MaviMelek
"Çileci bir insanın giydiği kıl gömlek onun karnını nasıl kaşıyorsa, ben de çalışmamı öyle çılgınca, sapıkça seviyorum." - Gustave Flaubert

[Deneme]"Emma Bovary" | Hüsen Portakal

Gustave Flaubert

"İMGE BENİM İÇİN ŞEYLERİN NESNEL GERÇEKLİĞİ KADAR GERÇEK"

"… Ben, yazmak için ne kadar güçlük çekiyorsam,
cesaretim de o kadar artıyor.
" - Flaubert

1856 yılında Fransa'da Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı romanı, bundan on yıl sonra da Rusya'da Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı romanı yayınlanır.(1) Bu iki romanı karşılaştırmak için şöyle bir benzetme yapalım. Diyelim ki başka bir gezegende de canlılar yaşıyor ve dünyadaki insanların nasıl birer canlı olduğunu merak ediyor; kendilerine bir insan örneğinin ya da bu insanın sadece bir imgesinin gönderilmesini istiyorlar. Önümüzde iki örnek bulunabilir; birisi iri yapılı, esmer, kıvırcık saçlı bir erkek; öteki, ufak yapılı, düz saçlı sarışın, mavi ya da yeşil gözlü genç bir kız. Acaba bunlardan hangisi insanı temsil edebilir?

Yukarıda sözünü ettiğimiz iki roman, bu romanların kahramanları Emma Bovary ve Raskolnikov birbirinden o kadar ayrıdır ki, bunların ikisi de tek başına bir insan örneğini oluşturamaz. Bununla birlikte, her iki romanın da, ortaya çıktığı topluma uygun düştüğünü, o toplumun insanlarını anlattığını düşünürüz. Her ikisi de gerçekçi roman mıdır? Eğer kişiler ve anlatılan olaylar, o ortama uygun düşüyorsa, evet bunlar gerçekçi romanlardır. Yanı sıra “gerçekçi mi?” sorusu bizce tartışma götürür; çünkü bizim gerçekçi dediğimiz ve ortamı betimleyen, insanı duygularından soyutlayıp sadece dış dünya ilişkileriyle anlatan bir romandan daha tatsız, daha can sıkıcı ne olabilir?

Raskolnikov'u aşk ilişkileri içinde hiç görmeyiz; o sahneye soldan girer, bir suç işler, tüm yaşamı biter. Çok basit gibi görünen bir olayda, insanlığın temel değerleri sorgulanır. Madame Bovary'deyse genç kızlıktan kadınlığa geçişi, kadının duygusal evrimini, bu evrim sonunda tükenişini görürüz. Eğer Raskolnikov, insanların temel değerlerini sorgulamasaydı, ne cinayet işlerdi, ne de Sibirya'ya gönderilirdi. Emma da, eğer doktor bir kocanın kendisine sağladığı rahat bir yaşamla yetinseydi, dünyaya açılmak için güdüleri onu zorlamasaydı, kendi canına kıymayacaktı. Bir yanda sürekli çalışan, hastalarıyla uğraşan, ama hiç evrimleşmeyen doktor bir koca; öte yanda çalışmayan, kendi köşesinde rahatça yaşayan, ama yeni zevkler, yeni aşklar peşinde koşan bir kadın, Emma.

Madame Bovary | Gustave Flaubert“Madame Bovary, benim.”

İlk görünüşte Emma'nın yaşamı çok sade. Bununla birlikte, eğer onun yaşamını yakından izleyecek olursak, bu duyarlı kadının yaşamının neden bir tragedya'ya dönüştüğünü anlarız. Emma kendi yaşamının tragedya'ya dönüştüğünü anlar: yaşamı gelmiş bir yerde durmuştur; bu dünyayı, bu insanları, bu güvenilmez insanları bırakıp gitmekten başka yol yoktur. Eğer yaşam bir değerse, yaşamın yok olması da elbette bir tragedya'dır.

Gerçek Madame Bovary'nin kim olduğunu yazarına soruyorlar; o da “Madame Bovary, benim!” yanıtını veriyor. Bunun anlamı, bu kadın tipini yaratan benim, o benim ürünümdür; onda benden başka bir şey bulamazsınız demektir. Yoksa Flaubert ile Emma arasında duygu olarak, cinsel güdü olarak bir ortak yan bulunmaz. Biri ne kadar erkekse, öteki de o kadar kadındır. Ayrıca bir tek Gustav Flaubert'e karşılık her çağda, her yerde Emmalar yaşar; Emma Bovary yalnız bir roman kahramanı olarak kalmaz, evrensel bir kişi olur; Flaubert'in büyük bir yazar olmasının nedeni buradan kaynaklanır. Bir kadının, bir aşk kadınının neler duyabileceğini anlamak, kendini onun yerine koyarak anlatmak yazarı büyük yazar yapan etkendir. Biz Madame Bovary'yi okurken, onunla birlikte yaşar, onla duygu birliği içinde oluruz. O ne yaparsa yapsın, evli bir kadın olarak kaç sevgilisi olursa olsun, bizim için suçsuz bir kadındır.

Katolik dünyada Emma'ya iyi gözle bakılmaz; oysa Meryem, Emma kadar bile değildir, kocası bilinmez, özgür bir kadın olarak İsa'yı dünyaya getirir. Kimse Meryem'i cezalandırmaz. Çünkü Meryem'in gerçeği din masalıyla örtülür. İsa ise yeni bir din yaydığı, diğer dinden olan insanlara kötü gözle baktığı, insanlar arasında ayrım yaptığı için öldürülür. Gerçek Madame Bovary, evlilik dışı ilişkiler kurduğu için bir ceza görmez; ona yakınlık gösterenler, gerçekte onu ciddiye almazlar, onu cinsel bir nesne yerine koyarlar. Zor duruma düştüğünde yanında olmazlar. Onu öldüren, insanların bencilliği ve ikiyüzlülüğüdür. Küçük burjuva ahlakıdır.

Madam Bovary'nin bize gerçeklik duygusu vermesinin en önemli nedeni, onun yaşadığı dünyanın ince ayrıntılarına kadar anlatılmasıdır. Flaubert anlattığı dünyayı çok iyi tanır; üzerinde çok düşünür; hiçbir şeyi gözden kaçırmak istemez. Buna karşılık, Emma çevresine, insanlara, özellikle de doğaya duyarlıdır. Romantizmin en güzel yanı, bizim zaten gerçekliğini denemekten acı duyduğumuz dünyayı kendi duygularımızla algılamamızdır.

“Çevrelerinde yumuşak bir gece yayılmıştı; yaprakları gölgenin örtüsü örtmüştü. Gözlerini yarı kapatmış olan Emma, serince esen rüzgârı derinden içine çekiyordu. Kendi düşlerine iyice kapılmışlar, konuşmuyorlardı. Eski günlerin sevgisi, yavaşça ama bol bol ve sessizce akan bir ırmak gibi yüreklerine akıyor, yaseminlerin kokusunu onlara taşıyor, otlar üzerine uzanan hareketsiz söğüt gibi sınırları belli olmayan gölgeleri ve hüzünleri onlara yansıtıyordu. Gece ortaya çıkan kimi kirpiler ve gelincikler avlanıyor, ağaç yapraklarını yerinden oynatıyor, ya da tek başına düşen olgun bir şeftalinin sesi duyuluyordu.”

Gustave FlaubertEmma'yı daha iyi tanıma fırsatımız olacak, ama biraz da Flaubert'in bu kitabı nasıl yazdığına bakalım. Öyle anlaşılıyor ki Dosteyevski Suç ve Ceza'yı bir sekreter aracılığıyla iki üç ay gibi bir süre içinde yazıyor. Marquis de Sade da Erdem'in Mutsuzlukları'nı on beş günde yazıyor. Oysa Madame Bovary'nın yazılışı beş yıl gibi uzun bir süreyi alıyor.

“Beni gördüğünden beri tam yirmi beş sayfa yazdım (altı haftada yirmi beş sayfa), sayfaları çevirmek zordu, yarın bunları Bouilhet'ye okuyacağım. Bana gelince, yazılar üzerinde o kadar çalıştım, değiştirdim, işledim ki, şimdilik onda ateşten başka bir şey görmüyorum. Yine de ayakta kalacaklarına inanıyorum. Bana kendi cesaretsizliğinden söz ediyorsun: Bir de benimkini görsen! Kimi kez yorgunluktan kollarımın niçin bedenimden ayrılmadığını, kafamın niçin kaynar hale gelmediğini bilmiyorum. Tüm dış sevinçlerden uzak sert bir yaşam sürüyorum ve kimi kez güçsüzlükten ağlayan sürekli bir kızgınlıktan başka hiçbir dayanağım bulunmuyor; yalnız bu sürekli oluyor. Çileci bir insanın giydiği kıl gömlek onun karnını nasıl kaşıyorsa, ben de çalışmamı öyle çılgınca, sapıkça seviyorum.
Kimi kez kendimi boş bulduğumda, anlatım beni reddettiğinde ve uzun sayfaları karaladıktan sonra, bir tek sayfa yazmadığımı anlıyorum, divanın üzerine düşüyorum, kendi iç sıkıntımın bataklığında sersemce kalıyorum. Kendime diş biliyor ve beni soluk soluğa bir hayal peşinde koşturan bu gurur çılgınlığını suçluyorum. On beş dakika sonra her şey değişiyor, yüreğim sevinçten çırpıyor.”
(2)

Stil kaygısı Flaubert'de gerçek bir saplantıya dönüşür

Yazarların boş sayfa korkusu! Bir yazar çok güzel şeyler söylemek ister, ama tüm bu düşünceleri kompozisyon halinde yazıya dökmek özel bir yetenek gerektirir. Tolstoy da Savaş ve Barış'ı beş kez düzeltir, yeniden yazar. Bir yazar kitabını bitirir, bir kenara bırakır, sonra okuyucu gözüyle okur, beğenirse, “tamam” der, yoksa ya yeniden yazar ya da vazgeçer. Yazarı, genelde yaratıcı insanları sıradan insandan ayıran, onun sui generis (kendine özgü) bir insan olmasıdır. Flaubert'de stil kaygısı, konudan daha öndedir. Kafasını hep sözcükleri nasıl seçeceğine, nasıl sıralayacağına takar. Bu kaygıyı bakınız A. Albalat nasıl aktarıyor:
“Flaubert çalışmayı insanlaştırdı. Hiçbir yazar, stil zevki için bu kadar uzun süre işkence çekmedi. O edebiyatın İsa'sıdır. Yirmi yıl boyunca sözcüklere karşı mücadele etti, tümceler önünde acı çekti. Kalem elindeyken yıldırım çarparak öldü. Onun durumu efsanevidir. Bu konuda her şey söylendi. Yetkinliğe susamışlığı, iç sıkıntısından gelen rahatsızlığı, yalnızca sanat kültüne adanmış bu varlığın görkemli birliği, birçok incelemenin konusu olduğu gibi, her zaman hayranlık ve acımanın eleştiri konusu da olacak. Tüm büyük yazarlar çalıştı. Bu yazar görev başında öldü… Stil çalışması, Flaubert'de gerçek bir hastalık oldu. Titiz olma çabası yüzünden sertliği çocukluğa dönüştü. En küçük bir ses uyumsuzluğu onu ürkütüyordu. Uyumlu olma tutkusuyla uyumsuzluğu yasaklıyor, düz yazının da dizeler gibi ritimli olmasını istiyordu. Özellikle basmakalıp, bayağı ve bilinen tüm anlatımlardan nefret ediyordu; örneğin 'yüzüne hüzün egemendi' gibi. Turgenyev ona şaşıyordu.”(3)

Yazarın kişiliği onun stilidir, diyebiliriz. Stil kaygısı, elbette daha iyi anlatım düşüncesinden kaynaklanır. On dokuzuncu yüzyıl, büyük yazarlar çağı oldu. Flaubert de stil kaygısıyla bu büyük yazarlar arasında yerini alır. Stil kaygısı Flaubert'de gerçek bir saplantıya dönüşür. Acaba nasıl daha iyi, daha güzel anlatırım; anlattıklarımla anlatım biçimim nasıl birbirine daha uygun düşer. Hiç kuşku yok, bir savaş sahnesiyle, genç bir kadının ölümünü benzer duygularla, benzer bir yazı stiliyle anlatamazsınız.
Pahalıya alınıyor, stil! Geçen gün yazdıklarıma yeniden başlıyorum. Dün iki üç anlatıyı Bouilhet yargıladı, başarısız, o haklı. Nerdeyse tüm tümcelerimi silmeliyim.(4)
Flaubert bu stil kaygısından çok çeker; onu zorlayan yazmak değil, yazının stilidir:
“Benim Comices'lerimin arka görüntüsü yeniden yazılacak, diğer bir deyişle, sadece yarısını yazdığım aşk diyalogları… Bu kitap beni o kadar altüst ediyor ki, kimi kez bedenen hasta düşüyorum. Böyle bir konuyu ele almak ne yanlış bir düşünce. Ah, Sanat'ın boğucu sıkıntılarını kabul edeceğim.”

Elbette iyi yazar olmak, çok önemli konuları anlatmak değil, yeri geldiğinde önemsiz konuları bile iyi anlatmaktır. Flaubert kırsal kesimde rahat bir yaşam süren bir kadının gönül serüvenlerini anlatmak yerine, toplumların yaşamında çok daha önemli rol oynayan Fransız Devrimi'ni ya da Napolyon'un savaşlarını anlatabilirdi. Ama onun aklı başka yerdeydi. Onun iyi stil aracılığıyla ancak biz sıradan bir insan olan Emma'nın yaşamının, bir bireyin yaşamının nasıl temel bir değer olduğunu anlarız. Emma sessizce ölürken, biz de sessizce gözyaşı dökeriz. Çünkü genelde sürü güdüsüyle yaşayan insanlar ne kendilerini anlamaya çalışırlar, ne başka insanları. Onların ya rahat, kazasız belasız yaşama sorunu vardır ya da kendilerini beğendirme. Sıradan insanın kendini içinde yaşadığı topluma, tanrı ya da tanrılara beğendirme sorunu olabilir.
Batı dünyasında özellikle tragedyadan sonra Platon gibi filozoflarla yazarlık bir meslek oldu. Bununla birlikte, büyük yazarların başına Homeros'u koymak, bizce doğru bir seçim olur. Avrupalı yazarların işte böyle zengin bir yazılı kültür geçmişi vardır. Julius Caesar bile iyi bir okurdu, çok sağlam bir yazı stiline sahipti. Genelde insanlar, özellikle de yöneticiler toplum içindeki alışkanlıklara, belli davranış ölçülerine, geleneklere önem verir; yazılı kültür ve düşünce tarihini pek önemsemezler. Bu nedenle olacak, bu gibi toplumlarda yetkin yazarlar yetişmiyor.

Gustave Flaubertİmge ve Gerçek

Bir an için gerçekçi denilen yazarların diliyle konuşacak olursak, yazarın yarattığı imge, gerçeğe uygun düşmelidir diyebiliriz. Filozof Taine,(5) Flaubert'in çağdaşıdır ve ona birtakım sorular sorar. Çünkü yazar olmayı göze almak, yargılamak kadar Sokrates gibi halk mahkemesinde yargılanmayı da kabul etmektir.

“Soru: Bir kişiyi tüm ayrıntılarıyla, örneğin Emma'nın boyunu ve yüzünü gözlerinizin önüne getirdiğiniz zaman, düş gücünüzün şiddetini gerçek nesneyle karıştırdığınız oluyor mu?
Yanıt: Evet, her zaman. İmge benim için şeylerin nesnel gerçekliği kadar gerçek. Gerçekliğin bana verdiği, kısa bir süre sonra benim ona verdiğim güzelleşmeden ya da değişikliklerden artık ayrılmıyor.”

Evet, tüm sorun şurada; gerçek bir nesneyi alıp edebiyatta bir imge olarak kullanmak, gerçek bir kişiyi alıp bir roman kahramanı yapmak ya da imgesel olarak tasarladığımız bir nesneyi gerçek bir nesne gibi, düşsel bir kişiyi gerçekten yaşayan –ya da yaşamış– bir kişi diye anlatmak. Ne olursa olsun, bir sanat yapıtının yaşamı doğru anlatması için, imge ile gerçek nesne arasında –özdeşlik olmasa bile– bir yakınlık, bir benzerlik olmalıdır. Buna karşılık ben yazar olarak gerçek bir nesneyi, gerçek olayları ne yapsam tümüyle algılayamam, algıladığımla anlattığım hiçbir zaman özdeş olamaz; benim anlattığımla okuyucunun anladığı aynı şey olmayacağı gibi, benim yazar olarak algıladığımla, okuyucunun algıladığı da aynı olmaz, ama benim yazar olarak görevim aradaki açıklığı azaltmaktır. İşte gerçekçilik sorununun özünde bunlar yatar.

Emma Bovary roman okudukça, içinde yaşadığı gerçek dünyadan uzaklaşır; okumak onu daha duyarlı bir kadın yapar, ama sorunlarını da artırır. İyi bir sanatçının gerçeği, nasıl yüzeysel ve sıradan dünyadan ayrı ise, iyi bir okuyucunun gerçeği algılaması da, şu bayağı ve sürü güdüsüyle yaşayan insanlardan ayrıdır. Emma sevgililerinin bencilliğini, içtensizliğini, bayağılığını görür ve kendi canına kıyar. Onun sevgi sunduğu insanlar, ona zehir armağan ederler. Bununla birlikte o öç almaya kalkışmaz; kendi yanılgısını kendi canıyla öder. Peki Emma kendi canına kıyınca, aynı toplumun insanı olan, böyle bir kitap yazdığı için suçlanan, yargıç önüne çıkan yazar Gustave Flaubert neden kendi canına kıymaz? Çünkü Emma'nın ölümü bir karşı çıkıştır; yazarın yaşamasıysa Emma'nın savunmasıdır, onun umutsuzluğunu umuda dönüştürmektir. Dinsel inançlardaki mitik yaratıcılar değil, gerçek yaratıcı olan sanatçılar artık yaşamadığı zaman, yaşamdan umudu kesmek gerekir.

“Arseniği kendi ağzımda iyice tattım”

Bugün dünyada düne göre biraz daha özgürlük varsa, biz bunu Flaubert gibi yazarlara borçluyuz. Flaubert Emma'yı öldürmez, tersine o Emma'yı ölümsüz yapar, iki yüzyıl sonra bile onu tüm dünyada yaşatan yazar odur.

“Soru: Uzun süre ve çok güçlü bir şekilde gözlerinizin önünde tasarladığınız, bir sanrı gibi kafanızı taktığınız bir kişi ya da bir yer oldu mu? Bu kişi kendi kendine değişerek görüntü alanı üzerinde bir leke oluşturdu mu?
Flaubert: Düşsel kişiler beni deli ediyor, peşime düşüyor ya da daha doğrusu ben onların bedeninin içindeyim.
Madame Bovary'nin zehirlenmesini yazdığım zaman, arseniği kendi ağzımda iyice tattım; kendimi öyle zehirledim ki, peş peşe karnım ağrıdı –gerçek iki mide rahatsızlığı geçirdim, çünkü yediklerimi çıkardım.”
(6)

Flaubert, işi natüralizme kadar götürür. Doğada nasılsa, anlatılan da öyle olmalıdır. Bununla birlikte zehrin acısı her ikisi için aynı olmaz. Madame Bovary acının son aşamasındadır artık. Bu zehir acısı onun için son acı olacak, böylece diğer tüm acılardan kurtulacaktır. Geriye dönüşü olmayan bir acıdır bu. Bir sondur. Oysa yazarın denemesi, sınırlı bir acıyla kalır; geri çekmek üzere ölüme ayağını atar. Ölümle karşılaşır, ama onunla gitmez.

Peki, neden Aphrodite son anda Emma'nın yardımına gelmemiştir? Çünkü Emma bir mitologya kişisi değildir; gerçek bir kişidir. Belki de bu tanrıça Emma'yı kurtarmak istemiştir; insanları değil de evliliği korumayı üzerine alan Hera ona engel olmuştur. Emma gidince geride kalanlar ona mı ağladılar, kendi hallerine mi? Ne önemi var? Emma aşk tanrıçasının koruyuculuğu olmadan bir aşk kadını olmuş, onu kendi yalnızlığı öldürmüştür.

Madame Bovary | Gustave FlaubertMadame Bovary

Kitapta daha sonra Emma'nın kocası olacak Charles Bovary'i tanırız. On beş yaşına değin kırsal kesimde yetişen Charles, bu yaştan sonra okula geldiğinde sınıf arkadaşları tarafından gülünç bir öğrenci, kaba bir köylü gibi karşılanır. Toplumlar ve bir toplum içindeki sınıflar genelde bir model insan yetiştirir; yabancılar, o ortamın benzeri olmayan bireyler olarak yadırganır ya da kuşku uyandırır. O dönemde Fransa'da öğrenciler şapka takar; bu şapkalar tek model değildir. Önce Charles'ın şapkası diğer öğrencilere biraz tuhaf gelir.

“Sınıfa girerken şapkalarımızı yere atmak adetti. Böylece daha sonra ellerimiz serbest kalırdı. Henüz eşikteyken, şapkalarımızı duvara çarptırarak sıraların altına atmak, yerin bir sürü tozunu kaldırmak gerekirdi; böyle yapılırdı.
Yeni gelen öğrenci ya bu hareketimize dikkat etmemiş ya da buna uymayı göze alamamış olacak ki, dua bittiği halde yeni şapkasını hâlâ dizlerinin üzerinde tutuyordu. (…)
– Ayağa kalkınız, dedi öğretmen.
O ayağa kalktı, şapkası yere düştü. Tüm sınıf gülmeye başladı.
Şapkasını almak için eğildi. Yanındaki öğrenci bir dirsek vuruşuyla yere düşürdü. O bir kez daha şapkasını aldı.
– Şapkanı bıraksana, dedi anlayışlı bir adam olan öğretmen.
Sınıftaki gürültülü gülüşme zavallı çocuğun sıkılmasına yol açtı; öyle ki, şapkasını yere mi atacağını, elinde mi tutacağını, yoksa başının üzerine mi koyacağını bilmiyordu. Yerine oturdu, şapkasını dizlerinin üzerine koydu.
– Kalk, dedi öğretmen bir kez daha, bana adını söyle.
Yeni öğrenci adını anlaşılmaz şekilde kekeledi.
– Bir daha söyleyiniz!
Aynı anlaşılmaz heceler, sınıfta yükselen gürültüyle duyulmaz oldu.
– Daha yüksek sesle, daha yüksek sesle! diye bağırdı öğretmen.
Bunun üzerine yeni öğrenci cesaretini topladı, ağzını ölçüsüzce açtı, birine sesleniyor gibi tüm ses gücünü denedi: Charbovari.
(7)
Bu büyük bir gürültüye yol açtı, keskin seslerle crescendo olarak -artarak- yükseldi, (bağırıyorlar, havlıyorlar, tepiniyorlardı: Charbovari! Charbovari!) Sonra tek tek seslerle duyuldu, yavaş yavaş söndü, arada bir bu ya da şu sıradan iyi sönmemiş kestane fişeği patlaması gibi, gülüşmeler arasında boğuldu.”
(8)

Charles yeni sınıfında yadırganır, iyi karşılanmaz, gülünç duruma düşer. Onu küçümseyen yerli öğrenciler, böylece kendilerini daha üstün, daha ayrıcalıklı sanırlar. Çünkü Fransa sınıflı bir toplum olarak kaldıkça devrimiyle gelen “eşitlik, kardeşlik” tezlerinin yaşama geçmesi mümkün olmayacaktı. Genç Charles Bovary, günün birinde köy doktoru olacak kadar bir diplomaya kavuşur. Annesi ona kırk beş yaşında, gelir sahibi dul bir kadın bulur ve evlendirir. Kadın çirkindir, bir değnek gibi kuru ve ince, yüzü çiçek bozuğudur, ama taliplileri de yok değildir, anne Bovary hepsini ayıklamayı becerir. Usta entrikalar çevirmeyi beceren bir domuz kasabını bile papazın yardımı ile uzaklaştırır.

Madame BovaryÖlüme karşı yaşam duygularına bağlı kalmak

Bir gece yarısı kapısı çalınır. Birkaç kilometre ötede bir çiftlik sahibinin bacağı kırılmıştır. Kapıya gelen onu efendisinin evine çağırmaktadır. Doktor çağrılan eve gidince, evin kızının güzelliği onu çeker. Bu arada bir noter, doktorun eşinin güvenini kötüye kullanır, paralarını alıp kaçar; kadın bu olaydan sonra ölür. Böylece genç doktorla Emma evlenme olanağı bulur.
Emma rahatlık içinde büyümüştür. On üç yaşına geldiğinde babası onu kasabadaki manastıra sokar. Buranın havası bu genç kıza göre değildir. Güneş yüzü görmeyen, ellerinde haçlarıyla dolaşan rahibelere doğal olarak yakınlık duymaz… İster istemez oranın havasından sıkılır. Ayini izlemek yerine, kitabın kenarlarındaki mavi dinsel desenlere bakmayı yeğler. Manastırda, Hıristiyanlığın her alanındaki eğitimde olduğu gibi, bedenin canlılığını yitirmesi ve tensel istekleri öldürmek için oruç tutulur; insana zevk veren, neşelendiren, dünyaya, yaşama bağlayan eğitimden kaçınılır.

Gerçekte eski çağın stoacıları buna benzer bir görüşü geliştirdiler. Stoacılıkta doğaya yakın olmak, acıdan kaçmamak, yetingen olmak vardır ama buna karşılık çile çekmek yoktur. Oysa Hıristiyanlık, İsa'nın haça gerilmesi nedeniyle çileciliği, yoksulların, ezilenlerin dini olarak ortaya çıktığı için de stoa felsefesini benimsedi.

Emma günah çıkarmaya gittiğinde, orada uzun süre kalmak için küçük dinsel suçlar uydurur. Örneğin nişanlılık ve evlenme öyküleri, göksel aşk, ölünceye kadar evli kalmak gibi. Daha sonra Emma, din eğitiminden ne almışsa, onun tersi yönde bir yaşam sürecektir. Kırsal kesimde yaşayınca doğaya daha yakın olur. İçe kapalı, iç karartıcı bir manastırın havası, dünyaya, yaşamaya kötü gözle bakan din dersleri, doğaya daha yakın olan ve o yaşa kadar özgür büyüyen genç bir kıza göre değildir. Üstelik genç kızlığa doğru yürümek, aşk duygularının güçlenme, gerçekleşme çağıdır. Rahibelerin öğrencisi Emma duygularını öldürmekle, yaşatmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. Gerçi manastırlar Devrim'den sonra çok değişmiş, biraz dünyaya dönük olmuş, o eski sert disiplin kalmamıştır.(9)

Manastıra her ay yaşlı bir kadın gelir; giysilerin yırtıklarını ve söküklerini onarır. Önlüğünün cebinde getirdiği kitapları gizlice kızlara verir. Çünkü kızları İsa'nın ruhundan, İncil'den ve ölüm sonrası yaşamdan çok aşk ve şövalye öyküleri çeker. Bu eğilim aslında ölüme karşı yaşam duygularına bağlı kalmaktır. Dinde, yaşarken yaşamı yadsımak, ölüm sonrasına hazırlanmak vardır. Oysa insan, özellikle de gençler ancak bu dünya ile sağlam bağlar kurdukları oranda canlı kalabilir, daha güzel bir yaşam sürer. Emma bu kadının getirdiği kitaplarla yetinmez, okudukları arasına Walter Scott ile şu romantik aşk öyküsü Paul ve Virginie de girer. Tarih kitaplarına merak sarar. Bu kitapları rahibelerden gizlemek ve yatakhanede okumak kolay olmaz. Roman türü kitaplar düşlerimizi tamamlar, besler. Dört duvar arasına hapsedilen ve yaşam karşısında tam bir ikiyüzlülüğü meslek edinen, bu ikiyüzlülüğü çocuklara, gençlere aşılayan rahibeler arasında yaşayan Emma uyumsuz bir öğrenci olur.

Madame Bovary“Geceleri yatakhanede Emma'nın başının üzerinde duvara asılı lamba, gözlerinin önünden geçen 'resimli dünyayı' aydınlatır. Kendi işlerine çok güvenen rahibeler bu kızın parmaklarının arasından kaydığını şaşkınlıkla görürler.”

Oysa o kiliseyi çiçekleri, müziği, şarkıların sözleri, edebiyatı tutkularını uyardığı için sevmiş, kendi doğasını iğrendiren disiplinden giderek rahatsızlık duyarak gizemli inanca karşı ayaklanmıştı. Babası onu okuldan alıp gittiğinde, kimse onu bir daha görmediği için üzülmez. Emma'nın manastırdan ayrılması, annesinin ölümünden kısa bir sonra olmuştur. Basının bacağının kırılması, Doktor Charles Bovary'nin evlerine gidip gelmesi, işte bu döneme rastlar. Bu tanışma evlilikle son bulur.

“Charles onun yanında son derece mutlu iken, o kendisini sıradan bir gelecek beklediğini anlamakta gecikmedi.”

Her gereksinimini karşılayan iyi bir kocası vardır, ama ne de olsa “bayağı” bir insandır. Ayrıca akşamları eve yorgun gelir.

“Charles'ın konuşması döşenmiş bir yol gibi düzdü; herkesin görüşü için yol olabilirdi. Günlük iş giysileri içinde, hiç heyecan vermiyordu, gülmüyordu, düş kurmuyordu. Paris'ten gelen tiyatro oyununu gidip görmek istemiyordu. Ne yüzme biliyordu, ne kılıç oyunu ne de tabancayla ateş etmek. Eşinin okuduğu bir romanda binicilikle ilgili bir terimi açıklayamıyordu.”

Giderek artan bir melankoliye yavaş yavaş batıyordu.” Bu iç karartıcı ve tekdüze günler içinde Bovary çifti bir baloya çağırılır. Hiç kuşku yok, Emma o eğlence gecesinde mutlu olur. Ne yazık ki bu eğlenceyi diğerleri izlemez. Evlenmek, sıradan bir insan olan doktorla rahat bir yaşam sürmek, duygun olarak ona yeterli değildir.

“Çimenlerin üzerine oturdu. Şemsiyesinin ucuyla çimlere vurdu: 'Ah Tanrım, ah Tanrım!' dedi üst üste.” O sıralarda yakında bulunan bir kasabanın doktoru işini bırakıp gider, yeri boş kalır. Doktor oranın eczacısına haber gönderir ve çalışmak için uygun olup olmadığını sorar. Olumlu yanıt alır. Doktor eşiyle birlikte oraya yerleşmeye karar verir, akşam saatinde Yonville'e varırlar. Akşam yemeğini bir handa yerler.(10) Hanın sahibi kadın, yeni konukların kim olduğunu bilir ve onlarla birlikte ilçenin eczacısı ile genç noterinin de yemekte bulunmalarını sağlar. (Fransa'da bu adet günümüzde de geçerli. Yemeğe yalnız bir erkek konuk çağırıldığında, onun yanında oturacak bir hanım da çağırılıyor, ya da tersi.)
Yemekte konuşma sırasında kimin neyle ilgilendiği, neyi sevdiği konuşulur. Konuşmaya pek katılmayan Doktor Bovary, eşinin odasına çekilip kitap okumayı sevdiğini söyler. Charles'ın dışında üçü de kitap okuyucusudur. Eczacı Homais, bir kitaplığının olduğunu, hanımefendinin evine gelip istediği kitabı alabileceğini söyler. Mevsim kıştır. Emma bir çocuk beklemektedir. Mayıs ayı geldiğinde bir kız çocuğu doğurur, adını Berthe koyarlar. Çocuk, kasabanın öteki ucunda bir sütanneye bırakılır. Emma bir öğle vakti, çocuğunu görmek arzusuna kapılır, yolda noter Léon'a rastlar ve kendisine eşlik etmesini önerir. O akşam belediye başkanının eşi, gördüğünü kendi hizmetçisinin önünde yorumlar: “Saygınlığını tehlikeye atıyor” der Emma için. Bu görüşme, burada bitmez, daha sonraki görüşmelerin de yolunu açar.

“Léon yeni kadın arkadaşının evinden umutsuzca çıktığında, Emma'nın onun yüzünü yolda yürürken görmek için yerinden kalktığını bilmiyordu. Bu girişimi kendisini kaygılandırıyordu. Léon'un yüzünü belli etmeden gözlüyordu. Odasına gidip onu görmek için her bahaneyi uydurdu.”

Madame BovaryTehlikeli İlişkiler

Léon yarım kalan hukuk öğrenimini bitirmek için Paris'e gider. Emma'yı yeniden yalnızlık duygusu sarar. Onunla tensel ilişkiye girmediğine üzülür. Oysa bir kapı kapanırsa, öteki açılır. Bir şatoda oturan Rodolphe, hizmetçisinden kan aldırmak için o sırada doktora gelir. Emma'yı görünce hemen onu elde etmeyi düşünür. Bir tören sırasında Rodolphe, Emma'ya yaklaşır; kısa bir konuşmadan sonra onun elini tutar. Aralarında dostluk kurulur. Rodolphe, genç kadına atla gezinti yapmayı önerir. Emma'nın kocası da bu öneriyi destekler.

“Ertesi günü öğle saatinde iki atla kapının önüne geldi. Atlardan birisi, geyik derisinden bir semer taşıyordu. Emma arkadaşının görünüşünden çok etkilendi. Ayağında yumuşak deriden uzun potinler vardı, uzun kadife bir giysinin altına beyaz örgü bir pantolon giymişti. Gidişleri gözden kaçmadı. Kapısının önünde duran eczacı Homais onlara sakınımlı olmalarını öğütledi. Birlikte kasabayı, çayırlığı geçtiler, ormana vardılar. Emma mutluydu.
Ormanın kıyısını izlediler; içine girdiklerinde güneş göründü.
(…)
Rodolphe onu daha uzaklara, su mercimeklerinin dalgalar üzerine yeşilliğini yaydığı küçük bir bataklığın yanına götürdü. Tazeliği gitmiş nilüferler kamışlar arasında kıpırdamadan duruyordu. Otlar üzerinde onların ayak seslerini duyan kurbağalar saklanmak için atlıyorlardı.
– Yanlışlık yaptım, yanlışlık yaptım! Sizi dinlemekle delilik ettim!
– Niçin? Emma! Emma!
– Ah, Rodolphe!.. dedi genç kadın, onun omzuna doğru eğilerek.
Eteği onun kadife giysisine takılıyordu. Beyaz boynunu arkaya doğru attı; göğsü kalkıp iniyordu; gücünü yitirdi, titreyerek ağlıyordu; yüzünü saklayarak kendini bıraktı.”

Bundan sonra gizli görüşmeler ve mektuplaşmalar sürer, ama Rodolphe Emma'ya âşık değildir. Onun için geçici serüvenler söz konusudur. Emma'ya bir veda mektubu yazar.

“Bu sarsıntı çok sert oldu; o kadar derin umutsuzluğa kapıldı ki, nerdeyse ölüyordu: Bir aydan daha uzun bir süre tehlikeli bir durumda kaldı; iyileşmesi uzun sürdü, rahatsızlığı yeniden başlıyordu. Bu süre içinde Charles para sıkıntısı içinde mücadele ediyor, eczacıdan aldığı ilaçların parasını nasıl ödeyeceğini bilmiyordu. Aşçı kadın gözaltında olmadığından bu bağımsızlığını kötüye kullanıyordu. Mağazacı, doktoru tedirgin ediyordu; Emma'nın hastalığından yararlanıyor, kadının kaçmak için ısmarladığı manto, yol çantası gibi şeyleri almanın bir anlamı kalmadığı halde, bunları doktora satıyordu. Charles senetleri imzaladı.”

Gustave FlaubertEmma'ya iyi gelir diye kent merkezinde konsere giderler. Orada Léon ile karşılaşırlar. Bu kısa yolculuk gerçekten de ona iyi gelir. Yine Emma'ya iyi gelir diye piyano dersleri alması salık verilir; Emma piyano derslerine gitmek için evinden çıkar; sevgilisi Léon ile buluşur. Böylece bir kez daha sıcak ilişki kurma olanağına kavuşur.
Emma'nın kocası günün birinde piyano öğretmeni ile karşılaşır. Öğretmen böyle bir şeyden haberi olmadığını söyler. Bu olayı Charles eşine aktarır. “Hiç kuşkusuz Rouen'da birçok piyanist Bayan Lempereur” var diye yanıt verir, artık yalan söylemeyi alışkanlık haline getiren Emma… Bir sabah gürültüyle uyanır. Evlerine icracının geleceği uyarısını almışlardır. Eğer dostlarından para bulabilirse, bu hacizden kurtulabileceklerdir. Hemen dostlarına, sevgililerine koşar. İçlerinde en varlıklı olanı Rodolphe'tur, ama hemen verecek üç bin frangı olmadığını söyler.
Emma eczanenin üzerindeki odada arsenik olduğunu anımsar.
Ya Léon? Ona da koşar, “Léon, benim için bir şeyler yap” der. “Paraya gereksinimim var”.
– Sen delisin.
– Henüz değil.
(…)
“Odaya girdiklerinde içerisi tümüyle acı veren bir havayla doluydu. Çalışma masasında beyaz bir örtünün örttüğü ve gümüş bir tabak içinde ve büyük bir haçın yanında beş altı küçük pamuk top vardı. İki yanında mumlar yanıyordu. Çenesi göğsüne dayalı olan Emma'nın göz kapakları iyice açılmıştı. Zayıf elleri, can çekişen ve yavaş hareketlerle çarşafın üzerinde geziniyor; sanki kendini kefenle örtmek istiyordu. Bir heykel gibi renksiz yüzü ve köz gibi kızarmış gözleriyle Charles ağlamadan, yatağın ayakucunda, onun karşısında duruyordu; papaz ise eğilmiş, bir dizinin üzerine dayanmış, yavaş sesle dualar mırıldanıyordu.
Yüzünü yavaşça çevirdi; menekşe rengi boyun kürkünü görünce sanki birden sevindi; kuşkusuz yitirdiği coşkuyu, olağanüstü yatışma ortamında ilk gizemli sancılarla yitirdiği sevinci, şimdi başlayan o sonsuz asude görünümle yeniden buluyordu.
(…)
Gerçekte bir insanın düşlerden uyanması gibi çevresine yavaşça bakındı; sonra anlaşılır bir sesle aynayı istedi; gözlerinden iri yaşlar gelinceye kadar aynanın üzerine eğildi. Sonra başı devrildi, iç çekti; bir kulağının üzerine düştü.”

Madam Bovary'nin yazılışı üzerine çok şey biliyoruz, ama Emma'nın ölüm anının nasıl yazıldığını, o anda Flaubert'in hıçkırıklara boğulup boğulmadığını bilmiyoruz. Kim ne derse desin, bu son satırları yazmak, yazarına çok acı vermiş olmalıdır.
Dünyanın yalnızlığına çekilmeyenler, Garcia Marquez'in Yüz Yıllık Yalnızlık romanını bilirler. Garcia Marquez bu romanı bitirdiği an, kalkar, başını eşi Mercedes'in dizleri üzerine koyar ve ağlar. Emma, Mercedes gibi bir kadını tanısaydı, Charles'da da Garcia Marquez'deki duyarlıktan biraz olsaydı; yaşamları bir tragedyaya dönüşmezdi.
Bir insanın yazgısını elbette içinde yaşadığı doğal-toplumsal koşullar belirler; yazarın görevi bu yazgıya uymaktır. Yazarın kendi yarattığı bir kahraman ölecekse, onun yapabileceği bir şey yoktur, ölüme karşı konulmaz.
Romanın sonunda Charles da bu dünyadan gidecek, geriye Berthe adında kimsesiz küçük bir kız çocuğu kalacaktır.

Kaynakça:
(1) Madame Bovary önce bölümler halinde yayınlanıyor; ertesi yıl 1857'de kitap olarak çıkıyor.
(2) René Dumesnil, Madame Bovary de Flaubert, s. 38-9.
(3) a.g.y., s. 84-5.
(4) Louis Bouilhet (1822-69), şair ve piyes yazarı, Flaubert'in dostu.
(5) Hippolyte Taine (1828-93), filozof, tarihçi ve eleştirmen. Kitapları arasında İngiliz Edebiyatı Tarihi, Sanat Felsefesi de bulunuyor.
(6) a.g.y., s. 94.
(7) Charles'ı “şarl” diye söylemek gerekiyor. Bovary'ye gelince, Fransızca'da “boeuf” (inek) sözcüğü, Latince'de “bovem”den geliyor. Latince okuyan öğrenciler bu çağrışımı anlıyorlar. Zaten Charles da okula gelmeden önce köy papazından Latince dersler alıyor.
(8) Gustave Flaubert, Madame Bovary, 1. Bölüm, s. 2-3.
(9) Günümüzde artık manastırlar boşaldı. Fransa'da, Angers'de gördüğüm bir manastır, kız öğrenci yurduna dönüşmüştü. Toledo'daki bir manastır, El Greco'nun yaptığı freskler nedeniyle, müze olmuştu.
(10) Auberge: Genelde kent dışında konaklama yeri. Yemek ve yatma hizmetinin dışında eskiden atlar ya da arabalar da kalabiliyordu.

~~~
Sayı: 49, Yayın tarihi: 10/12/2010

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics