MaviMelek
"İnsan yanlış çalan bir saat, aksayan bir kadran, parazit dolu bir radyo istasyonu gibi bozuk, çaresiz sapıp duruyordu durmadan." - "Eski Sevgili" / Leylâ Erbil

[Deneme]"Eski Sevgili’de İkiyüzlülük" | Tuğçe Ayteş

Eski Sevgili | Leylâ Erbil

"İKİYÜZLÜLÜĞÜ YOZLAŞMA MI YA DA İNSAN DOĞASININ KAÇINILMAZ BİR SONUCU MU SAYACAĞIZ?"

Kukla gibi, iplerimiz çekilip, oynatılıyoruz.” - Horatius

Açıkça büyük amaçlar tasarlayan, sonra da bu amaçlar için yetersiz olduğunu kavrayıveren kimse, çoğu zaman bu amaçlardan vazgeçecek kadar da güçlü değildir. İşte o zaman ikiyüzlülük kaçınılmazdır.” - Nietzsche

Giriş

İkiyüzlülük (veya riyakârlık, mürailik), TDK Sözlüğü'nde “inandığı, düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama” diye geçer. Yani, kişinin sahip olmadığı duygu, düşünce, erdem, değer veya özelliklere sanki sahipmiş gibi davranması ya da sahip olduğunu iddia etmesidir.(1) Sözcüğün (Batı dillerinde kullanılan karşılığının) Yunanca kökeni de zaten “rol yapmak” anlamına gelen hypokrisis sözcüğünden gelir. Nesnel etik ya da öznel etik mi savunulduğuna bağlı olarak yozlaşma diye de görülebilir (ki dinlerde doğrudan “kötü” olarak yaftalanır), insan doğasının kaçınılmaz bir sonucu da. İkiyüzlülüğün ille bilinçli olması gerekmez, birçok insan içleriyle dışlarındaki bu tutarsızlığın farkında bile değildir. Aslına bakılırsa Türkçedeki “ikiyüzlülük” kelimesi genelde olumsuz olarak algılansa da, diğer yöne de çekilebilecek bir yapıya sahip.

Leylâ Erbil'in Eski Sevgili kitabındaki(2) öykülerde de, toplumsal cinsiyet ve cinsellik, toplumsal bellek yitimi ve tarih gibi kök konuların yanı sıra (belki onlara dahil), bir de ikiyüzlülük durumu var. Kitaptaki “Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu”, “Clinton Godson”, “Biz İki Erkek Sosyalist Eleştirmen”, “Bunak”, “Eski Sevgili” öykülerinde dikkatli bir okumayla rahatlıkla göze çarpacak bir ayrıntı bu. Karakterler kendileriyle, aileleriyle, toplumla maddi manevi bir çatışma halinde. Düşünceleriyle isteklerini gerçekleştiremeyip ailenin ve toplumun koyduğu kurallara bağlı kalmaları, kendi güvensizlikleriyle birleşince başkalarına karşı güvensizliği doğuruyor. Sartre'ın dediği üzere, başkası cehennem haline geliyor. Başkarakterlerden çok azı bu cehennemin farkında ve farkında olanlar da bundan kurtulacak gücü bulamıyor kendinde. Hayata, başkalarına karşı güçsüzlüğünü kabullenmeyen karakterler ikiyüzlülük sularında yüzüyor ister istemez.

Francis Bacon'sa bu “kendini gizleyip örtmeyi” üçe ayırır:

“Birincisi, kişinin hiçbir ilgiyi üzerine çekmediği, kim olduğunu belli edecek hiçbir ipucu vermediği durumlarda göze çarpan içine kapanıklık, çekingenlik, ağzı sıkılıktır; ikincisi, sözleriyle davranışlarıyla göründüğünden başka olmaya çalışan kişideki olumsuz nitelik, ikiyüzlülüktür. Üçüncüsü ise olumlu anlamda, insanın bile bile, direterek, gerçekte olduğundan başka görünmeye çalıştığı durumlardaki yapmacıktır.”(3)

 

Leylâ ErbilKitabın Öykülerinde İkiyüzlülük

1. Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu

Kitabın ilk öyküsü “Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu”nda tek başına Van'a gitmekte olan bir kadın var. Aslında daha en baştan bir ikiyüzlülükle karşı karşıyayız. Öyküdeki kadının konuşacak, anlatacak şeyleri var ama bunlar düşünce akışı düzeyinde kalıyor. Bu akış içinde de tutarsızlıklar hat safhada. “Okuduğum kitapları birisiyle konuşmalıyım. Size yazmak içimden gelirken, kadın doğmuşum diye kendimi tutup yazmamak, onuruma dokunur benim. Ayrıca bu, hem toplumun bana sormadan koyduğu yasaklara boyun eğmek hem de benim kadınlığımı çok önemsemem olur. Ben aşmışımdır bu soy saplantıları çoktan.” Halbuki, hoşlandığı adama toplumun belirlediği kuralların dışında böyle bir mektup yazarken bile bu “soy saplantıları” aşamamış aslında. Daha sonra adamla buluştuklarında ninesinin tuhaf kocakarı ilaçlarıyla onu ürkütüp kaçırır. Fakat bu “ikiyüzlülüğünden” dolayı kadını suçlayamayız. Zira o daha küçükken, ninesinin vefatından sonra, annesi basit bir arı sokma mevzusunu korku unsuruna dönüştürmüş ve onulmaz bir yara açmıştır çocuğun yaşamında. Bacon'ın birinci ayrımına yakın sayabiliriz bu karakterin durumunu.

2. Biz İki Erkek Sosyalist Eleştirmen(4)

İkinci öyküsü “Biz İki Erkek Sosyalist Eleştirmen”de, iki eleştirmenin ikiyüzlü davranışlarına şahit oluruz. Anlatıcının gözünden takip ettiğimiz Tacettin, sosyalist imaj çizen bir edebiyat eleştirmeni. Ama ne sosyalizmle ne de edebiyatla alakası var. Yattığı kadın edebiyatçıları yüceltip diğerlerini yere batırır. Sonra da hiç bozuntuya vermeyip karşısındakileri kandırır. “Birini kötülerken de, överken de asıl ruhunu ele vermiyor Tacettin. Durmaksızın tatlı, güleç bir hava estiriyor. Gülümsemesiyle konuşmasını üst üste denk düşürüyor. Birine ötekini tamamlatıyor. Yalansız, kara bir niyeti olmadan, içinden geldiğince konuşan, temiz bir adam duygusu uyandırıyor.” Tacettin'in durumu, tam da Bacon'ın olumsuz addettiği ikinci ayrımı karşılar. Anlatıcıysa bu daha meşhur eleştirmene karşı duygu karmaşası yaşar, bir an onunla iyi vakit geçirebileceğini düşünürken başka bir an kıskançlığa kapılır. Öte yandan, Tacettin'in yerden yere vurduğu Türkân hakkında ona yalan söylemekten de çekinmez. “Türkân'ı getirdim gözümün önüne. Gerçekten de sinir bir şeydi. Sevimsizin biriydi. İlk tanıştırıldığımızda atıldıydı üstüme: … Tacettin'e onu tanıdığımı söylemedim, ama ondan, böyle aldatıcı bir dille söz ettikçe hoşuma gidiyordu.” Yalnız, anlatıcının Tacettin'den farkı, kendinden onun kadar emin olmamasıdır. “Belki de anlıyorlar ne mal olduğumuzu diye düşünüyorum, anlıyorlar da edep gösteriyorlar!..

3. Bunak

Üçüncü öykü “Bunak”ta, oğlunun varlıklı ve “soylu” bir aileden gelmesine “rağmen” devrimci olmasını sindirememiş yaşlı, “bunak” bir annenin gelgitlerini okuruz. Bu kadın, farkındalıktan çok çok uzaktadır; zihninin sağlıksızlığı ve kökleşmiş inançlarından doğan çelişkili haller onu oğlundan, kızından, “Çe”den nefret etmeye, dini ve milliyetçi söylemleri ateşli bir şekilde savunmaya iter. Oğlunun sözlerine ve davranışlarına bir türlü anlam veremez ama kendi istediği yöne gitmediği için sürekli kötüler onu. “…keşke taş doğuraydım bu oğlanı doğuracağıma, dedim; rezil rüsva etti beni bütün muhitime, ehbablarıma, ehbabalarıma ki, paşazadelerdir hepsi de, sarayzadeler bir de nasıl bakacağım yüzlerine nasıl yarınki kabul günümde…” Sürekli bahsettiği saray soyu da aslında kendini yıllar yılı ikna etmesinin sonucudur. Kadının sık rüyalarından edindiğimiz bilgiler doğruysa annesi kızını, yattığı subaya peşkeş çekmiştir. “Yaktın kızımı namussuz… Seni komutanlarına söylemez seni mekteplerden kovdurmazsam, sürüm sürüm süründürmezsem seni, bana da Saliha demesinler, bu kızı alıp temizlemezsen namusumuzu, kıtır kıtır doğrarım seni.” Annenin ikiyüzlülüğü çok geçmeden dökülür kendi ağzından. “Aferin kız, diyor, iyi kıvırdık bu işi, subay karısı olacaksın.

Toplumun koyduğu kurallara sıkı sıkı tutunan anlatıcı, oğluyla kızına da farklı davranır. Kızı, istediği gibi bir evlat olarak, ona bakarak kadının emeklerinin karşılığını vermiştir. “…hayırlı bir evlattır çünkü, bırakıp gitmemiştir beni gerillaya, emekli aylığımı almak, bina vergisi vermek, emlak beyannamesi vermek için ben yürüyemediğimden…” Ama oğlu tam bir isyankârdır, annesinin iyiliklerini hak etmiyordur. Annesi oğlunun istediği “pırlant”ı ona vermediği gibi, emeklerinin karşılığının para bazında hesabını da yapar. Oğlununsa, kadının aktardığı kadarıyla, ikiyüzlülüğe karşı tavır takındığını anlarız. “Utanıp saklanmak da kötülüğü hoş görmek olur, derdi, biz birbirimizin her şeyini biliriz, aramızda gizli saklı yoktur, derdi.

Kadın, oğlunu bu kadar kötülese de yer yer ona toz konduramadığı da olur. “Oğlum bir bebekken yakalamış mıdır beni taaaa, demiş midir annem bir tuvalete dokunur gibi dokunmuyor bu kara umacı şeye, böylece bir delik daha oyulmuş mudur çakılında kuşkunun ve kızgın güneşin kurutarak yok ettiği binlerce böceği barındırmış mıdır yüreğinde benden habersiz?” “Kancık değiliz biz, derdi, dönek değiliz, derdi, kaytaklık yoktur bizim kitabımızda… Yiğit oğlumdu benim. Pusu kurmadı, ırza geçmedi, arkamdan vurmadı, ele vermedi ailesini, beni konuşmadı, tam bir asker oğluydu o, tek başına erkekçe çarpışarak vuruldu.“…kanıma dokundu bir an, ayol bu halk kim oluyor da oğlumu linç etmeye kalkıyor böyle.” (Önceden kendini soylu bir aileden geldiğine inandırdığından bahsetmiştik. Burada da kendini halktan ayırarak farklı bir konuma yerleştirdiğini görüyoruz.) Bu karakter de Bacon'ın birinci ayrımına yaklaşır.

Leylâ Erbil4. Eski Sevgili

Sonuncu ve en uzun öykü “Eski Sevgili”deki Nigâr, Bacon'ın üçüncü ayrımına en yakın duran karakterdir. Başlarda o da geçmişin, ailenin, toplumun bağlarından tam manasıyla kopamamıştır ama en azından farklı bir yaşam isteği vardır içinde (ki öykünün sonlarına doğru, farkındalığı da getirir bu.) Nigâr da, dine ve topluma göre yaşayan bir annenin etkisi altında kalmıştır. “Ne yaparsa yapsın, birileri sürekli onu gözetliyormuşçasına denetlerdi kendini. Bu yüzden her yaptığını kitabına uydurur ya da başkalarına anlatamayacağı şeyleri yapmazdı. Bebekken annesi, 'Allah baba görür' diye korkuturdu, giderek 'Baban görürse kızar' demeye başladı, sonunda da 'Konu komşu ne der sonra' demekteydi.” Kendini başkalarına karşı “aklama” ihtiyacı da duyar, daha doğrusu böyle yapmak zorunda hisseder. “Temiz bir kadın olmama karşın meyhane meyhane gezip içmekteyim. İçmekteyim ki alkolik de değilim üstelik. Bu da bambaşka bir renk katmakta çekiciliğime.” Oysa annesi yıllar önce kızına yaptığı açıklamayla, talkımı verip salkımı yutmadığını sezdirir okuyucuya. “'Böyle kızım, idare edeceksin, yoksa barındırırlar mıydı genç, güzel bir dulu aralarında bu cadılar. Hoş, bilmezler ki rahmetlinin eline su dökemezdi kocaları!'

Nigâr ayrıca, kapitalizmin buyruklarına yenik düşüp bankacı olarak hayatını kazanırken solcu arkadaşlarının çoğunu kaybetmiştir. Düşünceleriyle davranışları arasındaki bu ikilik, içini kemirir yıllarca. “Ben kır gerillasını tercih ederim her vakit ama fark etmez, yeter ki kurtarsınlardı beni bankadan, ses etmez, ayak bağı olmazdım onlara. Saymadılar, beğenmediler beni…” Ama ikiyüzlülük onun da yakasını bırakmaz. Banka soyulsun isterken, işinden tiksindiğini belirtirken birikimlerini nasıl artıracağının hesabını yapar. “İşinden de tiksiniyordu. Yıllar yılı bağrında taşıdığı sınıf kininin sadece bir müdürünün ayağını kaydırmağa yaramasını küçümsüyordu, ama olsun gene de büyük bir şanstı bu, burnu bile kanamamıştı devrimci olurken…

Onu altına yatırım konusunda ikna eden Huriye'yi, bir yandan en iyi arkadaşı ilan ederken diğer yandan da altının düşüşüyle birikimlerinin azalmasından sorumlu tutar. “Ah şu altınlar, ah! Huriye girdi kanıma, almazdım yoksa…” Her halükârda, bir şeylerin yolunda gitmediğinin farkındadır. “Asıl kötülüklerin nasıl örtbas edildiğini öğrendi, tarihin yanlış öğretildiğini, işbirlikçileri, rezil işadamlarını, onların seçtirdiği politikacıları, beyin yıkayan mekanizmayı seçti.

a. Kadın erkek ilişkilerine bakış

Nigâr kadın erkek ilişkilerinde, savunduğu eşitlikçi tavrın arkasında durmaz. Yüzüne karşı onu dost bildiğini söylediği arkadaşı Suret'le ilişkiyi içinden geçirir aslında. “Dost biliyorum seni, yanı sıra gelecek duyguları başından yasakladım kendime. Bu da benim 'asıl olana' tutkum işte!” (Burada “asıl” ve “suret” kelimeleri arasındaki anlam oyunu da dikkat çekici.) Suret'i en iyi dostu olarak tanımlarken yer yer ona da tavır alır düşüncelerinde. “Bir yücelme duygusu bile tattıramazsın bana sen, sanmıyorum… Salih'le bile yatmamışım da sen kim oluyorsun? Peki ama nasıl yatmıştım o Parisli mikropla?” Parisli mikrop dediği, tek gecelik aşk yaşadığı Talip'tir, yani hoşlandığı veya âşık olduğu adamlarla yatmayacağını söylerken kendi çelişkisi aklına gelir. Tek gecelik ilişkisinin nasıl gerçekleştiğini anlamamış gibi yapar, Talip'i kötüleme yoluna gider ama aslında deneyim hoşuna gitmiştir. “Sanki hiç istemediydi beni, çirkin, yerden bitme bir şeydi, çok güzeldi her şey, o da çok güzeldi, erkekti...” Bunu kabullenmesi mümkün olmaz. Yine de sevişme meselesi, toplumun bu konudaki tutarsız tavrı kafasını kurcalar. “İnsan yaşamında temel bir kategori mi bu? 'Yaparsın geçer gider' demişlerdi ona. Öyle miydi? Bu denli olağana, basite indirgemiş miydi toplum sevişmeyi? … Yabana atılır, önemsiz bir şey gibi göstermenin bir aldatmaca olduğunu her an seziyordu Nigâr.

Suret evlidir, Nigâr'sa metresliğe karşıdır. “Dedikodu başlar, 'metres' derler. İşte buna dayanamam.” Buna rağmen evli ve çocuklu eski aşkı Salih'ten yeşil ışık görünce metresliğe karşı tutumunu yumuşatır. “Metres de olmuyordu, evliliğe duyduğu saygıdan değil, elinden gelmediği için. Ama sevmeyi istiyordu. Kendini kandırmadan, karşısındakini de kandırmadan sevmek.” Bu konuda yine de karara varamaz ve şüpheleri sürer. “Bu düzende aşk olursa işte bizimki gibi olur, dedi, buz gibi aşk işte, sahtekârlık diyemez kimse artık buna… Ama bu 'aşk' mı diye kuşkuyla yakaladı kendini. Duyguları, tepkileri kendinden gizli onu buralara itmiş de annesinin ördüğüne benzer bir yazgıyı o da Salih'e mi örmekteydi? Bu da mı aşk değildi? Peki Salih? O da bir başka yazgıyı, 'metres' olma yazgısını hazırlamıyor muydu Nigâr'a?

Nigâr'ın geçmişten getirdiği suçluluk duygusu, kendini suçlama olarak su yüzeyine çıkarır. Bundan en başta kendisi, sonra Salih payını alır. “O mankafa da vaktiyle kendisine âşık olduğumu anlayıp bırakmasaydı ya beni, düşseydi ya peşime.” Ne var ki, o sıralar yaşamı karmakarışık, geleceği belirsiz olan Salih, Nigâr'dan bir onay beklemiş ama hapisteyken olumsuz karşılık almıştır. Salih'i suçlayan Nigâr'ın, o evlenip çocuk sahibi olmadan önce Bülent'le (sadece fiziksel bir aşkla) dünya evine girip iki ayda da boşandığı ortaya çıkar. Bir ara Salih'e eşinden telefon gelir. Salih'in telefonda hiçbir şey olmamış gibi konuşması Nigâr'da soğuk duş etkisi yaratır ve sorgulamanın yollarını açar. “Nasıl anlatmıştır karısına beni? Bir erkek sevdiği kadını nasıl anlatabilirdi karısına ikiyüzlülük etmeden? O yüceltici sözleri aktarabilir miydi aynen?” Sorgulama başlayınca Nigâr'ın kendine karşı “ikiyüzlülüğü” de belirir. Bir yandan Salih'i çok sevmek, onunla eski günlerde yaşayamadığı efsanevi bir aşk yaşamak isterken diğer yandan onun samimiyetine inanmakta zorluk çeker. “Hoşuna gidiyordu sözleri, ama kendini kaptırmaktan, kandırılmaktan ürperiyordu… o kadar zekisin ki! dedi…. Ne kadar da kurnaz, diye tarttı için için, insanları severek, yücelterek alıyor avcunun içine.” Salih'i hayatından çıkarmayı düşünür ama kitaptaki diğer karakterler gibi, kendinde bunu eyleme dökecek gücü, cesareti, güveni bulamaz. “Nigâr'ın kulağına Salih'in telefondaki sesi girdi: 'Sevgilim benim, sevgilim benim!' Salih'i silkerek kalkmayı, 'sen de mi kandırmaktasın kendini ve çevrendekileri' diye hesap sormayı geçirdi içinden. Yapamadı, onu itecek gücü kalmamıştı, anladı.

b. Anne figürü

Nigâr'ın sorununun başlangıcını anne figürü olarak alabiliriz. Kendisi, daha önce bahsi geçtiği üzere, kızının zihnini küçük yaştan itibaren “başkalarının” korkusuyla doldurur. Nigâr'ın bunların ne kadarını fark edip ne kadarını etmediğini birinci tekil anlatıcı ve üçüncü tekil anlatıcı geçişlerinden kavrayabiliriz. Üçüncü tekil anlatıma örnek: “Ne var ki, birbirleriyle iyi anlaşan ana kızın arasına, paşalarla birlikte politik görüş ayrılıkları da girdi. Gene de iki taraf elinden geldiğince karşısındakine hak tanır, tartışmayı uzatmazdı… Önceleri karşı koyup düzeltmeye uğraştığı bu görüşleri, Nigâr sonunda susup dinlemeye koyuldu.” Birinci tekil anlatıma örnek: “Eh nasıl tutulur tarihe aykırı bir politika korkutmaksızın? Tarih mi yener zoru bakalım, zor mu tarihi?.. Yoksa bir başka nedeni mi var öç almamamın?” İlk örnekte Nigâr annesiyle fikir ayrılığı yaşasa da ona karşı çıkmayı bırakır ve belki kendi bile bunun farkında değildir. İkinci örnekteyse Nigar soru sormaya başlamıştır. Bir korkunun, bir baskının onu susturduğunu seziyordur adeta.

Öykünün sonuna doğru Nigâr'ın annesine (ve akabinde topuma) dair bu sezgisi, keskin bir kavrayışa dönüşür. “Nigâr birden, 'haberinde olmadan' sevilmek isteyişinin, yaşayışı içinde hep bunu aradığının nedenini seçti. Suçtan kaçıyordu. Toplumun yasağına uyuyordu böylece. Ayıp olana kendisi değil, bir başkası onun haberi olmadan sıvanmalıydı ki, o her vakit toplumun koyduğu kurallara uyan temiz bir yurttaş, namuslu bir kadın olarak kalabilsin!” (Diyanet İşleri Başkanlığının “nikâhsız beraberlik aşağılık zina sayılır” açıklaması, Leylâ Erbil'in 1973-76 yıllarında yazdığı zihniyetin 2010 yılında hâlâ değişmediğini gösteriyor.)(5) Ve en nihayet sorununun kaynağına inmeyi başarır. “Nigâr annesinin yeni bir yanını açıkça gördü. Ayrımına varmadan insanın, çocuğun içine düşürüldüğü aile bağlarını, o ince, kıvrak, uzun ve yumuşacık kaygan kolları boynunda duydu… Ailenin durmadan örüp dokuduğu ağı yırtıp geçmekte ne denli geç kaldığını için titreyerek görüyordu.” “Vaktiyle karşı koyamadığı nedenlerle sevmesi yasaklanmış biriydi Salih, bu toplum onları dipdiriyken el ele verip yürümelerinden, sevişmelerinden, yapacaklarından alıkoymamış mıydı?

Leylâ ErbilÜçüncü tekil anlatımdan dolayı annenin gerçek yüzünü Nigâr'dan önce görsek de, Salih'ten rahatsızlık duyan anne, iç dünyasını kendi de açığa vurur. Bu noktada, Levinas'ın dediği üzere, “çıplak yüz karşısındakini de soyar.” Yani, hoşumuza gitse de gitmese de, ikircikli durum bir süreliğine ortadan kalkar. (Annenin bunu ne kadar bilinçli yaptığı tartışmalıdır tabii.) “Hile ve desise! İşte dünyanın faziletleri! Hile ve desise olmasaydı bu vatan kurtulmazdı, çünkü düşmanlar bizim kadar hilekârdı. Size son sözümü söylüyorum şimdi iyi dinleyin: Hile bir dehadır, döneklik, kaypaklık bir dehadır, başarının sırrıdır dessaslık!” Bu sözleri biraz abartılı olsa da sarf eden ve Bacon'ın ikinci ayrımına yaklaşan anne, kızının ve “ideolojik” bir tip olduğu için hazzetmediği Salih'in arkasından konuşmakta da sakınca görmez dolayısıyla. “Yatıyorlar mı acaba? … 'Rasim Bey, Rasim Bey, başını kaldır da gör, kızın ne hallerde!'” “Gitsin bakalım gitsin, gittiği gibi geri dönmüyor mu, görüşürüz. Kuş beyinli musibet ne olacak!” “İçin için 'Gidişi olsun da gelişi olmasın inşallah' diye dua etti. Kendini sokak gibi orta yerinden yarılmış, kanar duyuyordu.” Gerçi, bir ara kızına karşı sevgisi ya da daha doğrusu, onu kendi istediği gibi yetiştirmenin hoşnutluğu ağır basar. “Gene de çok şükür, iyi yetiştirmişti kızını, anasını bırakıp gitmezdi Nigâr. Aile terbiyesi bambaşkaydı ne de olsa.” Böylece tam kesin yargıya varmak üzere olduğumuz anne de diğer karakterler gibi içinde bir “ikiyüzlülük” taşıdığını gösterir bize.

Sonuç

Bacon, başta alıntılanan üçlü ayrımının bulunduğu denemesini üç yarar ve üç zararla kapatır:

Yapmacıkla ikiyüzlülüğün sağlayacağı büyük yararlar üçtür: birincisi, insan bunlarla karşıtlarını uyutabilir sonra da baskın yapabilir, çünkü bir insanın niyetlerini uluorta yayması bütün düşmanlarına tehlike işareti vermesi demektir. İkincisi, insana benliğini koruyabilmesi için bir çekilme payı bırakmasıdır, çünkü niyetini uluorta söyleyen adam ya dediği işi başarmak ya da yenilmek zorundadır. Üçüncüsü, başka birinin içini daha iyi anlayabilmemizdir, çünkü açık yürekli bir kimseye hiç karşı koyan olmaz, tersine onu özgürce alabildiğine konuşturur, sözle eleştireceklerine kafaları içinde gizli gizli kıyasıya eleştirirler. Bu konuda İspanyolcada iğneli bir atasözü vardır: “Bir yalan söyle bir gerçek bul. Bu yararları dengeleyecek üç de zarar vardır: birincisi yapmacıkla ikiyüzlülüğün her zaman, atılan okların hedefi bulmasını engelleyecek bir korkuyu da birlikte getirmeleridir, ikincisi, işbirliği için yaklaşan birçok kimsenin kafası karışır, bocalar, ne yapacaklarını şaşırırlar, böylece ikiyüzlülüğü huy edinmiş kimse hemen hemen tek başına yol almak zorunda kalır. En büyük zarar olan üçüncüsü de, bu davranışların, insanı, eylemin en önemli araçları sayabileceğimiz güven ile inançtan yoksun bırakmasıdır.(6)

İlk yararda, eleştirmen Tacettin'i anabiliriz. Gerçi o, rakibine nasıl biri olduğunu gösterir ama başka insanlar onu saygıdeğer bir eleştirmen ve sosyalist addetmeyi sürdürür. İkinci yararsa Nigâr'ın durumuna atfedilebilir. Nigâr, niyetini uluorta söyleyecek kadar güçlü hissetmez kendini, başaracağına inanmaz, üstünde çok fazla baskı hisseder, o yüzden benliğini tamamen kaybetmemek için kapitalist düzene uygun bir iş edinir, annesinin düşüncelerine karşı çıkmıyormuş gibi yapar. Ama özünde karşı olduğu sınıf sisteminde, müdürünü ihbar ederek kendi çapında bir devrim gerçekleştirir. Salih'i hayatına kabul ederek bir bakıma annesinin “ideolojiklik” karşıtlığına da direnmiş olur. “Bunak” kadının oğluysa ikiyüzlülük etmeden karşılaşacağı sonuçları göze alır ve öz annesiyle “halk”ı karşısında bulur.

Sonuç olarak, karakterler o kadar korku dolu ve baskı altındadır ki at gözlüklerini çıkarıp atamazlar, genelde bir sorunları olduğunu fark edip bunun derinine inemezler. Aynı Montaigne'in dediği gibi: “Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendisinden.”(7) “İkiyüzlü” karakterlerin hepsi hayat mücadelesinde tek başınadır çünkü bu ikilikleri başka karakterlerle aralarına bir duvar örer. Onların bu muğlaklıkları, Bacon'ın değindiği üzere, karşı taraftakilerin de kafasını karıştırır ve onlarla ilişkilerini çıkmaza sokar. Bunu ister Tacettin gibi bilinçli yapıyor görünsün isterse de “Bunak”taki anne gibi farkında bile olmasın, kendilerini kendilerine hapsederler. Yine Montaigne'den bir alıntıyla, “Zincirlerimizi de götürürüz kendimizle birlikte; tam bir özgürlük değildir kavuştuğumuz; döner döner bakarız bırakıp gittiğimize; onunla dolu kalır düşlerimiz.”(8) Böyle bir yaşayışa alışmak da kaçınılmazdır. “Gözlerin alışkanlığıyla kafalar da her şeye alışır; her an görmekte olduğumuz şeylere şaşırmayız, nedenlerini aramayız onların,” der Çiçero. Zaman zaman, Nigâr'ın Salih'e yapmak istediği gibi, karakterleri silkeleyip kendilerine getirmek isteriz ancak bizi de bir ikilem bekler. En başa dönersek: İkiyüzlülüğü yozlaşma mı ya da insan doğasının kaçınılmaz bir sonucu mu sayacağız? Yozlaşma sayarsak, aile ve toplumun baskılarından tümüyle bireyi sorumlu tutarak haksızlık etmiş olmaz mıyız? “Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi oradan buradan alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: kendimizden çok başkasından faydalanmaya zorlamışlar bizi.”(9) Bambaşka bir tartışma konusu bu. Fakat Eski Sevgili'deki öykülerin, okuru iki yönlü bir değerlendirmeye teşvik ettiğini söylemekle yetinebiliriz.
~~~

Notlar:
(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kiy%C3%BCzl%C3%BCl%C3%BCk
(2) Eski Sevgili, Leylâ Erbil, Kanat Yayınları, 2007.
(3) http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/09/yapmacik-ile-ikiyzllk-stne.html
(4) Kitabın, Godot'yu Beklerken havası ve isim benzerliği taşıyan ikinci öyküsü Clinton Gudson'da ikiyüzlülük unsurları ağır basmadığından bahsedilmedi.
(5) http://www.haberturk.com/medya/haber/563786-nikahsiz-beraberlik-asagilik-zina-sayilir
(6) http://dusundurensozler.blogspot.com/2008/09/yapmacik-ile-ikiyzllk-stne.html
(7) Denemeler, Montaigne, çev. Sabahattin Eyüboğlu, İş Kültür Yayınları, 2008, s. 33.
(8) a.g.y., s. 33.
(9) a.g.y. s. 144.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 03/12/2010

tugce@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics