MaviMelek
"Gene böyle sayısız ölüm biçimlerinin tanığı olmak, yani ölümün atlasına çalışmak… / Dünyanın çürüyüşünü saptamak." Adlandırılmayan Yoktur / İlhan Berk

[Öykü]"Gerçeküstü Bir Hikâye II" | Safa Fersal

Gerçeküstü Bir Hikâye II | KaraÇizme

"İNSAN ÖLDÜRMEYE
ÇOCUKLUKTAN BAŞLAR"

"oysa her yerde boşluk vardı."*
w. gombrowicz

bir köyde yaşıyorum; ama sorun bakalım nasıl ölüyorum? sabah kalktığımda benden iki ekmek, üç-dört yumurta almamı isteyen bir kadın yoksa ne anlamı var şu saf oksijen yüklü havanın; başımda vızıldayan arı çiçekten çiçeğe konarak onları döllemiş filan… umurumda mı?!
bir kedi miyavlıyor: "miyavv."
bir köpek havlıyor: "hav hav!"
ardımda ekinoks ve hıyar turşusu, karşımda kaş…
her neyse…
"oraya koyma şarap şişesini, düşürürsün" diyorum.
düşürüyor: pat!
bilirim, remzi'nin paltosunda yırtılmamış cep yok. gülböcekleri korkuyor, müezzin öğle ezanını yarıda bırakıyor, kırlangıçlar kanatlanıyor, şebboylar kapanıyor, tarçın havlıyor, beti benzi atıyor toprağın; havada bir renk kokusu var. ama yine de bir yunus alkışlıyor kuyruğuyla bizi erik ağacının altında. zaten benim kıraçaları kılçıklarıyla yediğimi bildiği için bayağı umutsuz.
güneşimin içine gözler gölgeler giriyor.
her neyse…
"hadi hoş geldin ben ava gidiyorum" diyorum remzi'ye.
allaha ısmarlıyor, emanet ediyor ona üstelik ve küfrediyor arkamdan. minicik, ama miniminnacık şarap damlaları kokan çingene küfürler… fato kadın, bombacı'ya "yavrum, canım hayatım" diyor.
valla özeniyorum; size bir sır bu hayat benim değil; belki bir yavru yılanın, yetişkin bir kederin, ne bileyim belki bir haytanın hayatı…
yani benim değil.
öykülerim, şiirlerim hep kadınlar için. her şeyleriyle seviyorum onları.
yine her neyse…
yürüyorum evime doğru. kökü gökyüzünde bir umut takip ediyor beni, saçlarıma dadanmış kabarcıklarla yüz göz olmaya çalışıyor; umursamıyorum. hayalarım sancıyor, birikmişim: 29+2 … durumu.
o sıra hekube ana pencereden ekmek uzatıyor bana (yani ben yürürken).
teni simit gibi kokan kadına, "sağol ana" diyorum.
"niye?" diyor…
"elma verdin ya!"
"a be mari, sen manyak mısın?!" diyerek çekiyor perdeyi sertçe. camgüzeli, saksısıyla düşüyor yere. ben ise bir çocuğu kaldırıyorum: daha yavru; yani daha sigara içecek, sarhoş olacak çağında değil ikliminin.
ben durmadan yürüyorum. ben diyorum, evet ben: allahı şaşmış o gereksiz hayali hayatın...
sonra yolda onu görüyorum. bakışlarımla küçük diri memelerinin 2 susam tanesine süt döküyorum. bakışlarımla içiyorum gülmelerini, evet bakışlarımla… öyle bir bakıyorum mecburen,
"n'aber, neler yaparsın?" diyor.
hâlâ öyle bakarken, yani sincap kuyruğu gibi;
"un alıp evde makarna yaparım," diyorum.
bu köyde şimdiki zaman ekleri de geniş zaman kullanılıyor.
(yani, gidiyorum = giderim)… sonra açıklacım. Şarabım ısınıyor.
gözleri kedi gibi tırmalıyor bakışlarımı.
"sana yardım ederdim, ama karanfilimi kaybettim onu arıyorum" diyor.
sağlıklı bir erkek her zaman kalındır, uzundur.
"n'olur yardım et bana" diyorum, "n'olur yardım ederim ben de sana?!"
önüme düşüyor. tedbirsiz kalçaları adımlarının kurbanı. bu istanbul'da gördüğüm en istanbullu vücut, bu semt onun boynu. arkamdan geliyor bu sefer (ha, yolda bisikletli bir çocuk görüyoruz. ikimiz birlikte görüyoruz. çocuk bisikletli ve düşüyor. gramerimiz, imlamız düşüyor yabancı bir dile. üçümüz de aynı yerlerimizden yaralanıyoruz.)
aslında bir kural koymalıyım hayatıma. aynaya bakabilsin çocuklar.
evet eve girdik (koltuk altlarımdaki kıllar upuzun, eteklerimdekiler ise çan çalıyor). bihter'in gözlerini görüyorum. zaten yüzyıllardır hangi kadınla sevişsem adları bihter değil midir?
her neyse…
eve geldik ya… arzularımızı tartıyor, gittikçe daha çok ağrıyorum.
keşke bu dünyadaki en has boğa olsam (bu arada mevlana'nın eşekle kadın öyküsü geliyor aklıma).
içeri ittiriyorum onu, kulak arkaları terlemiş…
"saçların niye yamuk?" diye soruyor.
sanki bir soruymuş gibi soruyor. oysa sorular hep oyuncaklardır şu garip hayatımda.
"olsun, peki diyorum."
hep soruyor, diye soruyor, niye soruyor? hiçbir cevapa hazır değilim.
"bu ne?"
"kitap."
"bu ne?"
"kalem."
"be ne?"
"defter."
"ne işe yararlar?"
"mektup zarfı açmaya."
birazdan onu öpmeyeceğimi bilsem bi sigara yakacağım.
"şu eşarbını çıkar da karnını göreyim" diyorum.
o, eteğini indiriyor aşağı. içinde külot yokmuş meğer… soluğunu tutmuş genç ve ıslak bir dünyanın meridyeni gözlerimi alıyor.
yaş'amına dalıyorum… o ne zevk!

***

sonra bir cafe'ye çıkıyorum. karşımda tıytı, hekube ana'nın stajyer katil oğlu. ku kez bıçaklamayacakmış da satırla doğrayacakmış gibi eğri büğrü bakıyor.
"tıytı senin ebenin orasına mart karı yağsın" diyorum.
o da diyor, üşenmeden kaşınmadan ve utanmadan; diyor işte, samatya'nın parke taşları gülizar:
"nerden gelirsin kapçık ağızlı?!"
gel de insan olma.
"hey garson! Şu minyatüre tuz ruhu bana da çay." diyorum.
"tuz ruhu tuzsuz olsun."
garson sade kahveyi ve çamaşır suyunu getiriyor.
"tıytı toz ol!"
"hadi ben gideyim" diyorum kendime, kendim de "hadi git" diyor. çarıklı bir münzevi olduğum için iki kişiyim, çoğulum.
"nereye?"
"DAMDAN DÜŞTÜ ZELMA KUMPANYASI gelmiş, oraya."
çok güzel
          bir dü
                 ş tiyatrosu.
"amca kumpanya ne demek?" diyorum, soruyorum, yani merak ediyorum "ne demek?"
"başlatma amcana, ben herif miyim?"
utanıyorum, haklıyım utanmakta, utanmak insanın huyudur.
"ama bıyıklarınız var, size ondan öyle dedim."
sakalları yoktu, köse bir kadındı.
afişte, "FOK BALIKLARI STRİPTİZİ" yazıyor. ampul ibo da taze badem satıyor çadırda. badem deyince aklıma hep bızır gelir. üstüne buz koyup çıtır çıtır yiyeceksin. ama öyle değil mi? çıplak bir tazeden güzel ne olabilir? değil mi öyle? tüylü şeftaliyi aklınıza getirin.
geri dönüyorum. "eve gidip iki tek atayım" diyorum kendime.
kendim de "at at!" diyor. hem evde hatun da var. iki tık da ona. beline kazma yemiş bir saksağan geçiyor ayaklarımın dibinden. çalıbülbülleri ıslık çalarak uyarıyorlar beni, -ki, tam kafamın üstünde bir kuyruklu yıldız. aman! kuyruğunu kısmış izliyor beni. hem de beni yani. hemen kaçıp bir güneşe gizleniyorum.
zaman öyle çabuk geçiyor ki, dünya hüznün çevresinde 14 saniyede dönüyor… kainat rekoru…
yalnız bir adamın adem baba haliyim. yağmurların beşiğinde sallıyor beni acılarım; değil mi ki insan öldürülmeye çocukluktan başlar.
hadi ben gidiyorum.
kurtarılacak bir yüzyıl kalmadı artık!

* "bir kahveye girdim çay istedim. ancak çay boştu. gerçekten yaşlı vatanın sonu geldi dedim kendi kendime. ama boş bir düşünceydi. kendimi gene sokakta buldum; nereye gittiğimi bilmeden yürüyordum. o sırada durdum. her şey talaş gibi, karabiber gibi, bir fıçı gibi kuru ve boştu."

~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 06/06/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics