyleşmeyi gerçekten çok seviyorum. İdam cezalarımız onaylanmış, bir imzalık işimiz kalmıştı. İdam edileceğimiz günü beklediğimiz hücrelerde bile "Durduk Yerde" isimli bir güldürü dergisi çıkarmıştık. Annemin fıkraları, masalları, köylülerin dağarcığıma kattığı fıkralar, benzetmeler, öyküler, siyasi alanda kazandıklarım, Neyzen, Hayyam, Şair Eşref, Dümbüllü ve bir yığın güldürü ve hiciv yazarı, bunların yanı sıra dünyaya biraz şakayla yaklaşabilmeyi (zor da olsa) öğrenmek, bu konuda yazılar yazabilmek için yıllarca köle gibi çalışmak bana söylediğiniz yapıyı kazandırmış olmalı. (Ayrıca bu iltifata özel olarak teşekkür etmeliyim.)
Çok, ama çok ciddi, asık yüzlü bir zamanı yaşıyoruz. Tüm pisliklerine, kötülüklerine, iğrençliklerine karşın insanlığı seviyorum ve onun gülmeye hakkı olduğuna inanıyorum. Hakaret, aşağılamak benim için mizah değil. Küfürün bile öğreticiliği vardır, pahalıdır, her nesneye kullanılmaz, yeri geldiğinde "Bakla ağızdan çıkarılır."

- Romanınızın kahramanı Gido, yer yer aptallık derecesine varacak kadar saf tavırlar içinde. Sömürülmeye bu kadar açık olmasına rağmen, bazı insanlar neden hâlâ iyi niyetli olmaya çalışır ve iyi niyetli, saf insanla aptalı ayırmanın bir formülü var mıdır?
- Yaşamımda Gido benzeri çok sayıda insan gördüm. Beni saflıklarıyla müthiş sinirlendirdikleri de oldu. Gido öyle görünse bile aslında ne "Saf" ne de "Aptal." Babasının "İnsan ol" sözüne uygun davranıyor. Sadece nasıl insan olunuru bilmiyor. Deniyor, yanılıyor, öğreniyor, öğrendiğinde de o insanlıktan nefret ediyor, ama genel olarak insanlığa saldıracağına kendine vuruyor darbeyi. Ben insanları "Aptal, salak" diye ayırmıyorum. Öğrenme güçlüğü çekenler, ağır öğrenenler, inananlar, inançtan sakat olanlar demek daha çok hoşuma gidiyor.
Zekâ düzeyi ne olursa olsun insanların belirli seviyelerde öğrenebileceklerini, öğrenemeyen insan değil, öğretilmeyen insanların var olduğunu okudum bilimsel kitaplarda.

- Metaforik de olsa bir öte dünya tasavvuru var romanınızda; Gido, Deli Dumrul'la sırat köprüsünde didişiyor. Bir yolunu bulup sırat köprüsünden geçecek ve özlediği cennete kavuşacak. Gerçek hayatta bu neye tekabül ediyor? Günümüz Deli Dumrulları kimlerdir sizce?
- Bilirsiniz, "Ben ağayım, ben paşayım" diyenler, kapıları kitlemişler "gel hele" diye bir uzun hava var. İşte bu kapıları kilitleyenler modern Deli Dumrul'lar. Adımınızı attığınız her yerde köprü başına kurulmuş bir Deli Dumrul görmek olanaklı. Nerede bir "Baş" varsa hemen soğanın cücüğüne sarılıyor.
Aşık olursunuz, iş ararsınız, kitap yazar yayınlatmaya kalkışırsınız, yeteneğiniz olduğuna inandığınız bir dalda ilerlemek istersiniz, sizden önce o arsaları parsellemiş olanlardan biri çıkar karşınıza, sizden vize ister. İki insan birlikte olmak ister, nikah memuru, anlaşamazlar ayrılmaya kalkışırlar, hâkimler çıkar önlerine. Bu nedenle eskiden "Beyaz perdeye giden yol rejisörün yatak odasından geçer" deniliyordu ve artık onlar her yerde yatağa atacak birilerini bekliyorlar. Tanrı bile cennetine alacağı insanlara belirli koşulları dayatmıyor mu?

- Şiir, öykü, roman, senaryo ve belgesel de dahil yazmanın hemen hemen her alanında eserler veriyorsunuz. Gido, son romanınız. Sırada yine bir roman mı var, yoksa A. Kadir Konuk, okurlarına başka sürprizler mi hazırlıyor?
A. Kadir Konuk- Yıllar önceydi, bir yayıncı dostum "Yahu, artık yazar olduğuna neden inanmıyorsun?" diye sormuştu, korkunç düşüncelere kapılmış, "İnsan yazar olunca acaba nasıl oluyor" diye kıvranmıştım. Yazar olmak, yazdıklarımı insanların okuma inceliğini göstermelerinden mutlu olmanın dışında kişiliğimde hiçbir değişiklik yapmadı. Yani öyle kılığı kıyafeti yerinde, kravatlı, ağzını açtıkça altın tüküren biri değilim, bu nedenle bir çok insan beni hâlâ yazara benzetemiyor.
Arada kendime eğlence olsun diye "Şiirimsi"ler yazıyorum, bu yüzden sadece bir buçuk şiir kitabım var. (Martı Kanadı benim ilk şiir kitabım, şimdi olsa onun içindeki şiirlerin yarısını yazmazdım, PATRİN'i dört kişi birlikte, dört dilde çıkardık, bu nedenle bir buçuk şiir kitabı sahibiyim.)
Gido son romanım değil. Son romanım Tanrının Son Sözleri.
Bu romanın acıklı bir öyküsü var. Onu kırmak istemediğim için yayıncının adını vermeden özetlemek istiyorum:
Bu romanı yazabilmek için yıllarca Kuran, Tevrat, Zebur, İncil okudum. Romanın kahramanları İsa ve bir Alman. Olay Almanya'da geçiyor.
Roman bitti, yayınevine gönderdim, özetle şöyle bir yanıt geldi:
"Romanınızı okuduk, akıcı, çok güzel, esprili bir dille yazılmış, insanı alıp götürüyor, ancak ekte belirttiğimiz bölümleri çıkarabilirseniz yayınlayabiliriz."
Ekte belirtilen bölümler Alman kahramanın İsa ile tartışması sırasında Marksizm'e yönelttiği eleştirilerden oluşuyor. Hakaret yok, aşağılama yok, eleştiri var.
Şaşırdım, solcu bir yayınevi, düşünce özgürlüğünü savunuyorlar, ama bir roman kahramanının (Üstelik adam Alman) Marksizm'i eleştirmesine bile katlanamıyorlar. Öte yandan ben romanda İsa'nın allahını, İsa'nın kendisini, felsefesini öte tarafa kaydırmışım, o önemli değil. Allah'ı eleştirebilirsiniz, ama Marks'ı asla! (Yazarın da iflah olmaz bir Marksist olduğunu belirtmeliyim.)
Onlara "Kitabımdan tek sözcüğün bile çıkarılmasını istemiyorum" dedim, onlar da yayınlamadılar.
Aslında yayınevi sahibi güzel, aydın, mücadeleci bir insan. Ama dinde ve ideolojide tutuculuk, eleştiriyi kaldıramama bazen insana böyle saçmalıklar da yaptırabiliyor.
Almanya'da ZER Yayınevi basıyor şimdi o kitabı, bu ay piyasaya çıkacak. (Bir posta adresi belirtirseniz kitap çıkınca size de gönderebilirim.)
Aynı yayınevi Zula isimli öykü kitabımı da yeni bastı, kapağını hazırlıyorlar. Kısacası ailemize iki çocuk daha katıldı. Zula ve Tanrının Son Sözleri'ne Türkiye'de, tepesinde Deli Dumrul olmayan bir yayın evi arıyorum. Belki sizin aracılığınızla onlara da kavuşurum.

A. Kadir Konuk e-posta: Yenihayat1@t-online.de

Gido / Sırat Köprüsünde İki Gün
A. Kadir Konuk
Ceylan Yayınları, 2008, 320 s.

Sayı: 32, Yayın tarihi: 26/11/2008

melek@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics