MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Ne ay ışığı yürüyeceğim / Ne sessizlik aşk boyunca / İçimde çırpınan dalganın var ettiği kıyıda / Gömdüm onu / Aşkla.'' - Bejan Matur

[Öykü]"Gece" | Petek Sinem Dulun

Gece | Kara Çizme

"ÖRÜMCEK AĞLARI
SAÇLARIMIZA YAPIŞMIŞTI"

Dışarıda aralıksız yağan yağmur, tavandaki su lekesi, penceremdeki çatlak, hepsi beraber büyüyorlar. İçine sığındığım yorgan, isteksizce kabul etti beni bu gece de. Gökyüzü ıslak, rüzgâr kulağıma soğuk nefesini üflüyor.
Hafifçe aralıyorum gözlerimi, duvara dayanmış sehpada, tabakta bekleyen taze erikler iştahımı kabartıyor, ama yanlarında duran bıçak, keskin dişlerini gösteriyor bana. Tuhaf bir ürpertiyle gömüyorum yüzümü yastığın gövdesine.

Yaşlı bir adam ellerini havaya kaldırmış bağırıyor; “Merhametime güvenin, ben yapmadım” diyor. Eğilip ayağının altında serili duran toprağı avuçluyor usulca yere döküp “kanıyor toprak… ama okşuyorum onu, gözyaşlarımla suluyorum, açmıyor… açmıyor çiçekler yine de eskisi gibi…” diyor. Çaresiz ve umutsuzca konuştuğu büyük kalabalığa bu kez fısıldar gibi sessizce “bana güvenin” diyor. Beklenmedik bir şekilde hıçkırarak ağlamaya başlıyor, sonra toprağı yumrukluyor öfkeyle. Yumrukladığı yerden küçücük bir elin parmakları beliriyor!

Dalmış olmalıyım, uyandığımda aklıma bir soru düşüyor; “Bu yüzü tanıyor muyum?”
Tavandaki su lekesi büyüdükçe, güçlenip, yere dokunuşlarını sertleştiriyor damlalar. Yere her vuruşunda onlarla ritim tutuyorum içimden. Yerimden kalkmak, sıcaklığımı kaybetmek istemiyorum. Oda soğuk, yorganın sıcaklığına sakince kendimi bırakıyorum.

Bu şehre ilk geldiğimiz yıl olmalı; denizdeyim, ayağım birdenbire yerden kesildi. Beni kasıtlı boğduğunu, sesimin çıkmasına fırsat vermeyişini ve beni hoyratça içine çekişini hatırlıyorum suyun… Hiç tanımadığım bir el çekip çıkarıyor beni denizin karnından, yüzü yok! Dudaklarımın mor olduğunu söylüyor annem, sıkıca sarılıyor sonra, ağlıyor… Sahilden ayrılırken genç bir adama teşekkür ediyor.

Şıp, şıp, şıpşıp… şıp, şıp, şıpşıp… Mutfaktan bir leğen getirmem gerek. Yorgan biraz daha kal diyor, sıcaklığıyla. Su birikintisi çamaşır yıkamaya giden kadınları hatırlatıyor çocukluğumdan; sabunlar, deterjan kokuları…Ultra temizleyen temizlik malzemeleri yok daha. Demir paslı bir borudan gelen suyla yıkanan çamaşırlar… Upuzun akan köpüklü suyun yola tırmanışı. … Bu suyu takip edip Tolga'yla gizli bir geçit bulmuştuk. Örümcek ağları saçlarımıza yapışmıştı. Koşarak ilerleyip çaya çıkmıştık. Çayda balık diye kurbağa larvalarıyla oynadık ne çok. Parmağımda oluşan siğil, bir çocukluk hatırasından daha fazlası!

Şıp, şıp, şıpşıp… Sesi arkama alıp duvarın pütürlü yüzeyine dokunuyorum, diğer elimle hâlâ yorganı tutuyorum… Kumların, büyüklü küçüklü taşların kendilerini sıkıp öfkeyle birleşerek kaya olduklarını düşünürdüm küçük bir çocukken. Onların, öfkeyle uzuvlarını bedenlerinden kopardıkları hiç aklıma gelmezdi. Kırılmaktan korktukları için sert ve gösterişli durdukları da. Böyle doğduklarını hiç düşünmedim.

Elimde, çocukluk arkadaşım Tolga'nın evlerinin arka bahçesindeki ağaçtan benim için ceviz toplayan eli. Sonra bir sürü evin zilini çalıp kaçarken de tutuşurdu ellerimiz. Ta ki Doktor Ahmet Bey'in zilini çalıp Tolga'nın, ‘o yaptı' deyip beni gösterdikten sonra kulağımı çeken, kıpkırmızı eden kocaman eli tanıyana dek. Elimden kayan güven duygusunun eli!
Tuhaf şey güvenmek ve adı Güven olan birinden güvenilecek biri olmasını beklemek. İlk aşk; hayal kırıklığı… Başka insanlardı sanki, yıldızsız gecelerde birbirine sarılan o iki çocuk. Kız konuşmak istiyordu, oğlan öpmek. Gecenin finalinde havai fişekler patlıyor. Öpüşünce onlar, gök yıldızla doluyordu. Kızı öptüğü ağzıyla aldattı oğlan. Oğlanı öptüğü ağzıyla terk ettiğini söyledi kız. Bir daha kimse durup ayakkabısını bağlamak istemeyecek kızın, bir daha kimse yanağını yanağına düşürerek sarılmayacak. Bundan sonra yarım kalple sevecek kız, eksik yaşayacak, çok iyi biliyor terk ederken…
Gece uyku nedir bilmiyor. Soruyor hep; “Anlat!” diyor. “Anlat!”

Tavanda yoldan geçen araçların pencereden sızan ışığı uzatıp kısaltışını izliyorum. Uzayıp kısalan yollar, kıvrılan patikalar… Yollar, adeta bahçelerin kolları. Bahçelerin içine neden gizlenir ki arı kovanları? Ne kadar uzaktan geçsem mutlaka kolumu bacağımı sokar kızgın arılar. Bahçesinden elma çaldığımızı düşünen uzak akrabanın gözünü sokan da ‘adalet duygusu yüksek' arı. İnsan ancak böyle bir nedenden ötürü sevebilir arıları.

Tolga'nın karınca kardeşleri… Daha o zamanlar zihnimizde yer eden karıncalar gibi kardeşçe yaşama arzusu. İki küçük çocuğun uzak bir kasabadan Ankara'ya ellerinde ekmeklerle atıldıkları maceralar ordusu… Tüm bunlar derinlerde kilitli kalmış anı parçaları muhtemelen.

Nihayet kapanacak gözlerim, yorgan tüm sıcaklığıyla sarılıyor bedenime. Tamam diyorum, kurtuldum ellerinden anıların. Fakat rahat bırakmıyor ki sesler, aklımda uçuşan soru taneleri ve birbirine karışan görüntüler...
Bunlar bir çerçeveye hapsedilmiş aile fotoğrafları gibi hareketsiz kareler. Bazı geceler duvarların gölgesine sessizce ağladığını düşünürüm annemin; duyarım ya da öyle hayal ederim. Porselen gülleri seven bir tutam kesik olur annemin elleri, o eller ki; tarhana aşı kokusu sinmiştir üzerlerine. Annem; evimizin sessiz bekçisi… Kardeşim aydınlık bir yol gibi uzuyor, kim bilir ne güzel günler bekliyor onu. Gittikçe Meksikalı aktörlere benziyor, büyüyor. Kapıda anahtar sesi, bu; babam. Yüzü, ‘yorgun günü' giymiş… Ellerinin dar kıvrımları usulca saçlarımızı okşar ve evin değişen kokusu. Babam; şefkattir. Görüntüler renk değiştiriyor, birbirine karışıyor. Ve ben birden annemin hiç tanımadığı annesi oluyorum, babamın erken yaşta kaybettiği babası, kardeşimin en yakın arkadaşı. Boşlukları dolduruyorum ya da artık onları ben büyütüyorum. Artık hiçbir fotoğrafta; piknik alanından çiçek toplayan, çam kokusunu, sabah güneşinin sıcağını ya da uğur böceklerinin uğurunu kibrit kutusuna doldurmaya çalışan küçük kız yok. Köyde traktörle yokuş aşağı bağırarak inen deli dolu genç kız yok. Kayboluyorum.
Belleğim bana unuttuğum bir şeyi hatırlatmak ister gibi.

Yorganı itip doğruldum. Hava karanlık. Yine böyle bir gecede parktan geçmiştik annem ve babamla. Misafirlikten dönüyorduk, çocuktum. Kardeşim yoktu daha. Yıldızları ve Ay'ı ilk o zaman gördüm sanki. Ayın içinden süpürgeli bir cadı geçirdi zihnim, annemle babamın ellerini daha sıkı tuttum. Uzunca bir süre onu görmemek için erkenden uyudum hep, sonra unuttum. O zamanlar korku yaratan zihnim bugün nedense pek az şeyden korkuyor, hayret!

Perdeleri kaldırıyorum yattığım yerden, gök, yüzünü kapamış görünmeyen elleriyle. Kapıyorum gözlerimi ben de, zihnimde iç içe ve renkli daire kabarcıkları beliriyor, ardından kırmızıya dönüyor tüm renkler; noktalara, göz kapaklarımın ardında. Noktalar, kırmızılı mantolu bir kız oluveriyor. Mantonun siyah düğmeleri var. Hayır, hayır bu ben değilim. Bu, Günce. İki uzun rasta, dalgalı saçlarının arasından omzuna dökülmüş. Gülüyor yine, hızlı hızlı konuşuyor, “acelem var” diyor fotoğraf makinesini bırakıyor bana, kadrajına yansıyan ağız dolusu gülümseyişini uzatıyor. Bir otomobil geliyor uzaktan, belirsiz bir düzlemdeyiz, araç oldukça hızlı, ona çekilmesini söylüyorum duymuyor, farlar gözlerini iri iri açarak geliyor üstümüze, o; beni duymuyor. Korkunç bir ses çınlıyor kulaklarımda… Ardından sonsuz bir uğultu kaplıyor her yanı. Sonsuz bir aydınlık…
Yaşlı bir adam ağlayarak büyük bir kalabalıktan özür diliyor. Ben, bu yüzü tanıyor muyum? Elimde ince bir sızıyla açıyorum gözlerimi. Elimin çizgisinde bir kar tanesi yatıyor ve sessizce gözden kayboluyor.

Günce'nin yaşama hakkını çaldı trafik terörü. Konuşamıyordum, tüm sözcüklerin yüzü acıyla yıkanmıştı sanki. Belli ki belleğim onu bir yerlere sıkıştırmış. Üstüne set çekmiş. Anladım ki; zaman akmış, durmamış yerinde. Sadece acı incelip, saklanmış derinlere.
Nedir bu iç içe düğümlenen anılar, görüntüler? Geçmişle yaşayan kadınlara mı benzeyeceğim ben. Yorganın sıcaklığı düşlerimi de ısıttı. Bırakmalı düşlerin sıcak kollarını!
Oda soğuk, yine de toparlanıp ayağa kalkmalı. Uykusuz bir gecenin daha sabahında perdeleri sonuna kadar açmalı. Ya düşlere yenilip sahilde yürüyen dalgalara karışmalı ya da insanlarla beraber kalabalıklar içinde her şeye rağmen kanat çırpmalı…
~~~

Sayı: 38, Yayın tarihi: 03/06/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics