MaviMelek
"Ama sen üzülme Beethoven. Plâklarını parçalayanlar seni sevecekler. O senfoninin kendileri için yazıldığının farkında bile değiller." - Cengiz Yörük

[Derleme]"Eylül Akşamı"* | Cengiz Yörük

Eylül Akşamı | Yunus Kocatepe

"BİR GÜN ORKESTRA, ESERİNİ ÇALARKEN BU KOCAMAN ADAM AĞLARMIŞ"

Sabahtan beri içimde bir sıkıntı, üzüntü. Bir şeyler olacağı belliydi. Buluşmuştuk onunla. Göğe bakıyordum, vapurlara bakıyordum, parke yola bakıyordum… Deniz durgundu, insanlar sessiz sedasız. Ama biz, usuldan usuldan atışıyorduk. Atışmamız bitti. Artık ayrılmıştık. Yürüdüm. Ters yöne doğru o da yürüdü. “Dur gitme” diyecektim. O da diyecekti. Ağlaşıp kucaklaşarak barışacaktık. Başka türlü olamazdı, bunu ikimiz de istiyorduk. Hiçbir şey olmadı, iki yıldır süregelen, ömrümüzü kaplayıp çocuklarımıza, bütün soylara uzanacak olan aşk sona mı eriyordu?

Derbederim, serseriyim, şehrin en bilinen caddesindeyim şimdi. Uzaktan gürültüler geliyor, göz alabildiğine kalabalık. Tramvaylar, otobüsler, taksiler yürümüyor. Her yer insanla tıkalı. Bütün şehir halkı burada mı? O nerede? Kaybolmasın, ezilmesin. Sıtmalanır gibi titriyo­rum. Polis düdüklerinin sesi geliyor, jandarmalar koşuşuyor. Akşam olmuş. Kırmızı, yeşil, mavi, sarı, flüoresan lâmbaların ışığı parlıyor. Bir tanesi söndü. Sönmedi. Parçalandı. Tabanca, gibi korkunç bir ses çıkardı hem. Kalabalık belki on bin kişiden de fazla. Yalnız cadde değil, sokaklar da tıkanmış. Kazma, kürek, bıçak, taş, dükkânlar parçalanıyor. Cam sesleri. Kepenkler yırtılıyor… Kalabalığın ortasındayım, seslerin hiçbirisini anlayamıyorum. Göğe kadar yükseliyor, dünyanın her yanına yayılıyor. Ağlayanlar var, gülenler var, nâra atanlar var.. Balık seleleri param parça. Kimbilir kimler ördü onları, hangi çingeneler? İstavritler, uskumrular, levrekler. palamutlar, karidesler üzerinden yürüyorum. Balıklar ezilirken bir tuhaf, nedense ses vermiyor. Karidesler “çıtır çıtır” eziliyor. Koyun etleri, sığır etleri param parça, böbrekler ciğerler ortalıkta. Arada bir, yerlerde sürünen etiketler görüyorum. Bütün çengeller boş. Vitrinler indirilmiş, koca koca kasap dolapları, yan gelmiş, ekovatları parçalanmış.. Şu bir koyun bacağı. Yarım saat önce çengelde sallanıyordu. Şimdi ayaklar altında. İki gün önce ise, yaşıyan bir koyundu… Erzurum'dan mı, Erzincan'dan mı getirdiler seni kirnbilir? Gemilerde aç kaldın. Bu şehre varmaya yakın, bazı adamlar; okka tutasın, para kazanalım diye neler etmediler sana, tuzlu sular mı içirmediler? Şimdi insanoğlunun midesine bile lâyık görülmüyorsun.

Kumaşlar üzerinden yürüyorum, parçalanmış, didik didik edilmiş kürklere basıyorum. Kumaşların yırtılışını, aptal aptal, boş gözlerle seyrediyorum. Seyretmesem olmaz mı? Olmuyor.

Merdivenlerden bir şevler yuvarlanıvor, masalar uçuyor, damacanalar, fıçılar parçalanıyor. Fıçılardan sarı sarı, siyah siyah sular fışkırıyor. Şarap kokusu burnumun direğini kırıyor… Şarap üzümden yapılır, memleketimin üzümünden. Ben üzümün nasıl yetiştiğini, şarabın nasıl yapıldığını bilirim. Kimi iştah için, kimi keyf olmak için içer şarabı. Fıçıları da bilirim ben. Camdır, gürgendir, kayındır kimisi. Onları yapan işçiler, bıçkılar vardır. Onları da bilirim. Hepsini de bilirim ama, neden parçalandıklarını bilemem.

Şu siyah ayakkabıyı çok severdim. Daha dün vitrinde görmüş, nişanlıma almak istemiştim. Ne çare, kesem elvermemisti. Ökçesi fırlamış, burnu ezilmiş.

Şu pazenler, basmalar, pamuktan yapılır. Pamuk denen şey, önce tohumdur. Toprağa serpilir. Toprak onu bir zaman içine gömer, insanlardan kıskanır, insanlar allem eder kallem eder, toprağı capalarlar, onu elde edebilmek için yorulurlar. Bu yüzden sıtmalanıp ölenler çoktur. Tohum, bu emeğe, inada, savaşa karsı koyamaz. Önce yeşil yeşil boy atar, fidan olur. Sonra da: “Al işte yüzümün akını.” der, insanoğluna teslim olur. İnsanoğlu onunla karnını doyurur. Kimi sırtını ısıtır. Kimi döşek, yorgan, kimi kefen yapar. Kimi onunla ilgilenmez, “Çok adi şey, yaramaz bana.” der.

Yanımda üç beş ikisi vardı. Bir kumaş topunu çiğneyip, bıçakla parçalıyorlardı.
“Yapmayın, yapmayın be kardeşlerim.” dedim.
“Ne duruyorsun? Sen de katılsana.” dediler. “Akıl mı öğretiyorsun?”
“Elinize ne geçecek bundan?” dedim.
Az durdular:
“Biz bilir miyiz? Böyle yapmak gerekti, yapıyoruz.”
“Sizi kim dürttü?”
“Al sözünü geri. Dürten mürten yok. Sonra seni de bu kumaşa benzetiriz, kırk parçaya böleriz.”

Kaçtım oradan. Az önüme bir şey daha yuvarlandı. Baktım bir çamaşır makinesi. Neler neler hatırlamadım. Gülenler var.

Bir şarap deposu yerle bir olmuş. İçerisi mağara gibi karanlık. Karanlıktan bir adam çıktı. Ağlıyor, yaprak gibi sallanıyor. Ağzını musluğa mı dayamış bilmem, üstü başı ıslak, şarap kokuyor. Bir şarkı tutturmuş, kelimeler ağzında kayıyor, ufalıyor.

O şimdi nerede? Bunları gördü mü? Görmemeli o, bilmemeli. O, dünyanın, tertemiz, kinsiz, hasetsiz insanlarla dolu olduğuna inanıyor. O, herkesi kendisi gibi biliyor. “Hangi sistem, hangi düzen olursa olsun, ne çıkar? Başta gelen insanların iyi olmasıdır.” der. Ama bak olmuyor işte, insanlar kendiliklerinden düzelmiyorlar.

Şu adamın gözleri dönmüş, ulur gibi ses çıkarıyor. Bir şeylere tekme atıyor, ama ne olduğunu seçemiyorum. Ya şu çocuk yalınayak niye dolaşıyor ayaklar altında?.. Elinde, zembereği dışarıya fırlamış, iskeleti çıkmış, parçalanmış bir oyuncak. Gözleri kara kara veletin. Ona ilişen yok. O keyifli keyifli sırıtıyor. Eline bir fırsat geçse daha neler neler yapacak! Ondan başka bir yığın çocukların da ellerinde bir şeyler var.

Et ete binmiş, yürümek güç. İnsanların çehreleri korkunç. Yer yer, kumaş yığınları var. Hele kürk yığınları… Üzerinden yürürlerken adamların göğüsleri kabarıyor, gururlanıyorlar sanki. Eski bir kral, padişah gücünü duyuyorlar.
Kulaklarıma birtakım sesler geliyor: “Demek adaya gitmiş bizimkiler? Yaşasın, yaşasın be… Papazı sünnet mi etmişler?”
“Yok, yok, denize atmışlar.”
“Evlere de girmişler. Kızları çığlıkla kaçırmışlar. Bazılarının baldırlarını, kollarını çimdiklemişler. Sokaklarda fıkır fıkır yürüyen, insanı duygulandıran bu kız­lar ağlamışlar, odaların karanlıklarına, merdiven altlarına, kilerlere gizlenmişler.”

Küçük bir dükkânın önüne üç beş yüz kişi yığılmış. Nedense bağıran çağıran az. Herkes fısıltılı. “Geçelim bunu, geçelim. Çoğumuzun tanıdığı bir adam, vazgeçelim, bu kalsın. Seni bağışlıyoruz.” diyorlar.
Dükkân sahibi: “Hayır” diyor, “ben de kötüyüm.”

Sonra kendi dükkânına attığı bir tekme ile işe girişiyor, kimseyi dinlemiyor, görmüyor. Engel olmak isteyenleri itiyor. Ne var ne yoksa içerde, parçalamaya, ezmeye başlıyor. Kalabalık ondan uzaklaşıyor. Bu ne biçim iş? Ben iyiden iyiye aptallaştım. Ne oluyorum? Adam kendi dükkânını indiriyor, olur mu bu?

Şu koskocaman kilise de harabeye çevrilmiş. Beş altı yüz kişinin işlerini tamamlayıp, oradan başka yerlere yürüdüklerini görüyorum. Şimdi içerisi sessiz, karanlık. İçerde son kalan bir adam var. Elinde şamdan, İsa Meryem, daha bir sürü, kanatlı manatlı resimlere büyük bir ilgiyle bakıyor, ürküyorum, “Bu ne biçim iş?” diye mırıldanıyorum yine.

Bir dükkânın önündeyim. Tabelası yere serilmiş, çiğnenmiş. Bir hafta önce zeytinyağı almıştım, sabun almıştım buradan. Şimdi tenekeler parçalanmış, dükkânın önü küçük bir göl olmuş. Bazı tenekeler şişlerle delinmiş, bıçakla dürtülmüş, çeşme gibi akıyor. “Dağlarından yağ, ovalarından bal akan memleketimiz.” diye düşünüyorum.

Ben zeytinyağını bilirim. Az asitlisi, çok asitlisi vardır. Ondan geçtim, daha önemlisi zeytin ağacını bilirim ben. Toprağın nasıl bellendiğini, ağacın nasıl budandığını, zeytinlerin nasıl toplandığını, eşeklere, develere, arabalara yüklenip, fabrikalara, yağhanelere nasıl taşındığını bilirim. Evlerde ayakla sıkılır. Fabrikada bu işi makine yapar. Ben kara somunu zeytinyağına banıp, “Eh, bugün de doyduk, çok şükür.” diyen insanlar bili­rim.. Zeytin ağacı iki yılda bir iyi verim yapar, bunu da bilirim.
Sabunun nasıl yapıldığını bilmem. Hiç görmedim. Sanırım o da yağdan yapılır. Bildiğim bir şey varsa; sa­bun temizlik için elzemdir. Çamaşırlarımızın temizliğini sağlayan, bizi bitlendirmeyen odur.

O nerede şimdi? Şu kalabalıktan sıyrılıp evine dönmüş olsa. O bunları duyunca korkacak, ağlayacak. “İnsanları dost etmek, dürüst etmek, kardeş etmek, adam etmek için, bir iğne, ilâç keşfedilmeli.” diye bir sürü olur olmaz şeyler düşünecek. Sonra benim dönmemi bekleyecek. Pencere önünden ayrılmayacak hiç. Ta köşedeki sokak lâmbasının ışığı altında beliren her adamı ben sanarak heyecanlanacak.

Şimdi ona döneceğim. Ağlaşıp kucaklaşacağız, utanacağız birbirimizden. “Bizim çocuklarımız olmalı.” diyeceğiz, “Onlar cümleye örnek olmalı, böyle yapmamalılar.” “Bu vakte kadar aldanmışım sevgilim.” diyecek o.
Bir binanın ikinci katından kocaman bir şey düştü, parçalandı. Baktım bir radyo. Ardından daha büyüğü, küçüğü de düştü. Hoparlörler bir köşede, lâmbaları parçalanmış. Hey gidi Marconi, sen bu durumlara düşüp çiğnenecek miydin?

Ya şu havada uçuşup kaldırıma, caddeye düşen plâklar. Sen belki Beethoven'sin. Sen belki Wagner, sen belki Çaykovski, sen belki Mozart.. Beethoven, Dokuzuncu Senfoni'sinde bütün insanlar adına haykırmış, bütün insanların sesini, elemini, ıstırabını vermiş. Bir gün orkestra, eserini çalarken bu kocaman adam ağlamış. Herhalde bugün için, şimdi için ağlamış olacak.
Ama sen üzülme Beethoven. Plâklarını parçalayanlar seni sevecekler. O senfoninin kendileri için yazıldığının farkında bile değiller. Affet onları, üzülme.

Marconi, hele sen hiç tasa etme. Sabah radyosunda, bu işin çirkinliğini, bütün insanlara, dünyaya haykırabilirsin. Biz sana muhtacız. Bütün bu insanlar yok mu, bu insanlar; yarın senden gelecek türküleri, haberleri dinleyebilmek için önünde taş kesilecekler.

Binlerce elektrik ampulü parçalanmış. Ayaklar altında ezildikçe eziliyor.
Sen de üzülme Edison. Dünyanın dört bir yanında ışıkların yanıyor yine. Bak, daha bu şehirdekiler bile sönmedi. Sen ampulü niçin yaptın? İnsanlar o ışık altında rahat çalışsınlar, gözleri bozulmasın diye değil mi? İnsanlar o ışık altında sevişsinler, öpüşsünler diye değil mi? Caddeler, sokaklar, bayramlar, pırıl pırıl olsun diye değil mi? Dünyanın sonuna kadar, sen daha da güzelleşerek aydınlatacaksın, insanlar senin ışıkların altında bu suçu işlediler. Yalnız bunu mu? Dilim varmıyor, sayamam. Fakat yarın, yine senin ışıkların altında ağlayacaklar, bir daha yapmamaya yemin edecekler.

Artık eve dönmeliyim. Bu düş mü ne, anlayamıyorum? Yarın hastalanacağım.
Saat, üç. Ayaktayım. Deli olacağım. Ben de başlıyorum üstümü başımı parçalamaya…

~~~
*Cengiz Yörük'ün bu öyküsü, Sait Faik Hikâye Armağanı (1966) öykü serisi kapsamında dergimizde yer almaktadır.
Kaynak: Cengiz Yörük, Çölde Bir Deve, Yeditepe Yayınları, 1965, İstanbul.
~~~

Cengiz Yörük, (Aydın, 1928-2008) Öykücü. Milli Mücadele'nin tanınan isimlerinden Yörük Ali Efe'nin oğlu, İzmir İnönü (Namık Kemal) Lisesi'ni bitirdi. Bir süre Aydın'da ticaretle uğraştıktan sonra İstanbul'a yerleşerek kurduğu bir reklam şirketinin yöneticiliğini yaptı.
Köy notları türündeki ilk yazısı 1950'de Varlık'ta, ilk öyküsü Ağustos 1952'de Küçük Dergi'de çıktı. 1950'lerden itibaren Varlık, Küçük Dergi, İstanbul, Yeditepe gibi dergilerde öykülerini yayımladı. Ege Bölgesi kasaba ve bucaklarından seçtiği kişilerin çevre ilişkileri içindeki serüvenlerini yansıtırken, öykünün alışılmış kalıplarından kaçınmaya çalıştığı, ancak yeni bir anlatım ve yapı kurmakta zorlandığı belirtildi. A. Köksal'a göre, "1950'lerden sonra gelen yenilikçi kuşağın denemelerine (…) açık bir anlatımla insan ve yurt gerçeklerini işledi."
Yapıtları: Öykü: Yoldaki Taşlar, İst., Yeditepe, 1954; Çölde Bir Deve, İst., Yeditepe, 1965; Yalnız Kalanlar, Derleme: Yeni Şiirimizden, İst.: Yörük, 1962.
Kaynak: Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi, (Cilt: II) İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2001.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 15/12/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics