MaviMelek
Hermes Kitap
"Ne kadar azsan, yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan, o kadar çok şeyin var demektir. Ve görkemsiz yaşamın o denli büyüktür." Karl Marx

[Öykü]"Fikir Adamı" | Dağhan Irak

Fikir Adamı | Sinan Çakmak

"ÜMİT ÖZGÜRKEN BÜYÜR"

“Tamam kardeşim, bugünlük bu kadar. Başka fikir almıyoruz, yeteri kadar aldık bugün. Hadi kardeşim, yarın denersiniz şansınızı. Yavaş yavaş boşaltalım dükkânı. Hadi canım, bizim de işlerimiz var. Bu işlerin yarını da var, sabah gelirsiniz. Hadi güzel kardeşim."
Fikirleri toplayan adam, kucağı dolu bir şekilde içeri geçmeye hazırlanırken böyle kışkışladı parlak fikir sahiplerini. Dinamoyla çalışan vantilatör fikrinin sahibini dükkândan dışarı itiş kakış yöntemiyle yolcularken, (adamcağız çıkmamak için ayağını kapının kenarına koymuştu) kucağındaki fikirlerden biri yere düştü, cıvaya dönüştü, gri küçük boncuklar olup ışık hızıyla kayıplara karıştı. Böylelikle, ısıya göre renk değiştirerek yoldan geçen araba yoğunluğunu, trafik durumunu ilerideki kilometrelerde haber verecek asfalt fikri yoktu artık.

Kırılan fikrin sesi, tezgâhın arkasındaki fikir ustasını irkiltti. Kafasını uzatıp, renkli asfalt fikrinin tuzla buz oluşunu izledi, içinden "Bu herifin sakarlığı yüzünden ziyan olan kaçıncı fikir" diye geçirdi. Daha geçen hafta biri ta Feriköy'den onca yolu tepip "fikir sepeti" fikrini getirmişti, gerçekleşseydi fikirleri düşürüp kırma endişesi olmayacaktı artık, ama sakar kalfa onu da kırıvermişti işte. Bu işe bu kadar inanan başka birini bulsa dakikasında kapının önüne koyacaktı ya, tüm eski zanaatlar gibi fikir işçiliğinin de sonu tükeniyordu. Ve şimdilik, ümit tacirinden yel değirmenleriyle ilgili iki fikir karşılığında aldığı sakar kalfanın, bir gün adam olacağı ümidini besliyordu. Neyse ki boş vaktinde bir fikir üretip (Evet fikir işlerken, ham fikir üretmeyi de öğrenmişti, ama yalnızca hobi olarak yapıyordu) bu ümidin fikir artıklarıyla beslenmesini sağlayan bir düzenek icat etmişti. Zaten sakar kalfanın adam olması zayıf bir ümitti, fazla yemiyordu.

Fikir kalfası, kucağından başka fikir düşürmemeye dair yoğun fakat nafile bir dikkatle tezgâhın arkasına doğru yaklaştı. Fikirleri ustasının çalışma masasına zor bela bıraktı, o sırada eski aşkların yeni arkadaşlıklar olmasına dair bir fikir masanın kenarına doğru kaydı. Fikir ustası alışkanlıktan gelen bir çeviklikle fikre uzandı, tam yakalayacaktı ki ne olduğunu anladı ve bıraktı. Zaten, demin getiren herifi bırakırken görmüş ve baştan mimlemişti bu fikri, ama işte salak kalfa hevesle atlayıvermişti bu kendisinden bile salak fikrin üstüne. Neyse ki çaktırmadan kırmıştı işte şimdi, kalfa görse onun üzerine atacaktı suçu, lâkin kalfa bunu göremeyecek kadar alıktı, salak olmasının yanı sıra. Fikir ustası çaktırmadan kendi fikirlerinden birini koydu kırılan fikrin yerine. Eski aşkların hiç unutulmaması, insanın kalp yarası kadar insan olması üzerineydi bu fikir. Hınzır hınzır gülümsedi fikir ustası, ara sıra böyle hinlikler yapardı. Fikir rendesinin haznesindeki artıklardan bir avuç alıp beslediği ümidin önüne koydu, ümidin başını okşadı. Zayıf bir ümit olduğunu biliyordu ama tek ümidiydi. Diğer ümitleri ölmüştü hep.

Aslında kunduracıydı fikir ustası. Yıllarca fason çalışmış, kazandıklarını bir kenara koymuştu bir gün kendi dükkânına sahip olma hayaliyle. Derken bir gün, bir tanıdığı ucuz yollu bir dükkân bulmuştu ona Kadıköy ile Moda arasında. Çocuk gibi heyecanlanmıştı kundura ustası. Sabahın köründe kalkıp onca zamandır beslediği dükkân sahibi olma ümidiyle beraber Eyüp Sultan'a gitmişti, önce güzelce duasını etmişti, sonra da Çatalca'ya gidip ümidini ormana bırakıp özgürlüğüne kavuşturmuştu. "Ümit özgürken büyür" demişti içinden, ama onun ümidi hep özgür değilken büyümüştü. Neyse, zaten artık önemli değildi.

Çatalca'dan Kadıköy'e geçmesi saatler almış, saatler ona günler gibi gelmişti. Vapurda içini bir ümitsizlik kaplamıştı, (Ümidini ormana bırakmış bulunduğu için) dükkânı tutarken bir aksilik olacağı kuruntusu içini kurcalıyordu. İçinden "Şetaret varken istifhama ne gerek var?" dedi, içinden geçen cümle o kadar eskiydi ki bir tek vapur anladı, keyifle zangırdadı. Vapur tam kundura ustasına Zeyrek'in eski halini hatırlayıp hatırlamadığını soracaktı ki Kadıköy'e geldiler. Vapur kendisi kadar eski birini iki çift laf edemeden kaçırmaktan ötürü sitem dolu öttürdü düdüğünü. Yolcular birbirlerini ezdiler, vapur umursamadı; zaten hiçbiri bilmezdi Zeyrek'in eski halini.

Kundura ustası vapurun hasretinden habersiz, kendi özleminin peşinde koşarak gitti Moda'ya. Arkadaşı ve mal sahibi, onu daha evvelden tarif edilen yerde bekliyordu. Bir otobüs durağıydı beklediği yer, tutacakları dükkânın tam önündeydiler arkadaşının söylediğine göre. "Yeni Fikir Durağı" yazıyordu otobüs durağının tabelasında. Gerçekten bir otobüs durağı mıydı, kimse emin değildi; oradan otobüs geçtiğini kimse görmemişti, otobüsler de şahadet edemeyecek kadar meşguldüler. Heyecandan fena halde titriyordu kundura ustası, lacivert kepenkli dükkâna şüpheyle bakıyordu, bakışları birbirini çimdikliyordu inanabilmek için. Eli titreyerek kepenkle aynı renk ceketinin iç cebinden para dolu zarfı çıkardı, kaparoyu verdi mal sahibine. Mal sahibi parasına kavuşmuş olmanın huzuruyla el sıkıştı kunduracıyla, kunduracı arkadaşına sarıldı, o arada niyeyse arkadaşı da mal sahibine sarıldı. Yeni Fikir Durağı'nın altında sarmaş dolaş olan üç tuhaf adamdılar, kundura ustası "Buralar artık bizim muhit, yavaş ol." dedi kendi kendine, üçlü ve fazlasıyla grekoromen sevinç gösterisinden kendini ayırdı. Mal sahibiyle arkadaşı, kunduracı ustasına anahtarı verip kontratı hazırlamak üzere uzaklaştılar. Artık dükkânıyla baş başaydı kunduracı ustası.
Tam kepengi açmak üzere eğilmişti ki önüne gri bir top yuvarlandı. Tam ayağının ucuna gelmişti, herhalde çocuklardan gelmişti, eliyle uzaklaştırmak istedi, ama top gitmedi. Ayağıyla dürttü, top yine uzaklaşmadı. Eline alıp kenara fırlatmak istedi topu, tam o sırada inanmayacaksınız, ama top ona fısıldadı, kafasının içine: "Sen kundurayı filan boş ver, fikir dükkânı yap burayı." "Hadi canım" deyip topu kendi haline bırakmak istedi ama bırakmak mümkün değildi, takılıp kalmıştı ve parlıyordu:
"Sen burayı fikir dükkânı yap bak, kundura mundura, bitti bu işler."
"Sen burayı fikir dükkânı yap, tutmazsa hesabını benden sorarsın."
"Adın belli, yerin belli. Yeni Fikir, daha ne olsun, kime sorsan bilir."
"Sana bir de tabela yaptırırız, hem istersen ışıklı bile olur, gece dondurma yemeye gidenler de görür."
Kundura ustası topu atamıyordu, dahası giderek daha da ısınıyor ve parlaklaşıyordu elinde. Topun parlaklığı hoşuna gitmişti, daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu. Ama fikir dükkânı neydi ki? Onu bile bilmiyordu daha. Hayallerini düşündü, kunduraların içinde geçen yıllarını, kendi kunduracısını açmayı ne kadar istediğini. Topu bırakmak için kendini sıktı, avucunu açmaya çalıştı. Kunduracı kendini sıktıkça, top da var gücüyle parlamaya çalışıyordu. Kunduracı kıpkırmızı hale geldikçe, top da güneş parçasına dönüşüyordu. Adamın damarları şişmişti artık, top patlayacak hale gelmişti. İkisi de son bir güçle yüklendiler. O sırada tepeden kocaman gri bir top düştü, durak tabelasının yanındaki ağacın üstünden. Neredeyse bir göktaşı gibiydi bu top, yere temas etmesiyle küçücük parlak zerrelere dönüşmesi bir oldu. Küçük boncukları andıran minik parçaların bir kısmı son hızla Moda'ya aktı, bir kısmı Kadıköy'e kaçtı, kalanlar da Söğütlü çeşme'ye doğru harekete geçtiler. Yeni Fikir Durağı'nda ise o kocaman toptan eser kalmamıştı artık, kunduracı halsiz çöküvermişti elinde gri topuyla yere. Artık, kunduracı dükkânı açmak hiç iyi bir fikir gibi gelmiyordu ona. Dahası fikir gibi gelmiyordu, koca bir boşluk olmuştu, nereye gitmişti bilemiyordu. Kafasında tek fikir kalmıştı: Mavi kepenkli dükkânı fikir dükkânına çevirmek. Kepengi kaldırıp gri topla beraber dükkâna girdiğinde arkasından bir sürü başka gri top içeriye yuvarlandı. Yerdeki topları eline aldıkça, fikrin nasıl işleneceğini, nasıl rendeleneceğini, nasıl cilalanacağını, nasıl saklanacağını öğreniyordu.

Bir gecede tüm alet edevatı hazırladı ve ertesi gün tabelasını yaptırıp fikir dükkânını açtı. Dükkâna giren gri toplardan biri, içeriye girip de ona fikir dükkânı açtığı için gülmeyen ilk genç adamı, ne yapıp edip kendine çırak olarak almasını söyledi; fikir ustası da öyle yaptı. Çırak işini ciddiye alıyordu, yavaş yavaş fikir işlemeyi de öğreniyordu. Kendi başına işlediği ilk fikir, artık çırak değil kalfa olması gerektiği fikri oldu.
Fikir ustası bunları düşünüp gülümsedi. İlk gün ayağının ucuna yuvarlanan gri topu çekmecesinden çıkardı. Hafifçe okşayıp, öptü. Top da hafifçe parlayarak yanıt verdi. Bir gün sakar kalfasına armağan edecekti bu topu ancak vakti gelince, şimdi verirse düşürüp kırmasından korkuyordu. Hem kalfası dükkân açma fikrine sahip olursa, onun da yeni bir kalfaya ihtiyacı olacaktı. Daha vakit vardı. Topu tekrar çekmeceye koydu. Tezgâhının üzerini "Allah akıl fikir versin" yazılı etamin örtüsüyle kapadı. Kepengi indirecekken sabah gelenlerin unutup gittiği bir fikri yerde gördü, eline aldı. "Kadıköy'e her inişte yüz gram badem ezmesi almalı insan" diyordu fikir. Çok parlak bir tarafı yoktu ama pekâlâ işe yarardı. Kepengi kapatıp Kadıköy'e yürümeye başladı. "Portakallısından almak lazım, en güzeli onlar" diye düşündü kendi kendine.

 

Sayı: 29, Yayın tarihi: 18/08/2008

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics