MaviMelek
Hermes Kitap
"Ve tüm bunlar bir başka gerçekliğin derinliğinden gelip çınlıyor içimde" Fernando Pessoa

[Öykü]"Düşünce Sanayisi" | Burak Özkan

Düşünce Sanayisi | Ayla Keskin

"İLKELLİĞİNE DÖNÜP, DÜŞLERİYLE BARIŞACAKTI"

Kara pire, baş parmağına yapışıp emmeğe çalıştığı kanla cilveleşirken, ilk önce kıpırdamadan izledi. Pirenin varlığını, parmağındaki kaşıntı sayesinde fark etmişti; alışkındı buna. Alışkanlığı, doyurucu dozda mama karşılığı kendisini sevmesine izin veren kediydi.

Ufak yaratığı, diğer elinin işaret parmağıyla bir bilinmeze yolladı.

Hayatın boş olmadığını kavradığı anda gömülmüştü yatağa. Boşluğun asıl merkezi olan hislerini gördüğünde de uyumuştu, kalktığında ise başucunda kısa notlara gebe kâğıtlar vardı.

Göbeğinin, üç ayda tıpkı nefessiz bir çocuğun balonunu şişirebildiği kadar şişmesine sebep olan lokmalardan biriyle odasına girdiğinde, masanın üzerinde titreyerek can çekişen telefonu gördü. Arayan yalnızlığın ertesinde kalan, en yakın arkadaşıydı: Ekrem.
Uzun zamandır hiç olmadığı kadar hareketli bir sesi vardı; bu yüzden şaşırdı. Telefonu kapadığında ise bir süre tepkisiz kaldı. Kendisini akşam, bara çağırıyordu. O bu kadar heyecanlıyken, kendisi ilgisizdi. Bir fark yakalamıştı arkadaşı. Öğrenmesi gereken bir fark.

Çenede çizik şeklinde bir tıraş kesiği, yağlı saçlar ve giymekten eskisi kadar haz almadığı kahverengi paltosuyla, bir süredir unutmuş olduğu soğuk havaya dalıverdi.
Bara girdiğinde, karşısına aldığı beden kalabalığı midesini bulandırdı. Böylesine bir "bar yığını" bile istemsiz şekilde titremesine, terlemesine -kokmasına- ve heyecanlanmasına sebep oluyordu. Evde oturup, felsefeyle oyalanıp midesini şenlendirmek varken, bu kaynaşma cehennemine gelmenin amacı neydi?
Ekrem'in yanında oturan kadın, ayakta birkaç saniye aptal gibi dikilmesine sebep oldu. Aralarındaki mesafe ışık hızını fazla oyalamayacak cinsten olduğu için, algısı kadının güzelliğini kısa sürede idrak etti. Kadının masaya, kalabalıkta yer bulamadığı için oturduğunu umut etti. Ama bu umut öylesine uzundu ki, bittiğinde kadının kendisine gülümsediğini ancak fark edebildi.
"N'aber kardeşim? Bu Gizem."
Ona uzanan kupkuru avuca karşılık vermeden önce çaktırmadan elini pantolonuna sildi; terliydi. Hemen ucu ucuna yetiştirdiği iki 50cl'lik parasının ilk bölümünü feda etti ve içmeye başladı.
"Ee abi, konuşsana. Geldiğinden beri hiçbir şey demedin. Neler yapıyorsun, nerelerdesin, kimlerlesin?"
Cevaplarını bildiği bu kazık soruları sormasının tek sebebi, içindeki o mükemmel moda ulaşmış olmanın verdiği tarifsiz duyguydu; Tan bunu hemen sezmişti. "Ne düşünüyorsun?" Masanın rengine dalmışken kendiyle ilgiliydi. "Hiç Ekrem. Pek bir şey yapmadığımı biliyorsun. Sen ise süper görünüyorsun; eskiyle gram alakan yok."
Gerçekten de bir fille çiftleşecek kadar şişman olan birinin, üç restoranı idare edebilecek olan yağlarını aldırdıktan sonraki hali gibiydi. Sıfırdı. "Biliyorum," ukalalık da ekmişti toprağına, "fark etmen çok iyi. Bunun sebebi de Gizem." Biraz durdu; "İki aydır çok ilginç bir şeyin içindeyim. Seni bu yüzden çağırdım," diye devam etti.
"Demek istediğimiz Tan…" Gizem söze gözlerini masaya çevirerek girdi. O anda sanki Tanrı'nın başucundaki eserlerinin yanından ayrılmış ve üzerine fani bir zavallının çekingenliği ile saflığı çökmüştü. "Düzenlediğimiz bir gece var; parti gibi. Detaylara giremem. Oraya gel. Birazdan gideceğiz."
Bu kadar ani gelen davete karşı ne cevap vereceğini bilemezken, içindeki adam acele ederek bardan çıkmaya çalışıyordu. Ama çoğu zamanda olduğu gibi fizikselliğine mahkûmdu. Bu yüzden ağırlığını, sandalyeden uzaklaştıramadı.
"Bilmiyorum. Gizem," kendini biraz olsun açmak ister gibi; "Ben buraya da zor geldim. Bir partiye gidemem, üzgünüm. Ekrem anlar."
Gizem saflığını biraz olsun perde arkasına alıp, gözlerine narsist bir varlığın ikna ve alay edici bakışlarını yerleştirdi. "Eskiden anlardı, evet. Ve inan, senin için de aynısı geçerli olacak." Ruhunun çöplüğünde uyuyakalmış cesareti uyanır gibi oldu. Etrafa bakındı, hâlâ aynı kokuyu alıyordu; aşağılık kokusunu. Sonunda ucunda büyük bir cezanın veya ödülün olduğu sorunun cevabını verdi.

Arabayla giderlerken, ikisi keyifle bir şeylerden bahsediyor; Tan ise, elektriklenmeye başlayan kuşkularına ve endişelerine çarpılıyordu. Sezgileri -paslanmış olsa da- gittikleri yerde sıradan bir partiyle karşılaşmayacağını söylüyordu.
Dikiz aynasından Ekrem'i süzdü. Yüzü eskisini pek andırmıyordu. Geçmişteki hisleriyle, şimdikiler ortaya çıkarken, yüzü bürüneceği ifadeye şaşırıyor gibiydi.
Gizem, yarım saatlik mesafeden sonra dört tane asker gibi dizilmiş beş katlı binaların karşısına park etti. Soldan ikinci binaya girerlerken konteynırdan bir yay gibi fırlayan kedi, Tan'ın gerginliğinde yarattığı artışı, kendi korkusuna katarak başka yemek artıklarına gitti.
Beşinci kata çıktıklarında Gizem Tan'ın arkasına geçti. Tan durduğu yerde şüpheci bir tavırla bakışlarını göz kutularının köşesine çekti. "Şimdilik gözlerini bir bezle kapatacağım, korkma."
İşte bu durum sezgilerini onayladı, ama artık merdivenlerden aşağı, atlar adımlarla kaçmak için çok geçti.
Bezle beraber gözlerine gelen görüntü -alttan ince bir şekilde yansıyan otomatik lamba dışında- karanlık bir meraktan ibaret oldu. Duyduğu hışırtılardan bir şeyi giydiklerini çıkardı. Elleriyle havayı yokladığında birinin kafasına çarptı. Ellerine tüy bolluğuyla kulağa benzeyen sivrileşmiş şekiller -kedi?- geldi.

Yakın gelecek anın içinde saklıydı ve içinde bulunduğu an geleceği korkutucu yapıyordu.

Kapıyı üç kez yumrukladılar. Kapının açıldığını gıcırdama sesinin yanı sıra, içeriden yükselen konuşmalar da tasdikledi. "Hoş geldiniz." Karşıdan gelen sesin boğukluğu ve derinliğiyle içeri geçtiler.
Arkadaşlarının yanından ayrılışını, kopan temastan hissetti. Ardından başka bir vücudun uzantısı dokundu sırtına. "Birazdan bezi çıkartacağım."
Sabrı tükenirken, heyecanı da artıyordu. Bu duyguları uzun süredir kullanmadığı için, vücutta dengesizlik oluşuyordu; Ekrem'in hislerinin karmaşık ifadesi gibi.
Karşısındaki adam bezi söküp, arka cebine götürdü. Şu an için gördüğü tek şey, adamın boynuydu. Yanlarında duran sehpadan aldığı şey -ne olduğunu seçemeden- kafasına giydirildi. İçinde bir süre nefessiz kaldı. Gözlerinin hizasına gelen iyi kesim deliklerden gördüğünü (görebildiğini) idrak etmeye çalışırken hâlâ sadece bir boyna bakıyordu. Boynun aşağısına uzanan vücudun üstünde bir takım elbise vardı. "Artık araştırabilirsin."
Kafasını kaldırdı ve dondu. Deliklerden baktığı, delikleri olan başka bir surattı. Sesin derinliğinin ve boğukluğunun bir ses bozukluğundan değil de, gerçekten de geldiği yerin derinliğinden kaynaklandığını gördü. Derinliğin merkezinde bir kurt maskesi vardı. Kurt konuştu: "Tekrar hoş geldin."
Kurda bakmaktan kendini alamıyordu. Kafasını çevirse, kim bilir etrafta neler görecekti?
Bembeyaz suratı, yüzünü kendisine çevirdiğinde aşağı yönelen uzun burnu ve altındaki müthiş ağzı giderek canlanıyordu. Yanından uzaklaşmak istedi. Ama bir yandan da nedense bir laf etmesini bekliyordu. Az önceki sözlerinde hiç yüzüne bakamamıştı. Ağzının oynayıp, oynamayacağını merak ediyordu. "Kurt?" "Evet."
Ağzı aralanmıştı. İçerdeki yüzün çenesi, konuşma esnasında böyle bir maskenin ağzını nasıl kemikleri varmışçasına oynatabilirdi? Sonra kendi yüzüne dokundu; her yeri tüy doluydu. Kötü bir kâbusa dalışa geçmiş ve kendini bir hayvan olarak düşlüyordu. Kaşlarının olması gerektiği yerde, küçük çatılar şeklinde çıkıntılar vardı. Altlarına açılan çukurlara yerleştirilen deliklerin hemen altında ise yamuk şekillerde çatlaklar başlıyordu. Burnu ufak ve sertti. Asıl burnu olan, hafif kemerli ve uzun biçim ise bu yapılanmanın arkasında mucizevi bir şekilde kaybolmuştu. Ağzı normal bir insan ağzına oranla kocamandı, ama yine de dudaklarını oynattığında, sanki her şey doğru orantıdaymış gibi hissediyordu. Kulaklarının üstü ve etrafı da kıllarla kaplıydı. Tüm yüzü, çalıların arasında pusuya yatmış bir asker gibi -istenmeyen- saçlarla kaplanmıştı. Maskeleri yapan usta, en iyi işlerinden birini çıkarmıştı. Kendini, yüzüne takılan bu ek-benlikle bütünleşmeye çalıştırıyordu. Halbuki daha hangi hayvana ait olduğunu bile bilmiyordu. Ama bir tahmini vardı. "Nedir bu, maymun mu?" "Bonobo. Bir primat; insana en yakın olanı." Primatların doğadaki yerini anımsarken aklına Evrim Teorisi geldi. Sonunda, yeni yüzünü kabullenerek bakışlarını etrafta yavaş yavaş gezdirmeye başladı.

Çeşidi bol bir hayvanat bahçesinde isyan çıkmış ve bütün hayvanlar sığınak olarak bu daireyi kullanıyordu. Gördüğü her canlı varlığın yüzü maskelenmişti. Herkese teker teker bakmaya çalışırken, nefesini tutuyordu.

Tilki, aslan, kartal, yılan, tavşan, kaplumbağa, sinek, kertenkele, kedi, ayı, geyik -boynuzları kısa bir yavru-, köpek, akbaba, kobra, çakal, böcek… Ve daha birçoğu da muhtemelen evin diğer bölümlerindeydi.

Kurt yaklaşıp kulağına fısıldadı: "Nasıl üç boyutlu bir filmi gözlüksüz izlediğinde önemsizse, burası da masken olmadan öyledir. O senin algılayıcın olacak."

Saplanıp kaldığı noktanın çivilerini, ayaklarına yüklediği azıcık cesaretle söküp ortama karışmaya yeltendi. Kimsenin ne kendisine baktığını ne de kendisi hakkında konuştuğunu sezinliyordu. Sanki buradaki insanlar ırkdaşlarından bunalmış ve kendilerine yapay bir doğa yaratıp, kafalarına geçirdikleri hayvan başlarıyla, hasretini çektikleri canlıların dublörlüğünü yapıyordu. Elbette durum çok daha yalın bir şekilde bir partiden de ibaret olabilirdi.

Kediyi -Gizem olduğunu varsayarak- gözüne kestirdi. Üstündeki kıyafetler -her ne kadar ortamın loşluğundan tam kestiremese de- aklında kalanlara benziyordu.
Yılanla köpeğin arasında kapana sıkışmış gibi dikiliyordu. Beyaz tüylü dudağı aralanıp yanındakilere bir şeyler söylüyor, onlar da karşılık veriyor veya başka bir şeyden bahsediyordu.
Yaklaştığında artık yanına gittiklerinin arkadaşları olduğundan emindi. Çünkü köpeğin üstündeki kıyafetler de kuşkusuz Ekrem'e aitti. Yılan yanlarından ayrılırken kedi konuştu: "Hoş geldin maymuncuk."
Kedi, sesini küçümser bir tonla çıkartırken köpek de gülümsedi. Hâlâ ağızlarının tıpkı kemikli ve kendi yüzlerine bağlıymışçasına hareket etmesini anlayamıyordu. Belki de kurdun bahsettiği şu üç boyutlu etkiyle alakası vardı.
Köpek yüzünü çevirip bir süre kendisine baktıktan sonra yanından ayrılarak, karşılarında uzanan koridora girdi. Şimdi görüyordu ki orda da salonda olanlardan başka hayvanlar vardı; bazıları ise ikişer taneydi. "Çirkin ve güzele fazla alışkınsın. Bekle de birileri sana konuşsun." dedi kedi ve koridora yönelip, oradan da bir odaya geçti. Kendisi ise tekrar bir yabancıya dönüşmüş; kimseyi istese de tanıyamıyordu.

Ertesi gün birbirlerini tanımak istemeyecek kadar ne söylüyorlardı veya neye kalkışıyorlardı? Geldiğinden beri bir aşırılık görmemişti. Bu tür şeyleri içerdeki odalarda yapıyor olabilirlerdi ama yine de bir tuhaflık vardı; kesişmeyen, uyuşmayan, dengesiz kalan tavırlar gibi. Yılan tekrar geri geldi.
"Maskeliniyoruz çünkü biri sana konuşurken onu rahatlıkla dinleyebiliyorsun. Seni ilk seferde çeken dudaklarının kıpırdanışı veya ne kadar karizmatik baktığı belli olmuyor."
"Sanatın en göz ardı edilen yan etkisi bu işte; bir başkasının yarattığı bir eser üzerinde, bedenin yani; abartılı oynamalara gidiyorsun. Kalıcı olmaz ki bu."
"Peki neden hayvanlar? Düz maskelerle de yapılabilir?" dedi, karşılık vermenin gururuyla.
"Düz maskelerin içgüdüleri olmaz, fikirleri olmaz. Ama hayvanlar insanlardan çok daha gerçektirler. Asla yalan söylemezler." Bu cevap ise oldukça tatmin ediciydi.

İçinde bulunduğu saçmalık aniden ağır gelmişti. Kapıya koşar adımlarla yönelirken, yılanın arkasından kıs kıs güldüğünü düşündü. Güçsüz bir dürtüyle geriye dönüp yokladığında, yılan çoktan başkalarına yönelmişti. Az önceki dürtünün boyutundan iki parmak büyüklüğünde bir mutlulukla kapıyı açtı. Kurt omzuna dokundu. "Dışardayken maskeyi çıkart." Zaten başka bir amaçla gitmiyordu.

Maskesi elinde, dibindeki konteynırdan yükselen çöp kokusunu aşarak karşı kaldırıma geçti ve sigara yaktı. Az sonra apartmanın girişinde dikilen kadını görünce utanıverdi. Bu kadar kolay bir şeyden rahatsız olduğu ortaya çıktığı için kendisinin zavallı biri olduğunu düşünüyor, binanın girişinden bunları belirten bakışlar atıyordu. Emindi ki Ekrem hemen uyum sağlamıştı, bu yüzden hem onu kıskanıyor hem de kıskandığından rahatsız oluyordu. Aşağılık duygusu hiç zorlanmadan otoriteyi sağlamış ve zaten zorlukla ayakta duran ego yapılanmasını yerle bir etmişti. Kim bilir bu enkazdan nasıl kurtulacaktı?
Kedi, insan suratını geri kazanmış ve yanına oturmuştu. "Onu öyle, bir bez parçası gibi elinde taşıman hoş değil."
"Benden fazla değeri olduğu kesin."
"Deliklerini kapatabildiğin sürece değerini sen de yaşarsın."

Evindeyken bu tür acayip ve havalı konuşmaları duvarıyla gayet iyi başarıyordu. İstediği her sözü, hoş bir ses tonuyla odanın cansızlığına fısıldayabiliyordu. Ama diyalog şimdi fizikseldi ve bu yüzden saçmalayacağından korkuyordu. O, bu düşüncelerle oyalanırken Gizem, "Hadi içeri, film var; kaçırmamalısın" diyerek elinden tutarak tekrar eve sürükledi.

Film bir yağmur ormanında başlıyordu. Dev yaprakların arasına yerleştirilmiş sabit bir kameranın açısına bir maymun denk geldi. Etrafına bakındıktan sonra görüntüden hızlıca kayboldu. Ardından ormanın başka yerleri gösterildi.
Görüntüye dalmışken, köpek arkasından yanaştı. Elini omzuna koydu. "Aramızda kalsın ama burası giderek bana daha çok işliyor. Tüm o melankoliği hatırlıyor musun? Şimdi hepsi benimle. Dışlanmadan, rahatsız etmeden, yormadan; tüm o hüznü içimde gezindiriyorum. Bana şekil veriyor Tan, beni düşüncelerimin temelindeki arzuma götürüyor." Arkadaşını dinlemekten yarı memnun bir tavırla: "Arzun ne Ekrem?" "Onunla olduğumda haberin olur." Sesi yüksekten, kendisinin erişemeyeceği bir duygunun olduğu yerden geliyor gibiydi. "Elde ettiğinde soğumaktan çekinmiyor musun?" "Elde etmeyeceğim, yanında olacağım. Soğukluğuna gelince, derecenin o an için mükemmel olacağından eminim."

Köpek başka tarafa geçerken bir aslan kayıt altındaydı. Gözüne kestirdiği ceylanın peşinden ayaklarını adeta topraktan bağımsız kılarak koşuyordu. Yakaladığında dişlerini, boynuna geçirmişti ve avın gözleri de ufuktaki acıyla gelen huzura dikilmişti.
Yumurtalarını yeni kırmış ve seslerini test eden civcivler vardı şimdi de. Tepedeki maviliğin altında beliren bir doğan, hâlâ kıçlarına yapışık olan kabuklarıyla kaçacak yer aramalarına sebep oldu.
Belgesel, bir kabile yerlisinin, yüzünde korkunç bir maskeyle dans edişini göstererek bitti. İlginç olan maske seçebildiği kadarıyla bir hayvana ait değildi.
Tilki hemen önünde duran akbabaya yanaştı ve rahatça duyulan bir sesle şunları dedi: "Eskiden başkalarını yargılamadığımı sanırdım ama meğerse buna kendimi de katmam gerekiyormuş. İşte o zaman yapmaya çalıştığım şeye başlayabilmem için tekrar doğmak zorunda olduğumu anladım."

Tilkiyle akbaba bir köşeye çekildiler. Tan da peşlerinden bir ajan edasıyla sessizce takip etti onları. Yanına gittiği insanlar diğerlerine nazaran daha çok detay kazanıyordu. Akbabanın boynundaki tüylerin beyazlığını daha önce hiç görmediği bir renk gibi inceledi.
Akbaba: "Modern yaşamda önem verdiğimiz şeylere paralel olarak, birbirimizi yargılamadığımızı veya sıfalandırmadığımızı söylemek, bence bir paradokstur."

Bu sözlerden sonra burada dönen şeyi anladığını düşündü ve heyecanlandı. Fikirlerini ve düşüncelerini dile getirişleri hem teknik hem de vurgu açısından edebiydi. Bir kitabı açmışlar ve oradan satırlar okuyor gibiydiler. Kendisinin her gün duvara karşı yaptığı şeyi yapıyor ve bunda hiçbir sakınca görmüyorlardı.

Konuşmayı arzulayarak koridora girdi. Kedi ve köpeğe bakındı. Köpek orda, koridorun sonunu belirleyen duvarın önünde kartalla konuşuyordu. Ekrem kendisine artık eskisinden daha canlı ve zeki -ve eski kişiliğinden uzakta- gözüktüğü için birbirlerine açıkladıkları şeyleri merak etti.

Önünden geçtiği ikinci odanın kapısı açıktı. Şaşırıp ve yutkunarak bir yer yatağının üzerinde sevişen hayvanlara baktı. Aslan, tavşanın üzerindeydi ama yine de hangisinin dişi veya erkek olduğunu seçemedi. İçerisi loştu ve kıyafetleri de üstündeydi. Olup biteni açıklayan tek hareket, ikisinin de ileri geri gidip, inlemelerini kendilerine saklamaya çalışırken aradan kaçan seslerdi.
Kurt kendisini bu şok anından alıp, kedinin yanına götürdü.

Kedi, "Gidelim istersen." "Bilmiyorum, henüz konuşamadım bile." "Bir dahaki sefere canım." Konuşma betimlemesiz olmuş ve bitmişti.

Ekrem'i de alıp, daireden ayrıldılar. Her zaman alışmamak için kendini geri çektiği bu tür karmaşık kalabalığı arkasında bırakırken özlem duymasına şaşkındı. Tekerleklerin çıkardığı ses dışındaki sakinlikten faydalanarak biraz daha dikkatli düşündü. İstediği bir yalnızlık vardı ama bunu yaşarken aynı zamanda somut bir şeylere de ihtiyaç duyuyordu. Hayvanların konuşması canlandı kafasında. Bir insanın yüzünü saklamasının bilinçaltındaki sebebi ne olabilirdi? Bilinçdışı da baskısını hangi yönden yapıyordu? Bunu ortaya çıkaran adamın veya kadının düşüncesi neyse, diğerlerininki de o muydu?

Giderek geride kalan binanın içindekiler, düşüncenin görselliğinden kendilerini soyutlamaya çalışıyorlardı. Bunu yaparken kendilerininkinin yerine başka bir surat koysalar bile bu, fikrin dinlenmesine giden en kusursuz yol olabilirdi.
Eve girerken, iki hafta sonra arayacaklarını söylediler. Yatağa geçti ve varlığından sancı duyarak uyudu.

Ekrem, gözlerinde bir önceki güneş doğumunun da ağırlığını taşıyarak sokağa çıktı. Gözlerinin gittiği uzaklık, bakışlarını engellemeye çalışan binaları yıkıp geçiyordu. Baktığı yerlerde, umutsuz evler yerine o an için kendi dışında kimsenin göremediği doğanın muhteşemliği vardı. İnsanın yenmeye çalıştığı tek gerçek döngünün ve yasanın sürekliliğini sağlayan dev ve bilge ağaçlarla, aralarına yerleştirilmiş vahşiliği düşlüyordu; yürümeye zorlanıldığı betonların üstünde.
Tüm bu bireysel fantezisini acıtmadan yaran bir koku geçti yanından. Dönüp arkasına baktığında kahverengi saçlı bir adam uzaklaşıyordu. "Adam" öyle tanıdık gelmişti ki burnuna, uzun zaman sonra sıcak yemeğin kokusunu almış kıtlıktan gelen bir adam gibi gözleri açılmış ve sarsılmıştı. Ancak arkasından yetişip, elini omzuna koyduracak dürtüyü elde edemedi. Arkadaşını uğurlar gibi, bir süre daha arkasından baktı. Adamın ise bu platonik oyundan haberi yoktu, ya kız arkadaşına ya da bir tahminsizliğe gidiyordu. Ama kendini sarsan bu koku, bir parfüm şişesinden değil, derisine doğumu itibariyle işlenmiş kalıtsallıktan yükseliyordu.
Unutarak sahile indi. Kafasını alkole bürüme sürecine girişti. Gün, deniz ve çimenlerin arasında bolca insan serpiştirmişti.

Odasındaki iki haftalık kaçış kokusunu solurken, birkaç gün içinde Ekrem'den gelecek telefonu bekliyordu. Bu süre içerisinde anlatabileceği bir şeyler derledi. Ancak her seferinde kendini, sadece terfi almak için konuşma yapmaya hazırlanan, boğazı kravat kokan bir işadamı gibi hissetti. Hiçbiri içten değildi, duvar bile söylediklerini dinlemiyordu.

Telefon üç gün gecikmeli geldiğinde, rüyasını orta yerinde iptal ettirip, eliyle masanın üzerini yoklayarak, titreşimi aradı. Bu sefer arayan Gizem'di.

Maskesi yine aynı şekilde takıldı. Arkadaşlarının ise yanlarında nasıl taşıdıklarını merak ediyordu ama sormaktan vazgeçti. Diğerleri daha gelmediğinden fazla kalabalık değildi. Kendisi bir köşeye sığınırken Ekrem ve Gizem yine ilk olarak başka hayvanların yanına yanaştı.

Bir an evin içinde dolaşan metafizik bir güç sırtına dayandı ve bir baykuşun yanına itti. Ayağına komut verdiğini bile hatırlamazken, şimdi sözcükleri dökmenin tam zamanı olduğunu düşündü ve ilk aklına gelenleri söyledi.

"Ben… edebiyatı sevmiyorum. Her ne kadar yazdığım öyküler falan olsa da, tüm bunları kendi açımdan zavallıca buluyorum. Çünkü… yazdığım şeyler aslında deneyimleyip, hissini sonuna kadar tatmak istediğim şeyler… duygularım kelimelerle canlanmıyor ki. Öylece duruyorlar ve üzerlerinde gezinen örümcekleri izliyorlar. Bu yaratıkların iğrenç ayakları kendilerini gıdıklayıp, hareketlendirmiyor bile…"

Daha konuşmaya devam edecekken, şaşkınlığı -sokak kapısı açıldığında hazırlıksız tenine çarpan cereyan gibi- titremesine sebep oldu. Hakikaten de söylediklerini, kendisinden ilk kez duyuyordu. Bunun üzerine daha önce hiç odaklanmamıştı, böyle bir olayın varlığından haberdar değildi. Edebiyattan böyle bir sebepten nefret etmek, belki de şimdiye kadar yapması gereken ama yapamadığı bir şeydi. Baykuşa konuştuğunu da unutmuştu. Üçüncü cümleden itibaren evde olduğundan bile yalnız kalmıştı. Kısa süreliğine soyutlanmış ve şimdi tekrar somut düzleme döndüğünden ağırlığını kaldırmakta zorlanmıştı. Yabancı bir ses, bir kırbaç darbesi gibi odağını tek noktaya çekti. Baykuş, yanındaki bonoboya dönerek: "Edebiyat bence de, var olduğundan beri kuvvetli bir acı aracı olmuştur. Ben de isterdim ki, o şeyleri hiç okumamış olsam… Sadece bilgisizliğim ve düşünce darlığımla düz bir yaşam sürsem…"

Sesin, ilk olarak söylediklerini dinlediği için, konuşması bittiğinde bir kadına ait olduğunu fark etti. Ve bu durum kendine bir parça huzur verdi. Denildiği gibi, dikkat ilk önce söylenenlere gidiyordu. Daha yeni yeni ona çaktırmadan vücudunu tarıyordu. Baykuş devam etti: "Ve biliyor musun, bence… âşık olmaktan, sevmekten veya nefret etmekten öte, insan ilişkilerindeki en yüksek düzey, bir başkasının varlığından haberdar olmaktır. Orada olduğunu, bilinçli olarak ölümüne kadar her anında bilmek; bu ifadesizlik…"

Söylediği şeylere katıldığını belirtecekken köpeğin kartalın yanına hareketlendiğini gördü. Neydi bu hayvandaki? Özellikle onunla ne hakkında konuşuyordu? Tekrar baykuşa döndüğünde kendisine baktığını fark etti. Cevap beklediği belliydi ama aslında vermek de zorunda değildi. Ne de olsa toplanmanın özelliklerinden biri de buydu: karşılık vermeme rahatlığı. "Olabilir… Biraz boş ver yine de baykuş, hayatın bir anlamı olması, seni onu anlamaya itmekten başka bir şey yapmaz. Bence yaşam hep aynı şekilde nefes alır."

Kapıyı açan kurdun yanından içeri yılan girdi. Bu sırada bir süredir aklından güzelliğini çıkarmış olduğu kedi geldi yanlarına. Gördüğü şeylere detay veya analiz getirmez olmuştu. O yüzden sadece birilerinin kıpırdanışını, kıpırdandıkları şekilde algılıyordu. Kedi de bu yüzden gözüne oldukça sıradan ve basit geldi. Durgunluk doğuran yalnızlığı burada da kendisine sahip çıkmış ve onu yine "boş" sanılan bir doluluğa koymuştu. Yanındaki iki kadın şimdi bir şeyler konuşuyor ama o sahipsiz bir kuyudan karanlık suya doğru aktığı için, yankılanmaları net işitemiyordu. Aklı, özensiz hatırlanan anıların arasında köpek ve kartala gitmeye başladı; Ekrem'in kartalda veya kartalın Ekrem'de ne bulduğunu düşünmeden edemiyordu.

Herkesin kendini değişik, entelektüel ve ilkel bir şeyler yapmak için fazla zorladığı bu maskeli balodan sıkılmaya başladı. Yine de insanın asıl maske taktığı zaman -en azından buradakilerin- fikirlerini veya aklından geçenleri söylediği ortadaydı. Zamanının çoğunu bir şeyi saplantı haline getirip, o olmadan yaşayamayacağını ayna karşısında iddia edenlerin ise, dinlerdeki tanrıyı bile kıskandıracak derecede ciddiyetleri vardı. Tüm bunlar oluyordu, hep olacaktı ve insan, içindeki o zaman geçirme güdüsünü doyurabilmek uğruna ne kadar alçalırsa alçalsın, ne kadar aptallaşırsa aptallaşsın, olmalıydı da. Modern yaşamın yakıtı maalesef sadece beslenme ve sevişmeyle sağlanamıyordu.

Yılan konuşan ama duyulmayan iki dişinin arasından kendisini çekip kurtardı. Ama o hâlâ aynı yankının arasındaydı. Kulağına fısıldamak için yaklaştığını hissetti; kolunu tuttuğunda ürperme geldi.

"Hani bir şey dersin ve o dediğini yeni keşfetmiş gibi hissedersin ama aslında bir ton insan tarafından çoktan söylenmiştir. İşte bu durumda kapılmaman gereken akıntı, söylediğinin klişe veya anlamsız olduğunu çığıran akıntıdır. Eğer onu söylerken, sözün kemiklerinin kafana çarptığını hissediyorsan… işte o zaman bil ki, sen o sözü söylemekle kalmayıp deneyimleyen milyonlardaki azınlığa da aitsin."

Yılan bu tuhaf demeçten sonra tekrar ayrıldı. Bahsettiği şeyi hayatında sadece birkaç kez yaşamış, inandığı bir düşünceyi çok nadir deneyimlemişti. Çünkü "mutluluğun paylaşıldıkça güzel olduğu" gibi bilgileri ancak mutluluğu uzun süre yalnız yakalamaya çalışmış insanlar anlayabilirdi. Kendisinin yalnızken yaptığı şey ise, yalnızlığın yaşamın kökeninde olduğunu kabullenmekti. "Köpeğin bu hali beynine bir yumruk gibi inmiş olmalı," diyerek konsantrasyonunu sabitlemeye çalıştı kedi. Dışarı yansıtma zorunluluğu olmadan, gözlerindeki kızgınlığa sahip çıkarak, "Hâlâ da sızlıyor," diye karşılık verdi. Söze giren baykuş, "Bu gece gösterim yok mu?" diye sordu. Ancak kimseden cevap gelmedi; kimseye geceyle ilgili program dağıtılmıyordu.

Bonobo nihayetinde neler döndüğünü anlamak için köpeğin yanına yöneldi. Hızlı adımlarını yere vururken, kafasındaki yapılandırmada Ekrem'den başka bir varlığın yanına gidiyordu; bastıramadığı şaşkınlığı ve ufak çaptaki korkusu bu yüzdendi. Yine kendi düşünde, artık hayvansallığını benimsemiş olan bu adam, bir zamanlar her şeyini paylaştığı içki dostundan da başkasıydı. Onun arkadaş varlığı artık sadece kendi sıkılganlığına ait değildi.

Gelişini gördü, başını yavaşça kartaldan kendisine doğru çekti. Şimdi, duvarın dibinde dikilmiş iki merak uyandırıcı hayvanın yanındaydı.

Köpek, direkt olarak ne için geldiğini anlamış gibi kolundan tuttu. "Sezdin değil mi?" "Nasıl sezdim mi? Ekrem, inanılmaz değişmişsin sen. Yani, şu duruşundan bile anlayabiliyorum bunu." Kıskançlığı bir anda şekil değiştirmiş ve burukluğa dönüşmüştü. Bir şeyler olduğunu görüyor ama arkadaşı bunun ne olduğunu söylemeden, anlayamayacağını biliyordu. "Arkadaşın egosuyla, dış-bilincin birleştiği bütünlük için savaşacak. Düşlerini takip edecek," diye konuştu kartal, tıpkı kabilenin yaşlı bilgesi gibi. Böyle sözlerin anlamını çok iyi bilse de, birinden direkt olarak duyunca afallamıştı. Köpeğin gerçek anlamda gözlerine baktı. Maskenin ardından kıpırdanışlarını görebiliyordu.

Daireden çıkıp, geçen sefer Tan'ın sigara molası için oturduğu kaldırıma gittiler. Duyacağı şeylerden endişeleniyordu. Ayrıca şimdi kafasında yeni bir detay daha oluşmuştu. Her ne kadar "benmerkezci" olsa da, kafasına aniden yerleşen bu olasılığı kovamadı. Ekrem, nasıl kendisinden önce böylesine büyük bir değişimi gerçekleştirmişti? Ona ne olduğunu daha bilmese de, bu konuşma nasıl onun değişimiyle ilgili oluyordu? Daha üç-dört ay öncesindeki halini hatırlıyor, kendisinden daha depresif ve cansız olan hali gözünün önüne geliyordu. Demek ki, şimdi onun yaptığı gibi, kafasını böyle ucuz saçmalıklarla oyalamamıştı.

"Kendimi çoğunlukla düşünsel bir boyutta seyrediyordum Tan. Hayata ve fiziğe olan bağlantım ise hayalini kurduğum vücutların mastürbasyonundan öteye gitmiyordu. Ama bu süreç boyunca, eyleme geçebileceğimi fark ettim. Bunu gördüm. Ve, bu belki sadece benle alakalıdır ama o kadar basit gözüküyor ki. Yani, şurada olmaktan, evde televizyon seyretmekten veya bir şeylerden kaçmaktan daha basit. Belki abartıya kaçıyorumdur, belki saçmalıyorumdur ama belki de bunları düşünmemi sağlayan şey korkaklığım ve kendime biçtiğim anlamsızlığımdır.

"Bundan sonra gideceğim yerde, doğanın çoğunlukta olmasına özen göstereceğim. Özünde sığınak olan evlere böylesine bağlanmayacağım. Geleceğimin modern olasılıklarını da en aza indireceğim."

Ayağa kalktı ve gökyüzüne baktı. Tan da öylesine duygulanmıştı ki arkadaşının gerçekleştirdiği bu devrimden, kendinden biraz daha soğudu. Bunca zamandır, kendinden beklediği hareketi arkadaşı yapmaya hazırdı. Onunla duyduğu gururu, katı ahlaka bağlı hiçbir anne-baba duyamazdı.

"Bu muhteşem Ekrem." Orada uzunca birbirlerine sarıldılar. Başka hiçbir laf etmeden birbirlerine baktılar ve ayrıldılar. Tan tekrar yukarı çıktı. Ekrem ise kartalın dediği gibi bütünlüğünü sağlamak için savaşa gidiyordu. Bunun gerçekleştiğine hâlâ inanamıyordu. O gerçekten de, insanların çoğunlukla filmlerde yapabildiği bir şeyi yapmaya gidiyordu. İlkelliğine dönüp, düşleriyle barışacaktı. Tüm bu "gece" olayı onun için bir araçtı.

Kedi bir an önce yanına geldi. Patisini omzuna atarak teselli etmeye çalıştı. "Bu düzenlenen gecenin adı "Düşünce Sanayisi" olmalı. Onun gittiği yer ise "Eylem Sanayisi." Ve emin ol Tan, bir gün sen de gideceksin. Bunu maskenden de kolayca anlayabilirsin."

Bonobo; primatlardan insana en yakın olanı.

Yaşam ve ait olduğu tüm atomlar, o andan itibaren değerlerini arttırıp, berraklaşmış ve evinden çok uzaklarda bir yerde parlaklığını kendisine göstermek için bekliyordu.

Düşünce Sanayisi devam ediyordu.

http://burakozkanps.blogspot.com/

Sayı: 36, Yayın tarihi: 02/04/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics