MaviMelek
"Bazı kitapların tadına bakılmalıdır… Diğerleri yutulmalıdır… Ve çok azı da çiğnenip hazmedilmelidir…" Francis Bacon

[Gökçeyazın] "Firmin – Hümanist Entel Serseri" | Petek Sinem Dulun

Firmin - Hümanist Entel Serseri | Sam Savage

"DÜNYA KURU VE SOĞUKTU VE SÖZCÜKLER GÜZELDİ"

“Bir gün insanlıktan çıkıp sadece
müzik olduğumuzu düşünebiliyor musunuz?”
Reşit İmrahor

Annemin bizi götürecek daha iyi bir yeri yoktu, biliyorum. Bir kitapçının bodrum katında, kitapçının en kalın kitabının, kelimelerin içine doğan on üçüncü yavru fare, Firmin'im ben. Diğer kardeşlerimden bana annemin sütü kalmadığından ve minyon olduğumdan karnımdaki açlık sesini yuvamız bildiğim kitabın sayfalarını kemirerek gidermeye başladım. Küçük, kaçak zevkler şeklinde başlayan birçok şey gibi, kâğıt çiğnemek de benim için önce bir alışkanlık sonra bağımlılık haline geldi. Tadı güzelse, okuması da güzeldir dedim. Bazen kitaplar rüyalarıma girdi, bazen de kitapların içine girdiğimi hayal ettim. Dünyayı tanımaya başladım, bilinçli bir vatandaş oldum ve gazete 'kamuoyu'ndan bahsettiğinde hafif narsist bir gurur hissediyordum. Annemin biz birkaç haftalık olduktan ve ikişerli gruplar halinde gece yarısı oryantasyona çıkarmasıyla hayatta kalmayı ve yemek bulmayı öğrendikten sonra ailemle tüm bağlarımı kopardım.

Pembroke Kitapları benim evimdi. Her gün kitap okuyor, buranın bilmediğim bölümlerini keşfe çıkıyordum. Kitaplar sayesinde şehir dışına çıktım, başka ülkelere gittim, kıtalar ve zamanlar arası yolcuklar yaptım. Kitapçının dışına çıkmak istemesem de kitapçıda yiyecek bir şey bulamıyordum. Artık kitapları yemeye de kıyamıyordum. Caddedeki, kaldırımlardaki mazgalların üzerinde yiyecek bir şey olurdu hep, ama tehlikeliydi. Yemek bulmak için sokaktaki dükkânları da incelemeye başlamıştım. Birden her şey dondu. Bir dükkânın önündeki tabelada iki tane melek, bacaklarından birini dans eder gibi havaya kaldırmış duruyordu. İnsanların bu kadar güzel olduğunu hayal etmemiştim. Tabelanın üstünde 'Rialto Sineması' yazıyordu. Birkaç gün burada takıldığımda anladım ki, burası eski bir sinemaydı ve evsizler geliyordu sık sık. Koltuklardan patlamış mısır ve sosis parçaları buluyordum. Burası cennetti! Ama evimi ve kitaplarımı da özlüyordum. Bilginler ve ermişler bir yanda, melekler bir yanda… Sabahtan akşama dek eski filmler oynatılıyor, saat gece yarısı olunca da benim güzel hurilerim sahneye çıkıyordu. Hayal gücümün sınırsızlığı yanında şekilsiz ve çenesiz bir suratım var. Meleklerim ve hurilerim korkarım hep hayallerimde kalacaklar. Ne zaman bir yerlerde yansımamı görsem “işte ben” demek yerine “işte o” deyip kaçmaya başladım.

Ev sahibim Norman gördüğüm ilk insandı. O benim kiracılığımı ve iyi bir okur olduğumu bilmiyordu, ama ben onu her gün gözetliyordum. Küçük yaşta bile sözcüksel hipertrofi denen lanetli bir yeteneğim olduğu açıktı, ancak konuşamıyordum. Ahh konuşmak… Defalarca denesem de tek yapabildiğim, “Viyk, Viyk, Viyk”. Ve ahh yazmak… Güzelim kelimeleri kafamda inşa edip faaliyete geçirememek… Norman'ın iyi bir insan olduğuna bahse girerim. Ona artık kendimi göstermek ve tanışmak istiyorum. Elbette kitapçıda büyüyen bir farenin ne kadar bilgili olduğunu anlayacaktır. Ona yukarıdan bakarken bakışlarımız çarpıştı bir gün. Gözlerimi çekmedim. Ama o, beni görmemiş gibi yaptı. Ertesi sabah kitap raflarının arasına benim için bir kutu yemek bırakmıştı. Bu yiyeceklerin adını 'Normans' koydum zihnimde. Yemek çok lezzetliydi, bir kısmını yedikten sonra kutunun üzerindeki yazıyı okudum. 'Faresavar' yazıyordu. 'Lezzetli ve doyurucu yemek' yazmıyordu. 'Bir yemeklikte öldürür' yazıyordu. O yazının altına zihnimde, 'Adi Norman' yazdım. 'Çocuklardan ve evcil hayvanlardan uzak tutunuz' yazıyordu. Bir an için her ikisi de olduğunu düşünen biri için ne zalimce sözler!

Göz kapaklarım ağırlaştı. Rüyamda Fred Astaire olduğumu ve piyano çaldığımı hayal ettim. İnce uzun bir bel, uzun bacaklar, ayakkabı kalıbı gibi bir çene… Damaklarımı emerek uyandığımda kan tadını alıyordum. Büyük dansçı Fred Astaire, ölüyor. Büyük şair John Keats, ölüyor. Sayıklayan Apollinaire, ölüyor. Joyce, Zürih'te ölüyor. Ama ölmedim. Caddede karşılaştığım farelerden hep ölüm haberleri alıyordum. Ben hepsinden fazla yaşadım ama bin kere öldüm. Ardımda bir sümüklü böceğin izi gibi sürekli bir korku tabakası bırakarak yaşadım…

Norman beni istemiyordu. Oysa ben onu sevmiştim. Kitapların ve insanların arasında nazikçe yürürken çok güzeldi. Sanki bir silahşordu. Sessiz ve içine kapanık Athos'tu; zor öfkelenen ama tahrik edildiğinde ölümcül. Arkasından bir soru saldırırdı, hemen döner, kılıcını yukarıdaki rafa saplar ve zıpkının ucunda parlayan Venedik'te Ölüm'ü indirirdi. Norman öldüğümü düşünüyordu ve ben gökyüzüne baktığımda yıldızları yanan buz taneleri olarak değil de uzaklardaki evimin pencerelerinden gelen ışık olarak görüyordum. Yalnız gecelerde bu fikir çok rahatlatıcı oluyor. Norman'la yaşadığım tatsız deneyim de konuşma isteğimi bastıramamıştı. Pembroke Kitaplarında görme engelliler için bir kitap keşfettim. Kitapta işaret dili hakkında bilgiler vardı. Hemen işe koyuldum ve 'bye bye' işaretini defalarca denedikten sonra yapabildim. Bu yeteneğimi insanlara gösterirsem benimle arkadaş olabilirler diye düşündüm. Caddeye çıkıp kalabalık bir parkta yeteneğimi insanlara göstermeye başladım. Beni fark etmiş ama sevinmemişlerdi; çığlık atarak beni ezmeye çalışıyorlardı. Yaşlı bir adam bastonunu sol bacağıma isabet ettirdi. Tam pes etmiş ve ölüme hazırken beni Jerry Magoon kurtardı. Onu tanıyordum, Norman'ın dükkânına gelir, parası olmadığından kitapları saatlerce okur giderdi. Norman onun iyi bir yazar olduğuna inanıyordu.

Jerry'nin görüntüsü tam bir fiyaskoydu, beni bisikletinin sepetine koyarak eve götürdü, yiyeceğini paylaştı. Jerry yüz yüze tanıştığım ilk yazardı ve çok tuhaftı. Odasında masasının üzeri hurda doluydu. Benimle konuşmaya başlamıştı. Eşyaları toplayıp tamir ediyormuş. Bazen sayfalara bir şeyler yazardı. Öyküleri oldukça ilginçti. Son yazısı farelerle ilgiliydi. Bir keresinde Jerry bana küçük bir piyano getirdi. 'Loredo Sokları'nı ve 'Swance Nehri'ni çaldı. Benim piyanoya ilgimi fark edince onu bana hediye etti, ona jesti için Cole Porter ve Gershwin çalıyordum. Beni izlerken alkışlamak yerine kahkaha atıyordu. Yine de o benim tek dostumdu. Bana onunla aynı haklara sahipmişim gibi davranıyordu. Kitaplarını bebek arabasıyla parka götürüp satardı. Benim de kendisine eşlik etmemi istiyordu. İnsanlar onun kitaplarını satın alırken onlardan özür diliyordu ve devrimden sonra kitapların, sokak lambaları gibi bir kamu hizmeti olacağını ve bedava dağıtılacağını söylüyordu. İsa'nın komünist olduğunu da söylüyordu ama kimse bu fikre hoş bakmıyordu.

Jerry benden önce ölünce çok düşündüm, kitapları da Mısırlılar gibi sahipleriyle birlikte gömselerdi keşke...Yaşlandım. Etrafımdaki tüm binalar yıkılıyor, dükkânlar boşalıyor. Pembroke Kitapları'nda kalan tek kitabı açıp, kelimelerin içinde yolculuğa ve kayboluşa hazırlanıyorum. Bugün bile geçmişe döndüğümde, annemin meme ucu ağzımdan kayarken ve arka ayaklarımdan tutulup geriye çekiştirilirken hissettiğim o korkunç düşme duygusunu hissediyorum.

Gözlerim kapanıyor ve ilk kez konuşabiliyorum: “Dünya kuru ve soğuktu ve sözcükler güzeldi.”

~~~
Firmin – Hümanist Entel Serseri / Roman
Yazar: Sam Savage
Türkçesi: Kemal Küçükgedik
Editör: Adnan Özer
Kapak Tasarımı: Mithat Çınar
Özgür Yayınları, 2009; 160 s.
~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 18/06/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics