MaviMelek
"Ama şefkat sezmiyorum / ne minnettarlık ne sevgi / sadakatin bana değil / yukardaki yıldızlara." - "One More Cup Of Coffee" / Bob Dylan

[Öykü]"Aseksüel Lak Lak Fincan Hanım" | Bahar Balıkçı

Maria Medeiros

"ONU KANATMAK İSTEMİŞTİM"

İçimdeki bu karaltıyı seviyorum. Aslında bulaşık deterjanıyla birkaç saniye ovalasa bu lekelerin hiçbiri olmayacaktı, ama o beni her seferinde sadece suyla çalkalıyor. İşime de gelmiyor değil hani. O karanlık mutfak dolaplarının birinde unutulmuş, hiç kullanılmıyor olmak istemezdim. Sahibim günde iki kez mutlaka kahve içiyor benimle. İyi kahveden anlıyor. Bu bir yıl içinde birçok kahve türü ve markası denedi, ama en çok sütlü neskafeyi seviyor ve onu tam da kıvamında yapıyor. Tüm arkadaşları onun kahve konusundaki bu ince ayarına bayılıyor. Benden duymuş olmayın, ama tepeleme bir tatlı kaşığı gold neskafe ve üç tatlı kaşığı kahve kreması koyuyor içine. Kremayı ilave etmeden evvel gold kahvenin kokusunu buharıyla beraber içine şöyle bir çekiveriyor. Önceleri gıdıklanıyordum, içim kıpır kıpır oluyordu. Hele gold kahvenin üzerine kaynar suyu ilk döktüğünde çok tuhaf hissediyordum. Sonraları alıştım tabii. Aslına bakarsanız ben onun benimle su içişine bayılıyorum. Buz gibi suyu içime boca ettiğinde şeffaf tenimin üzerinde kırmızı, mavi ve yeşil organlarım çok güzel görünüyor. Birkaç saniye sonra ise dışım buharlanıyor ve buzlu cama benziyorum. Bu halimi de çok seviyorum. Çok güzel görünüyorum.

Sahibim benden iki tane aldığını sanıyor. Hâlbuki diğeri benim ikiz kardeşim. Birbirimize çok benziyoruz, ama insanların deyimiyle bize çift yumurta ikizi de denilebilir. Dikkatli bakılmazsa aynı sanılabiliriz, ama benzer olsak da farklıyız. Üzerimizdeki desenleri fabrika makineleri değil, atölyesindeki Kallavi Mucit Efendi çizdi.
İlk önce beni çizdi. Bunu renklerimden ayırt etmek mümkün. Dikkatlice bakılırsa benim üzerimdeki desenlerin renklerinin bir kısmının birkaç ton daha koyu olduğu kolaylıkla fark edilebilir. Kallavi Mucit Efendi beni çizerken çok özendi. Bu yüzden çiçek desenlerimi çizerken kırmızı ve mavi boyaları oldukça cömert kullandığını söylemeliyim. Sıra ikiz kardeşime geldiğinde boyaların içine biraz su katmak zorunda kalmış ve o birkaç damla su, kardeşimdeki çiçek desenlerinin birkaç ton daha açık olmasına sebep olmuştu. Üstelik son mavi çiçeğe boya yetmemişti. (Bunu sahibim de hiç fark etmedi.) Yoo, bunu aramızda hiç sorun etmedik, ama itiraf etmeliyim ki ikiz kardeşimin neredeyse bir yaşına bastığımız şu günlere kadar ara sıra da olsa eziklik hissettiği oldu. Aslında buna sebep de sahibimdi. Bizi erkek arkadaşı ve kendisi için satın aldığında Kallavi Mucit Efendi tam da beni hediye paketi olarak sarmak üzereyken sahibim bir an duraksamış ve ikiz kardeşimi işaret ederek: “Lütfen bunu sarın” demişti. Beni kendisine almak istediğinde onu bencillikle suçlamadım değil. Kardeşim de üzülmüştü haliyle. Üstelik Kallavi Mucit Efendi kardeşimin desenlerini çizerken sahibim acelesi olduğunu söylemişti. Mucit Efendi'nin de eli ayağı birbirine dolanmış, o telaşla bir de elinden düşürmüştü onu. Kırılmamıştı, hayır, ama birazcık çizilivermişti.

Cam deyip geçmeyin eşyaların da ruhu vardır. Camımın nerede yapıldığını, ağzı hafif açık, kulbu ince, tabağı kendinden geniş bu fincan şekli nereden, nasıl aldığımı bilmiyorum, ama sahibim bizi almaya karar verdiği anda içimize ruh üflendi ve yavaş yavaş idrak etmeye başladık. Kallavi Mucit Efendi'nin çizdiği her bir desende organlarımız tamamlandı.

Sahibimle aramızda ciddi bir duygusal bağ olduğunu da belirtmeliyim. O benim ilk, tek ve gerçek sahibim. Muhtemelen de son sahibim olacak. Bu açıdan bakıldığında ikiz kardeşimi de saymazsak kendimi biricik ve önemli hissediyorum. Sahibim şarap içmediği zamanlarda sadece beni kullanıyor. Onun açısından özel olmamın sebebi de ikiz kardeşimi erkek arkadaşına hediye etmiş olmasıdır.

Sahibimin eşyalara karşı tuhaf bir bağlılığı var. Sanırım anılarını eşyalarıyla taze tutuyor ve kullanımıyla eşyalarına daha fazla değer kattığını düşünüyor. Yaklaşık beş yıldır yalnız yaşadığını bildiğim bu eve çok az yeni eşya aldı. Eşyalarının çoğuna çok özenli davranıyor ve sanırım rahatlarının bozulmasını istemediği için yerlerini pek sık değiştirmiyor. Eskileri kırılmadan atmıyor, hatta bazılarını kırılsa da atmıyor. Geçen ay televizyon kumandasını sehpanın üzerinden almaya çalışırken yanlışlıkla devirip kırdığı melek figürlü porselen biblonun parçalarını avucunda tutmuş, kedisine araba çarpmış gibi başucunda saatlerce ağlamış, toparlandığında da bibloyu ahşap mücevher kutusuna koyup saklamıştı.

Melek figürlü porselen biblo için bu kadar üzülmesine içerlemiştim doğrusu. Ben kırılırsam yine böyle ağlar mıydı diye düşünmeden edememiştim. Bir an için elinden düştüğümü, kırılan cam parçalarımın parke döşemeleri çizdiğini, içimdeki üç tatlı kaşığı kremalı sıcak gold kahvenin halıya kadar sıçrayıp (Hâlbuki halı çok uzaktaydı) onu leke içinde bıraktığını, sahibimin büyük parçalarımı söylene söylene elleriyle toplayıp çöpe attığını, kalan küçük parçalarımı da elektrik süpürgesiyle çektikten sonra hâlâ söylenerek halıyı beni hiç yıkamadığı bulaşık deterjanıyla sildiğini hayal etmiştim. Bu düşünce canımı o kadar acıtmıştı ki beni toplarken sahibimin eline batıp onu kanatmak istemiştim. Sonra hemen kendime geldim tabi. Biblonun hikâyesini, onun için neden bu kadar önemli olduğunu hiç öğrenemedim, ama benim için de aynı yası tutacağını biliyordum.

Kötü düşünmeyi, zaman zaman karamsar olan sahibimden öğrendim sanıyorum. Eşyalar da gitgide sahiplerine mi benziyor ne? Yine de böyle bir sahibim olduğu için kendimi mutlu sayıyorum. O, eşyanın ruhundan anlıyor. Üstelik bana ayrıca gösterdiği özende, erkek arkadaşının da aynı fincanda (bizi hâlâ aynı sanıyor) kahve (kahveyi o da çok seviyor) içtiğini biliyor olmanın payı büyük. Bu ona tuhaf bir mutluluk veriyor. Sanki ona olan bağlılığını benimle onaylıyor. Ortak paydalarının onları birbirlerine daha çok yaklaştırdığını düşünüyor.
Sahibimi çok seviyorum. Hırçın bir çocuğun, üzerine ismi yazılmış doğum günü hediyesi olmak da vardı.

Sahibim, Kallavi Mucit Efendi'nin sanatını ayrıca sevmiş olmalı ki üzerinde simli altın renginde çiçek desenleri olan altı cam yemek tabağı aldı geçenlerde. Bu gece de bir bayan arkadaşıyla beraber yemek yediler evde. Sahibim bu gece için çok özendi. Hazırlıklara daha dünden başladı. Evini güzelce temizledi, alışverişini yaptı ve envai çeşit yemek hazırladı.
Bu kadını daha önce hiç görmemiştim, eve ilk defa geliyor. Adı Benli Safiye Hanım'mış. Dudağının sol kenarındaki ben, daha doğar doğmaz damgalamış onu. Lakabı “Benli” olarak kalmış. “Safiye” de büyük büyük annesinin ismiymiş. Hoş bir kadına benziyor. Belki de onu ev arkadaşı yapmayı düşünüyordur. Neyse, masada ben de vardım tabii. Benli Safiye Hanım sahibimin yemeklerine bayıldı.

Onlar masada yemeklerini yer sohbet ederken simli altın renginde çiçek desenli tabaklar anlattılar, Kallavi Mucit Efendi işinde oldukça mahirmiş. Haşmetli görünümü ve işyerinde başına taktığı kavuğa benzer şapka yüzünden ona “Kallavi” lakabı takılmış. “Mucit” de kendi ismiymiş. Vaktiyle ailesinin yıllar sonra doğan ilk çocuğuymuş. Doğduktan hemen sonra etrafı görür de anlamaya çalışır gibi bakınınca babası: “Bu oğlan pek meraklı, büyük icatlar yapacak.” demiş. Kulağına ezan okuduktan sonra da üç kere “Mucit” diye fısıldamış.
Sahibim beni (bizi) almaya karar verdikten sonra içime ruh üflendiği için Kallavi Mucit Efendi'nin hikâyesini bilmiyordum. Doğrusu duyunca pek hoşuma gitti.

İçimdeki bu karaltıyı seviyorum tabii, ama bu zarif yemek tabaklarıyla masada pek uyum sağladığım söylenemez. Üstelik sahibim ve Benli Safiye Hanım masadan kalktığından beri Kallavi Mucit Efendi'nin isim hikâyesini anlatmak dışında hiç konuşmadılar. Bazen sahibim de böyle benim gibi kendi kendisiyle konuşuyor. Onlar tarafından kullanıldıkça sahiplerimizle benzeşiyoruz galiba. Yine de masada bulunmaktan keyifliyim. Yemekten sonra bizi mutfağa götürmemeleri de iyi oldu. Sıkılacaktım yoksa.
Şimdi şarap içerek (Söylemiştim, sadece şimdiki gibi şarap içtiği zamanlarda başka bardak kullanır.) tatlı tatlı sohbet ediyorlar.
Bu tabaklar da hiç konuşmuyor canım. Sahibim bir keresinde: “Zarafet insanı soğuk yapıyor” demişti. Ama bunlar tabak! Simli altın renginde çiçek desenli altız tabaklar. Neyse, yakında onlar da bize benzer.

Aa! Bunlar sevişiyor mu ne? Sahibim erkek arkadaşından ne zaman ayrıldı ki? Ayrılmış mıydı? Ne yani kardeşimi bir daha göremeyecek miyim? Zaten sadece pikniklerde görebiliyordum onu. Gerçi sahiplerimiz güneşi gördükleri gibi apar topar hazırlıklarını yapar gözlerden ırak bir yerlerde soluklanmaya çıkarlardı. Açık havayı ve yürüyüş yapmayı çok sever, önlerine çıkan her fırsatı değerlendirirlerdi. Bu arada biz de kardeşimle bolca vakit geçirmiş olurduk. Şimdi onu bir daha göremeyecek miyim? Üstelik ayrılırlarsa sahibim beni de kullanmaz artık. Of! Sevmedim bu durumu. Kapı çalıyor. Kim geldi acaba? Sahibim yarı çıplak kapıyı aralıyor. Kapıyla aramdaki şu desensiz sürahi yüzünden geleni tam seçemiyorum. Ama bir terslik var. Sahibim huzursuzlandı, Benli Safiye Hanım da hızlıca toparlanmaya çalışıyor. Hah! içeri girdi. Üçü de birbirine bağırıp çağırıyor, ama şu lanet sürahi yüzünden gelenin kim olduğunu hâlâ anlayamadım. Benli Safiye Hanım önümdeki sürahiyi alıp sahibimin erkek arkadaşı Oğlancı Orhan Bey'e fırlatmasaydı gelenin kim olduğunu hâlâ anlayamayacaktım. Oğlancı Orhan Bey çevik bir hareketle sürahiden kurtulur kurtulmaz elindeki Migros marka poşeti bir anda sahibimin kafasına geçiriyor. Sahibim birkaç saniyelik tökezlemeden sonra yere yığılıyor. Oğlancı Orhan Bey'in elinden düşen poşetin içinden ikisinin de çok sevdiği fesleğenli, biberiyeli bitki çayları ve kardeşimin sahibimin kafasında un ufak olmuş parçaları yere saçılıyor. Benli Safiye Hanım evden hızlıca kaçarken Oğlancı Orhan Bey neler olduğunun, neler yaptığının idrakine henüz varıyor.

Kardeşim paramparça olmuş, ama zaten üzerindeki çiçek desenleri bulaşık makinesinde yıkanmaktan ağarmıştı. Üstelik bir mavi çiçeği de eksikti. Sahibim Maraz Kemal Beyi de Oğlancı Orhan Bey ve benim dışımda kimse sevmezdi zaten.

Ee ben ne olacağım şimdi? Oğlancı Orhan Bey beni de götürür mü giderken acaba?

~~~
Sayı: 40, Yayın tarihi: 08/09/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics