MaviMelek
Hermes Kitap
"Artık hiçbir şey düşünmüyorum. Yalnızca onu görmek, yalnızca onu duymak! Mutsuz bir çılgınım. Aşk bu şekliyle bir hastalıktır. Bunu duyuyorum." Dostoyevski

[Öykü]"Gerçek" | Feridun Demir

Birikim | Burçin Erdi

"KİMSE BİZİ TANIMAMIŞ GERÇEKTE"

Soğuktan titriyordu… Tatlı bir üşümeydi oysa bendeki…
Durakta, otobüs bekliyor…
"Merhaba…"
"Nasılsın?.."
Garip, konuşamayacağız galiba kızla, oysa oldukça rahat bir gün yaşamıştık… Neşeli bir boş vermişlik vardı gün boyu üzerimizde… Şimdi, şurda bu günkü ruh halimiz "doğrultusunda" bir muhabbete girebilmiş olsak kızla, sırf "laf olsun"luk olarak nitelendirilebilecek "Alinazik yapmasını biliyor musun"dan "benimle evlenir misin"e kadar uzanabilecek değişik soru kalıplarıyla başlayacak rahat, hoş bir "otobüs bekleme" birlikteliği yaşayabilirdik… Oysa şimdi, konuşmak istemeyeceğiz, beynimiz başka yerde kendimiz burada, ite-kaka zorla bir şeyler geveleyip duracağız ağzımızda… Ve tabii bu arada kız da bir şey var sanacak, kendiyle ilgili bizde… Yüceltecek kendini: "Hissettirmişiz…" diyecek belki de…
"Teşekkür ederim, iyiyim… Fazla biletin var mı?"
Aaa!.. Nedir?.. Ama… Bi bilet böyle istenilebilir ancak… Garip, yani hoş… İyi bu kız, kesinlikle, "harbi" iyi… bi dakka, titriyo, ama titriyo ya…
"Titreme…"
Kahretsin, niye böyle bişi dedik ki şimdi… Belki de sadece söylemeyi düşünmüşüzdür de söylememişizdir… Ama söyleyelim ya, titremesin böyle… Neyse, duymadı galiba…
"Fazla bilet, var, evet…"
Aslında yok… Sadece tek bir bilet var yanımızda, bileti ona vericeğiz, sonra ilerdeki bayie yürüyüp geri geleceğiz durağa… Biz üşümüyoruz, hafif bir sertlik bizim için bu sadece, ama kız nasıl da titriyor baksana…
"Titreme ya…" (Yok, bu kez kesin dışımızdan da söyledik…)
"Ama soğuk…" (Söylemişiz işte…)
"O kadar soğuk değil aslında…"
"Hayır, çok soğuk…"
Ve şimdi o bu şekilde soğuktan titrerken, bin kat daha "şirin", bin kat daha "hoş", "tatlı" ve kırılgan… Peki neden âşık olmuyoruz ona, nedir olayımız, "anlamadık mevzuumuzu"…

Kıza bileti uzatır…
"Çok teşekkürler, bi dakka, para veriyim…" (Sırt çantası, para, cüzdan…)
"Boş ver ya…"
"Yok, olmaz…" (Sırt çantası, para, cüzdan…)
"Ya saçmalama ama…"
"İyi, sen bilirsin, tamam o zaman, hem cüzdanımı çıkartamıyorum… Yine salak bi yere sıkışıp kalmış…"
Tamam işte, aynı be abi, bizim gibi işte… "Nasıl olucak, n'apıcaz şimdi? Şöyle mi? Yok böyle, yoksa?.." Garip bi şey bu, adı tam yok… Neyse, geçelim…
Ve şimdi yürüyorduk… Otobüs gelmiş ve kız otobüse binip gitmiştir… Ve klasik "sendromumuz"dur oysa gerçekte bu…

Evet, yürüyorduk… Bayie gidecek bilet alıp geri dönecektik… Saçlarını özenle taramıştı bugün, daha bi kadındı sanki… Üşüyor, titriyordu; atkısı yoktu ama… Yarın bi atkı alsak ona; "üşüme" diyip hediye etsek… Nasıl sevinirdi; yüzünde kocaman bir gülümsemeyle neşeyle çığlık atardı… Sonra şaşkınca bize baksa; gözlerinde şaşkınlığın, sevincin ve utanmışlığın aynı anda oluşturduğu, o bizi her defasında deliye çeviren bakışla… Çok ince, adeta boğulurken mırıldanılmaya çalışılan bir şarkı gibi dudaklarından çıkan bir "teşekkür ederim" duyulsa sonra… "Asıl biz teşekkür ederiz" desek… "Neden…" dese… Ne söylemeliyiz peki… Nasıl anlatmalıyız… Bir nehirde akıyorduk, sürükleniyorduk belki; kim bilir… Ve şimdi bu nehrin artık denize ulaştığını anlatmalıydık ona… Yıllardır arıyorduk, ama neyi aradığımızı bilmeden arıyorduk… Bize "ara" demişlerdi sadece ve aramanın gerekliliğinden, güzelliğinden, büyüsünden bahsetmişlerdi… Ve şimdi ancak bu "bulma" anında anlıyoruz, gerçekte neyi aradığımızı… İşte buydu; "nefret, kaçış" değildi bizim yola çıkma nedenimiz… Yanlış anlaşılmasın, bu nedenle yola çıkanları suçlamıyoruz kesinlikle… Ama bu işte sadece; biz "nefret, kaçış"la yola çıkmadık, biz, "merak ettik" sadece… Nefret edenler, kaçanlar kendilerini "yalnız" bıraktılar zamanla, nefret ettiler, herkesten kaçtılar… Oysa biz "yalnız"dık zaten… Merak ettiğimiz an artık "yalnız"dık… Yalnız "kalmamıştık" biz, yalnız "olmuştuk"… Ve aradığımızı bulduk şimdi… Fakat bir "kişi" var artık bizim için de belki, ama "yalnız"ız biz hâlâ… Bir doğum lekesi gibi; ya da yüzümüzdeki bir bıçak izi gibi bizim yalnızlığımız… Biz demeliyiz: "Biz, sinemanın önünde bekliyorduk… Hangi filmi seyretmek için beklediğimizi bilmiyorduk doğrusu… Önemi de yoktu bunun… Sinemayı sevmezdik pek, sanat olarak… Hele sinemaya gitmek, filmin başlamasını beklemek imkânsız bir şeydi bizim için… Ve sinemaya girdik sonunda… Film başladı… Biliyor musun, film tam bu noktadan başlıyordu… Sana seni sevdiğimi anlatıyordum ve sonra; sonrasını bilmiyorum… Çünkü tam o an çıktım salondan… Sonrasını izlememeliydim… Filmin sonunu bilmemeliydim kesinlikle…"

Kendimizi kandırıyor, oyalıyoruz sadece… Hiçbir şey söyleyemeyeceğiz, anlatamayacağız biliyoruz… Atkı filan da hediye edemeyeceğiz… Ürkeklik mi bunun adı, yoksa korku mu, ya da tam tersi boş vermişlik mi?.. Yo, bu sefer öykü bu noktada bitmeyecek, asılı kalmayacak galiba… Konuşacağız sanırım onunla gerçekten… "Sadece, sesimiz biraz anlaşılmaz çıkacak…" Sonra ağzımdaki dişleri tükürdüm yere… "Çok güçlü bir yumruktu bu seferki galiba, gerçekten âşık olduk sanırım…"

Ayaklarımın yorulduğunu hissettim birden… Uzun zamandır yürüdüğümü fark ettim… Kentin dışına çıkmıştım, büyülü bir duyguydu bu… Kentin ışıklarını uzaktan seyretmek, insana ve şeytana dair kendi kendine konuşmak… Saçımı taramadan çıkmıştım o gün evden; ve yaşamımda ilk kez rüzgârı saçlarımda bu şekilde hissediyordum; rüzgâr adete bir çocuk gibi oynuyordu onlarla… Sanki tüm bu olanlar sadece bir espriden ibaretti, çok bilindik, herkesin daha siz "fıkrayı" anlatmaya başlamadan sonunu size anında "pat" diye söyleyeceği; basit, komik bile olmayan bir espri… Kentin dışındaydım… Ayağımın altında asfalt veya beton değil; toprak, yerküre vardı tüm gerçekliğiyle… Ve insanlar değildi bu kez çevremi kuşatan, buğday başaklarının sarı "bereketiydi"… Uzaktan izliyordum, kentin ışıklarını; göz kamaştırıcı ve sahte… "Bilim, doğaya karşı kazandığı en büyük zaferidir insanoğlunun… Oysa ışık bir yanılsamadır sadece ve gaz odalarında ölürken görülen bir düştür sadece bilim…"

Sessizce oturdu bir süre "yerküre"nin üzerinde… Sonra karnının acıktığını hissetti… Evine dönmeliydi… Sonra kente yeniden baktı… Eskiyi düşündü ve şimdiyi… Yine kendi kendine konuşmaya başladı; ama bu kez kimsenin kendisini duymasından çekinmeden, avazı çıktığı kadar bağırarak, kendi kendine, "Zaman gerçekten korkutucu bir güce sahip, bazen gülünç, bazen acı verici… 'Dün' olduğunu söylüyorlar ya hani her şeyin bugün, bu sanırım… Dostlar, eski dostlar, daha eski dostlar; hiçbir ortak noktamız kalmamış; ya da daha kötüsü hiçbir ortak noktamız yokmuş aslında… Ve yalnızlık; biz yalnızız asıl… Yanımızdakiler, dostlarımız, sevgililerimiz; bir susuş beraberliğiymiş gerçekte hepsi… Kimse bizi tanımamış gerçekte, biz 'başka' biriymişiz, başka biri kalmışız hep… İlk sana rastlamışız, suskunluğumuzun içinde bizi bulup ilk sen konuşmuşsun bizimle ve biz; her türlü 'geyiğe' olağanüstü bir anlık kendine yabancılaşmayla girebilen adam; 'eyvallah' deyip, girmişiz seninle 'mevzua', oysa bizim 'mevzuumuz' başkaymış, bambaşkaymış hep… Peki, insan olmak hangisi? Bizim bize gelenlere yaptığımız mı? Yoksa bize gelenlerin, bize yaptığı mı?.. Ve aşk; bizim aşkla ilgili sorunumuz bu mu yoksa sadece?.. Hep birileri bize gelmiş, bizi kendileri gibi bilmiş, sanmış; onlara kendileri gibi olduğumuzu hissettirmişiz… Oysa biz kimseye gitmemişiz; biz yalnızlığı bilmişiz, sevmişiz de… Gelenler yetmiş bize, kimseyi bulmamız gerekmemiş… Evet, buymuş belki de…" Sustu sonra, yorulmuştu… Bir keman sesi duydu, bir fısıltı gibi "kır"ı kaplamıştı bu ses… Kentin uzak ışıltısının, kırda esen gece esintisinin, yıldızların, gecenin; insana ve şeytana dair düşüncelerin arasında; uzak ama canlı, gerçek ve bir o kadar da "düş" bir andı bu… Ve soğuktu, tatlı bir üşüme değildi artık sadece, gerçek bir soğuktu…

Titriyordum ben de işte sonunda onun gibi… Etrafıma bakındım, keman sesinin nereden geldiğini anlamaya çalıştım… Küçük bir tepenin üzerinde bir ateş, bir kızıllık fark ettim… İnce bir duman gökyüzüne doğru salınarak çıkıyordu… O tarafa doğru yürümeyi düşündüm bi an… Sonra durdum… "Canı cehenneme…" Kente baktım sonra, ateşe, kızıllığa "gidemediğime" göre, kente dönmeliydim, "farkındaydım" bunun ve aslında istiyordum da… "Ama bu gece değil." Ve yıldızlara bakarak düşünmeye başladım yeniden seni… "Neden olmasın?"
Aylar geçer sonra… Ve sonra…

Evet, aylar geçmiştir, ama takvim yaprakları yırtılmamıştır bir daha o günden, geceden sonra… Ve aylar sonra bir gün, tüm birikmiş sayfalar "birden" kopartılır… Anlamı yoktur çünkü artık zamanın, yaşamanın… Kızla konuşuyordur…

"Bugüne kadar yaşadıklarımız, önsözüdür aslında, bundan sonrasına dair yaşayacaklarımızın… Ve tüm önsözler gibi gereksiz, sadece sayfa doldurmak için yazılmış, kimsenin okumayacağı ve okuması için de yazılmamış gerçekte… Seni düşündük dün tüm gün. Her şey olabildiğince 'basit' olsun istemişizdir oysa bugüne dek… Küçük bir iş, düzenli ödenen –belki biraz zorlanarak– kira ve vergiler… Bunun yanında belli bir para birikimi… Ve zamanın nasıl geçtiğinin farkında olmadan sevdiğin kadınla birlikte yaşlanmak, sağaltıcı bir ilaç gibi bizi yatıştırıcı, 'acı'larımızı yok edici veya en azından 'örtücü' bir eş… 'Dün, tüm gün seni düşündüm…' Oysa bu cümleyi hep sahte bir cümle kalıbı olarak kullanmışızdır şimdiye kadar biz… Düşünmüşüzdür evet, 'yolda karşılaştığımızda göz göze geldiğimiz an yüzü kızararak, başını öne eğen' tarz kızları… Ama bu düşünüş o 'kişiye' karşı özel, direk bir düşünüş değildi gerçekte hiçbir zaman; yaşamımızda boş kalmış, bir türlü doldurulmamış bir kadın özleyişi, kadınlara yönelik genel bir istek, yönelimdi hep… Ve 'bir kadın' bizde 'birtakım' duygular uyandırmışsa, bu 'birtakım' duygular, o ana dek bizde 'birtakım' duygular uyandırmış kadınların, biz de uyandırdıkları 'birtakım' duygulara eşit ve aynı olurdu… Oysa şimdi özel olarak 'sen'i düşünüyoruz… Ama biliyoruz, sen bir 'tamamlayıcı', bizim içimizdeki o 'göç kervanını' kalmaya, yerleşmeye zorlayacak; bize yeryüzünde bir toprak parçasının sahibi olmayı düşündürtecek, istetecek bir eş değilsin… Sen bir 'dost'sun, bir yol arkadaşısın… Senin içinde de 'yürüyüşe ve yola' dair düşler, çemberi kırıp ilerlemeye dair düşünceler var… Birlikte sonu veya yarını olmayan; ancak acılara, kaybedişlere ulaşabileceğimiz bir sevgilisin sen…"
"Neden sustun?"
"Dün seni düşündüm hep… Ve gün biterken, bugüne dek günleri sensiz; boş, anlamsız , yaktığımız ama tek bir kez bile dumanını içimize çekmeden söndürmek zorunda kaldığımız bir sigara gibi harcadığımızı anladık… Ve sonra sabah oldu, uyandım yine her günkü gibi… Odamın içi sigara dumanıyla dolmuştu, boğucu nefes alınmaz olmuştu… 'Şimdi' diye düşündük, o burada olsa, penceremizi açsa odamızı havalandırsa…"
"'Biz' utanıyoruz siz böyle konuşunca ama…"
"Sizin bu utangaçlığınıza âşığız belki de biz zaten…"
"Siz de bilirsiniz, kan; damarlarda dolaşsın, ne biliyim akciğerlerden dokulara oksijen, dokulardan da akciğerlere karbondioksit taşısın diyedir… Peki nedir şimdi bu aşk böyle?.. Bize karşı sinsice planlanmış bir suikast mıdır yoksa?.. Damar bütünlüğümüzün bozulması ve kanımızın damar dışına çıkmasını sağlamak için midir yoksa?.."

Osman'ın telefon numarasını hatırlamaya çalıştı bi an, olmuyordu… Hafızası hiç iyi sayılmazdı doğrusu bu konularda… Osman onu aramış ve "Nerdesin…" diye sormuştu oysa, tam olarak bi soru değildi aslında bu, bir sitemdi… "Osmanvari" bir küfürdü açıkça… "Terminaldeyim, Ankara'ya gidiyorum…" "Saçmalama…" "Doğru söylüyorum…" "İyi…" "İyi, tabii…" "Kızla konuştun mu?.." "Otobüs kalkıyor, 'ben seni sonra ararım'… Geç kalıyorum…" Oysa yıllar önce "geç kalmış"tı bile… O çok inandığı bilim yanılıyordu işte, bilim denen şey, onun moleküllerden, hücrelerden, atomlardan oluştuğunu söylüyordu her seferinde; ama gerçekte o; "geç kalmalar" ve "yalnızlıklar"ın üst düzey organizasyonundan ibaretti sadece… Ve "Osman dost"un telefon numarasını hatırlayamıyordu bir türlü… Kendine kızıyordu bir yandan da, cep telefonunu kaybettiği için… Tüm dostlarının telefon numaralarını da cep telefonuyla birlikte yitirmişti çünkü… Ankara'daydı, kimse ulaşamazdı burada ona… Ve şu da vardı; hiç arkadaşı yok sayılırdı artık Ankara'da… Eski lise arkadaşlarından sadece birisiyle görüşüyordu… Ailesi dışında kimse yoktu onun için Ankara'da… Tüm dostları, tüm yaşamı, okulu, Bursa'daydı… Ve günler geçtikçe kendini giderek daha çok yalnız hissetmeye başlamıştı; salt "kendinden" ibaret, sadece "merhaba, benim adım …" olarak bile olsa kimseyle konuşmadan yaşanan bir hayata tutsak olmuştu burada şimdi… Sanki gerçekten de hayatında, şu an olduğu gibi annesi ve babasından başka kimse yoktu… "Yoksa her şey bir düş mü"ydü bile, belki bazen… Bazen; "Bursa"ya hiç gitmemiş, o insanları, dostlarını, okuldaki "elemanları", hocalarını, komşularını, kediyi ve onu gerçekte hiç tanımamış gibiydi sanki… Üstelik garipsediği bazı şeyler de vardı… Örneğin; hiç cep telefonu olmamıştı mesela Ankara'da… Nefret ederdi Ankara'dayken cep telefonu "hadisesinden"… Neden Bursa'da durduk yere bir cep telefonu "edinsin"di ki… Ve üstüne üstlük hayatla ilgili tüm "bağlantı"larını tamamıyla bu salak alete "bağlasın"dı… Yavaş yavaş her şeyin netleştiğini hissediyordu zihninde… Evet, kesinlikte, tüm bu olanlar, tüm bu "yaşayış" bir düştü, bir düş olmalıydı… Hem niye ailesi herhangi bir şekilde okuldan hiç bahsetme gereği duymuyor olsundu ki, eğer "üniversite hayatını" Bursa'da sürdürüyor olsaydı gerçekten de, ona okulla, sınavlarla, Bursa'daki yaşantısıyla filan ilgili sorular sormazlar mıydı?.. Acaba, diyordu şimdi artık ciddi ciddi; o Allahın cezası sınavı, ÖSS'yi gerçekte hiçbir zaman kazanamamış mıydı?.. Hem, hem şu en sonuncu, "geç kalış" mevzusuna kadar Bursa'da şimdiye kadar hiç âşık olmamıştı… Nedeni çok basitti; çünkü düşlerde âşık olmazlardı insanlar, "gerçek" yaşamda âşık olurlar ve bir düş başlardı işte bundan sonra…

Başında bir ağrı hissediyordu ara sıra… Annesi bir takım haplar içiriyordu ona devamlı… Gerçekten de okuldan, gelecekten, sınavlardan, gelecekte ne yapacağından, veya herhangi bir şekilde 'buna benzer' nitelikteki şeylerden bahsetmiyorlardı hiç… Sadece son derece 'basit', "küçük" şeyler hakkında konuşup, onu mümkün olduğunca neşenlerdirmeye, bi bakıma "yormamaya" çalışıyor gibiydiler… Ve şimdi yeni bir kurgu şekillenmeye başlamıştı beyninde… Sınava son bir ay kala çok fazla, oldukça yoğun bir şekilde çalıştığını anımsıyordu… Çok fazla, "deli gibi" çalışmıştı… Ama, ama sınavda bir şey olmuştu, şu anda tam olarak "cevabını" bulamadığı bir şey… Belki bir "travma", bir "kopma" anı… Ve bir anda her şey, tüm "oluş" bir düşe dönüşmüş/yerini bırakmış, sevgili dostlarının şu ağızlarından bir türlü düşürmedikleri bir "sahte gerçeklik" oluşmuştu… Bir düş alemine, bir rüyaya girmişti; bir rüyaya uyumuştu… Sınavı kazanmış, Bursa'ya gitmiş, yeni dersler, yeni dostluklar, sınav sabahlamaları, uygulamalar, kadavralar ve bir sürü başka şey… Ve şimdi işte sonunda bu düşten uyanmıştı… Üç yıl geçmiş ve o tatil için Ankara'ya geliyordur, dönüyordur… Ve cep telefonunu kaybetmiştir… Evet, düş sona ermiştir artık tamamıyla…

Ama bu tamamıyla "kendine" ait, düşünsel bir gerçektir… Bu gerçeği bir de "diğer" insanlardan duyması gerekiyordur… İlk önce ailesiyle konuşmayı düşünür… Ama bir süre sonra, bunun yanlış bir şey olacağını hisseder… Çünkü eğer gerçekten sınavı kazanmış ve Bursa'ya gitmişse (ki artık böyle bir "oluş", onun tarafından son derece zayıf bir yaşanmışlık olasılığı olarak görülmektedir) ailesi onun bu anlattıkları karşısında adeta dehşete kapılmış gibi şaşkına dönecek; zavallı, biricik oğullarının aklını yitirdiğini düşüneceklerdi… Yok, eğer sınav sırasında yaşandığını düşündüğü herhangi "böylesi" bir kahredesi kopuş anından sonra, tüm her şey mahvolmuş ve o böyle korkunç bir düş görmeye başlamışsa gerçekten; bu gördüğü düşten onlara bahsetmek, onların üzüntülerini biraz daha artırmaktan başka bir işe yaramamış olacaktı…

İşte tam bu sırada Ömer'in telefonu gelir… Ömer sınavlarının bittiğini ve şu an Ankara'da olduğunu söyler, isterlerse buluşabilirler… Ve ilginçti doğrusu, Ömer telefonda sadece kendi sınavlarından bahsediyor, onun sınavlarını, okulunu tıpkı ailesi gibi sormuyor, merak etmiyordu… Gittikçe gerçeğe daha fazla yaklaştığını hissediyordu… Ve bu "gerçek" korkutuyordu şimdi onu…

Ömerlerin evine gitti… Ömer hemen dışarı çıkmak istedi… "Sonra," dedi bizimki… "Hava çok sıcak, hem biraz konuşmak istiyorum seninle, odana geçelim hadi…" Ömer annesinden çay yapmasını istedi… Odada bir süre suskunca oturdular… Ömer şaşkındı, bir şeyler olduğunu sezinleyebiliyordu… "Onu artık çok iyi tanıyordu" çünkü… Bir şeyler anlatacaktı arkadaşı ona, bu kesindi; ama sadece kendi istediği zaman ve kendi istediği kadar…

Ömer'in annesi çayları getirdi… Tanrım, bu kadar uzun zamandır "susuyorlar" mıydı gerçekten karşılıklı? Ömer bir hayli ciddi bir şeylerin olduğundan kesin olarak emindi artık… Annesiyle arkadaşı arasında kısa bir: "Nasılsınıziyiyimsağalunsiznasılsınızsağolunbendeiyiyimbensiziyalnızbırakıyımdışarıçıkıcakmısınızbilmiyoruzbelkisonraneyseben
salondayımbirşeyisterseniz" yaşandı…

Ve her şeyi, tüm kaygılarını, tüm şüphelerini anlattı dostuna… Ve yaşadıklarının, yaşadığını sandığı şeylerin, gerçekte sadece bir düş olup olmadığını sordu ona: "Lisedeydik seninle, küçük, kurgu yazılar yazardım… Kısa cümleler, öykücükler yaratırdım düşümde… Ve yıllar sonra şimdi, korkunç bir düş içinde, kendi yarattığım korkunç bir kurgu içinde buldum kendimi…"

Yatağına uzanmıştı… Ömer'in anlattıklarını düşünüyordu… Sınava girememişti bile… Kapının önünde, sınavın başlamasını beklerken bir anda bayılmıştı… Doktorun söylediklerini tekrarladı Ömer ona… Ve şaşırmıştı dostu, üzülmüştü onun için, içten "gerçek" bir andı işte bu: "İnanamıyorum, demek bunca zamandır, bir düşün, bir rüyanın içinde yaşadın…"

Başının yeniden ağrıdığını hissetti… Annesinin odasına girdiğini daha yeni fark etmişti… Annesi yine bir hap getirmişti ona: "İstersen yarın gitme…" dedi annesi… "Hastasın, iyileşince, birkaç gün sonra gidersin…"
"Merak etme…" diyerek karşılık verdi annesine; "Bir şeyim yok, yarın gideceğim… Hem biletimi de aldım biliyorsun…"
"Tamam…" dedi bunun üzerine annesi; fazla üstelemedi.
Uyumaya çalıştı sonra biraz, ama başaramadı… Hava kararmak üzereydi, karnının acıktığını hissetti… Mutfağa giderken birden durdu… Gülümsedi… Odasına döndü… Bavulundan cep telefonunu çıkardı… İki aydır kapalıydı, bavulundan hiç çıkarmamıştı bile… Osman'ı aradı…
"Nerdesin be hocam…"
"Biz böyleyiz işte 'Osman-dost', adiyiz böyle hafiften…"
"Bırak şimdi bunları, ne zaman dönüyorsun…"
"Ne garip oysa biz burda, ne zaman gidiyoruz diye soruyoruz bu soruyu…"
"Ne zaman…"
"Yarın…"
"Yürüyelim biraz, canım sıkıldı…"
"Oturuyorduk be abi işte ne güzel, yorucan bizi…"
"Yürü işte ya!.."
"Kız kabul etmedi di mi?.."
"Etti…"
"Etti mi? Hadi ya, anlatsana…"
"Anlatıcak bişi yok, gittik konuştuk işte!.."
"Sonra?.."
"Sonra, sınav vardı… Son sınavdı işte… Birlikte sınava girdik sonra… Sonra benim sınavım erken bitti… Sonra dışarı çıktım… Sonra soruları düşünüyodum… Sonra başka, bambaşka salak bi soru belirdi kafamda… 'Acaba' dedik, 'neden kabul etti bizi?' Sonra dedik ki; 'Belki de, ona verdiğim biletin karşılığını ödemeye çalışıyor sadece… Ona verdiğimiz biletin karşılığı olarak geliyor belki bizimle sadece…' Ve sonra…"
"İyi…"
"Evet, gayet iyi…"
"Kızla tanışamadık bile, güzel miydi bari?.."

Sustu, cevap vermedi… Yürümeye devam ettiler… Birden onu gördü… Karşıdan geliyordu… Eflatun bir atkı sarmıştı boynuna, oysa soğuk değildi hava, biraz serindi sadece… Ve yanından geçip gitti, diğer bütün insanlar gibi ve diğer bütün insanlardan biri olarak sadece…
"Kız manyak güzeldi, harbiden di mi?.."
"Evet, güzeldi; harbiden…"

Sayı: 33, Yayın tarihi: 27/12/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics