MaviMelek
"İstemek. İstendikçe değişemez yanın gücünü daha iyi anlayıp istememesini bilmeli. Tutamağımdan nasıl koparabilirim kendimi. Ölürüm." - Vüs'at O. Bener

[Gökçeyazın] "Karanlığı Gösteren Adam ve Dost-Yaşamasız" | Arzu Eylem

Dost-Yaşamasız | Vüs'at O. Bener

"ÇÖZDÜM, AMA ANLAMADIM"

"Denerken, düşünebilir miyim?
Ya da düşünürken deneyebilir miyim?
"
"Biraz da Ağla Descartes" / Vüs'at O. Bener

Dost'luğundan ve dostlarından bildik onu. Bilinmeyen bir yola girmek, tünel kazmak gibidir. Karşına ne çıkacağını bilmeksizin, ardına bakmaksızın yürümek... Düşen var mı peşin sıra, görmeden… Yürüdü O. Bener… Kimi zaman “o”, kimi zaman “ben” olarak… Cümleleri yormadan, sözcükleri ve kendisini yorarak... Bu yüzden belki de bir tek kelime yetti öykülerini anlatmak için.

Göz, karanlıkta çırılçıplak soyabilir mi insanı? Soyar… Karanlığa uzunca bir süre bakmak, sonsuzluğa bakmak gibidir. Görmek tüm duyulara yayılır, birer birer… İnce bir ışık sessizce giriverir yürekten içeri. İskeleti kalır geriye yalanların.

O'ysa, karanlıkta dolaşan bir adamdır ve ışığı göstermeye çalışır. İzlenilen her neyse erimeli ayakaltında kalan zemin. Basmayı unutmadan yere. İnsanın derisinin kat be kat altına ulaşıp, gerçekleri bulup çıkarır Dost dediğin, sonunda Yaşamasız kalsa da... Ya da tüm bunların sonunda, “anlaşılmayan” olsa da... O dost ki, “Çözdüm, ama anlamadım” derken anlamların yükünü alıverir sırtından. Okura yalnızca çözmek kalır.

Karamsar diyorlar O'na. Karamsar olan anlatıcıları. O'nu bunları yazmaya zorlayan insan soyu mu demeli? Vüs'at O. Bener, öylesine yakından tanıyor ki seni, beni, bizi… Ötede dururken, yaşamı en gizemli yerinden çıkarıp, kıskıvrak yakalamışçasına tutmuş kalemi elleri. Bu yüzden parlıyor karanlıkta, sene be sene…

Zaten şimdilerde istese de neşeli değil insanlar. Karanlık çağ denilen bir zamanda, iyiyle kötünün, gerçekle düşün, kısacası siyah ile beyazın iç içe geçtiği yıllardayız. Biz yürüdükçe erimiyor mu merdivenler ayaklarımızın altında? Şimdi avuçlarımızda “Avuntu”, her birimiz bir “Sal”da, “Pazarlık” yapıyoruz yaşamla, Yaşamasız kalmamak için. Ayırt etmekte zorlanırken gözler, sökmeye çalışırken gizli kapaklı gerçekleri, “Boşyücelik” sanrısıyla kıvranırken, cümleleri arasından bir ışık huzmesi sızıverir aniden. “Kan” hızla dolaşmaya başlar damarlarda. Bu “Batak”ın içinden nasıl çıkmalı?

Doğru, yolunu gerçek'ten ayıralı çok oldu... Düş'lerle tamamlıyor eksiğini. İtalik yazılmış düş'ler ile... Sıkıntı dört bir yanda… Sıkıntı geçsin diye, eğlence paketleri sunuluyor önümüze. Kredi kartına taksitle... “Çözdük, ama anlamıyoruz”, Bener… Neden böyle?

Vüs'at O. Bener“Kim okur seni, yazar?” Boş ver! Yazmanın kendisi amaçtır zaten. Hem yazılanlar çoğu vakit, doğduğu zamana ait değildir. Gündelik hayat karanlığın içinde bir “Kovuk” bulup, saklanmışken, O'nun karanlığı, insana bakılan her yeri aydınlatıyor. Önce Dost'la… Sonra Yaşamasız

DOST'LA

Vüs'at O. Bener, 1950 yılında ilk öyküsü olan “Dost”u Yeni İstanbul gazetesinde yayımlatır. New-York Herald Tribune ve Yeni İstanbul gazetelerinin düzenlediği öykü yarışmasında dördüncülük ödülünü alır. Daha sonra Dost'ta yer alacak olan diğer öyküleri (“Istakoz”, “Havva”, “Korku”, “Akraba”, “Kömür”, “Kibrit”, “Dam”, “Sarhoşlar”) Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Dost ve Yeditepe gibi dergilerde yayınlanır. 1952 yılında ise bu öyküleri bir araya getirir.

Öykülerin Genel Özellikleri:
Dost'taki öykülerinin genel teması “sıkıntı” ve “insanın iç dünyası” üzerine kurulmuştur. Yaşamasız'dakilere oranla daha doğrudan bir anlatım vardır. Fakat Dost öykülerinin kolay olduğu anlamına gelmez. Bener, ele aldığı konularla elindeki feneri bireye çevirir. Kendi dönemindeki yazarlardan (Yusuf Atılgan hariç) bu yönüyle ayrılır.

“Havva” öyküsü dışındaki tüm öykülerinde anlatım yerine gösterme tekniğini seçen Bener, diyaloglara ağırlık verir. Kişilerin düşüncelerini ve iç seslerini tırnak işareti kullanarak ayırır. Betimlemeler çoğunlukla konuşmalar içinde geçer. Olaylar çizgisel ilerlemez, zaman kipleri ve seçilmiş cümlelerle geri dönüşler yapılır. Mekân ise anlatıma ayak uydurur.

Kitapta genel olarak birinci tekil anlatıcı kullanır. Bu anlatıcılar çoğu öyküde neredeyse aynıdır. “Havva” dışındaki öykülerde anlatıcıların hepsi erkektir. Karakterler kasabada yaşayan fakat kasabalı olmayan kişilerdir. Birbirlerine hitaplarından, aralarında mesafe olduğu sezilir. Anlatıcıların, bulundukları yerlere dışarıdan gelen kişiler olduğu bazı pasajlarda özellikle vurgulanmaya çalışılır.

Bener'in anlatımında dikkat çeken bir başka tutumsa öznesiz fiil ve yüklemsiz cümle kullanımıdır. Bu tutum, konuşma ve düşünce dilini yansıtma biçimi olarak görülebilir. Metnin okunma süresi ve biçimi, karakterlerin karamsar ve sıkıntılı dünyasını başarıyla yansıtır. Kelime tasarrufundan yana olan Bener'in anlatımında uzun cümlelere de rastlanmaz. Bağlaçlar mümkün olduğunca az kullanılır.

Öykülerinin her biri belli bir temayı içerir. “Dost”, konu olarak aldatma temasını ele alır. Anlatıcı, öykü kişilerinden biri olan Niyazi'dir. Niyazi'nin sesinden hem mekân tasvirini, hem kendi iç sesini, hem de gerçek sesleri duyarız. Aralarda anlatıcı geçmişe döner, o anki olaya ilişkin ipuçları sunar. Ayrıca Niyazi'nin iç sesi tırnak işaretleriyle ayrılarak, karakterin sıkıntısı ve kararsızlığı okura yansıtılır.

— Yok canım, çok güzeldi. Emin ol. Hakikaten.
“Sevindi. Ben aptalım. Bir yıldan beri dikkat etmedim. Ettim ama. Saf değil. Bir kadından bu kadar saflık beklenmez…” (s. 15)

Yukarıdaki alıntıda olduğu gibi gerçek konuşmalarla eş anlı olarak düşüncelere de yer verilir.

Kötülüğü yapanla buna ses çıkarmayan
“Istakoz” öyküsünün teması kötülük ve yol açtığı vicdan sorgulamasıdır. Anlatıcı kişi Reşat'tır. Girişte –miş'li geçmiş zaman kullanılarak kısa bir mekân tasviri yaptıktan sonra, betimlemeler konuşma şeklinde devam eder.

Bilgiç bilgiç gülümsedi. Burnunu Midilli'ye doğru dikti.
Bazı geceler pırıl pırıl ışıkları bile görünür Midilli'nin buradan. Şimdi sisler arasında yatık, mor bir gölge halinde. Deniz bulunduğumuz taş çıkıntıya çağıl çağıl vuruyordu. Yüzünde çöpler, bir boş teneke, uzaklarda unutulmuş bir duman. Ege postası Akçay iskelesine girmek üzeredir. İskelede motor, yelkenli, açıklarda demirlemiş bir gemi olmayınca martılar da görünmez oluyor. “Yalnız Ada”da rastladığımız çobanı hatırladım. Kış, yaz tek başına yaşarmış koyunlarıyla…
— Bugün motor yok ha? (s. 25-26)

“Bilgiç bilgiç gülümsedi” cümlesiyle anlatıcı durum tasviri yapar, sonra betimlemeyi geniş zamana yayar, ardından diyalogla öykü zamanına döner. Böylece öyküde anlatım zamanından daha kısa bir sürede, anlatılmak istenen gösterilir. Öyküde ıstakoz pişiren Ziya Efendi yaptığı işe yabancılaşmış, soğukkanlı bir adamken; anlatıcı karakter olayı yalnızca izler ve bundan rahatsızlık duyar. Anlatıcı karakterin konuşma şeklinde yaptığı mekân tasvirleri, kaçış anlarını simgeler. Çünkü Reşat, ıstakozun canlı canlı pişirilmesine ses çıkarmaz ve yemeğe ortak olur. Yazar, kötülüğü yapanla buna ses çıkarmayanı, tüm göstergelerini kullanarak aynı yere koyar. Reşat'ın yaşadıkları rüyasında da onu yalnız bırakmaz.

“Havva” ise ötekileştirmeyi konu edinir. Dost öykülerinde anlatıcının kadın olduğu ve anlatma tekniğinin kullanıldığı biricik öyküdür. Anlatıcı, Havva'yla kendisini kıyaslayarak hikâyeye başlar ve annesinin ona gösterdiği ilgiden sıkılır. Bener, “ötekileştirme” olgusunu doğuran kıskanma, dışlama ve yok etme duygularını, adını vermeksizin okura gösterir. Öteki olan ölüme yaklaştıkça, ötekileştiren ona yaklaşır. Yazar burada, ötekileşme ile kendine benzetme isteği arasındaki bağı ortaya koyar.

“Kömür”, tema olarak kuşkuyu işler. Olay akışı diyaloglarla verilirken, kuşku bilinç akışı tekniğiyle aktarılır. Öykü ilk baştaki cümlenin tekrarıyla biter. Yazar kuşkunun insanı hapsettiği zamanı, yüzü geçmişe dönük bir paranoyayı anlatır.

Batı-Doğu ilişkisine gönderme
“Dam”, öykülerin genel atmosferi olan sıkıntı temasını en iyi gösteren öyküdür. Öyküye adını veren “dam” iki anlamda kullanılmıştır. Öykü, anlatıcı olan Kerim'in, evin damında etrafı seyretmesiyle başlar. Sonundaysa dans etmek isteyen anlatıcı, arkadaşından kendisinin damı olmasını ister. Böylece “dam”a mecazi anlamda kaçış anlamı yüklenir. Daha çok diyaloglardan oluşan öyküde en çok dikkat çeken bölümler sırayla adı geçen hayvanlardır. Önce anlatıcı karakter bir kurbağayı ezer. Sonra bir deve kervanını taşlar. Bunu köstebek, kırlangıç, kedi izler. Yazarın insan ile hayvan arasında gördüğü en önemli farklardan birisi düşünce ve yol açtığı sıkıntıdır. Aslında sıkıntı hali üzerinden insanın kendine biçtiği üstünlük halini de yansıtmak ister. “Dam”da en çok dikkat çeken yanlardan biri de Kerim'in kendisiyle ve arkadaşı Naci'yle sık sık alay eden ve felsefe yapan kişiliğidir. Bener'in pek çok öyküsünde rastlanan benzer anlatıcıların, taşrada yaşamalarına rağmen, entelektüel kişiler olduğu sezilir. Bu da sanırım Batı–Doğu ilişkisine göndermedir. Aydınların yaşadıkları çevre ile arasındaki mesafe ve modernleşme sürecini çağrıştırır.

“Kibrit”, diğer öykülerden farklı olarak kasabada değil, şehir treninde geçer. Yazar bu defa kelimeleriyle resimler çizer. Bu da “Kibrit”i diğer öykülerinden ayırır. İsimsiz anlatıcının dışındaki karakterler şiveli konuşur. Böylece anlatıcının ortama olan yabancılığı ve dışarıdan bir göz olduğu hissettirilir. Kişiler birbirlerini hem tren yolculuklarından tanırlar, hem de içlerinde kuşku taşırlar.

Kendini küçük gören insanlar
“Sarhoşlar” öyküsü dalgın bir anlatıcıyla başlar. Olay şimdiki zamanda geçiyor olmasına rağmen -miş'li geçmiş zaman cümlelerine başvurulması, anlatıcının olanları sonradan fark ettiğini ve etrafıyla çok ilgili olmadığını gösterir. Öykü, “Beni yıkılmış görmek size zevk veriyor.” (s. 68), “Sizi çözeceğim kapalı insan. Hâkimden üstünlüğünüzü kabul ederim.” (s. 69) gibi cümlelerle kişiler arasında kurulmaya çalışılan üstünlük çabası yansıtılır. Bir yandan da iç sesler yoluyla yazar, iktidar arzusuna kapılan kişilerin aynı zamanda “kendini küçük gören” insanlar olduğunu gösterir. İçki masasında geçen tartışmalar felsefe barındırır. Bu yönüyle bilgi ile ego arasındaki ilişki de aktarılmış olur. Öyküde pek çok ses eş zamanlı yansıtılır. Bir yandan şarkı söylenir, diğer yandan diyaloglar sürer. Gözlemler de aynı zamanda aktarılır.

Korku İzleği
“Korku” öyküsündeki anlatıcı karakter, çoğu öyküde olduğu gibi içkiye düşkündür. Evinin bulunduğu yeri betimleyerek kendi kişiliği hakkında ipuçları verir. Altıncı cümlede, “Benim öyle acayip zevklerim yoktur.” diyerek kendisini ötekileştirir. Korkuyu adım adım ele almaya başlar. Başkalarının korkusuyla, kendi korkularını ayırır. Meyhane sahibi Hayri Usta içmenin tek nedeninin korku olduğunu söyler. Böylece yazar, diğer karakterin yardımıyla, anlatıcıyı da korku izleğinin içine alır. Anlatıcı aralarda Baudelaire, Dostoyevski ve mitolojideki Zeus'tan bahseder. Böylece anlatıcı karakterin arkadaşı Rahmi'nin kitaplara ilgi duyan, kahramanlarına kendisini yakın hisseden, kadınlardan korkan, “tuhaf” biri olduğu verilir. Öyküdeki tema, bilmekle korku arasındaki bağı hissettirir.

“Akraba”, yazarın yüklemsiz, tamamlanmamış cümlelere en sık başvurduğu öyküdür. Diyaloglarla iç sesleri peş peşe vererek, okurun hem olanı, hem de düşünüleni aynı anda görmesini sağlar. İyilik yapmak isteyen ama bu konuda kendisiyle tartışan anlatıcı karakterin sıkıntısı ve samimiyeti bu yöntemle yansıtılır. Öykü anlatıcısı sürekli kendisiyle çatışır ama, merhamet duygusu ağır basar.

İnsandaki üstünlük hali
1977 yılında Dost öyküleri Yaşamasız kitabıyla birleştirilir ve “Boş Yücelik”, “Yazgı” ve “Suçüstü” adlı öyküler kitaba eklenir. Öyküler Dost'ta yer alan öykülere daha yakın bulunur.

“Boş Yücelik”, düşkün bir kartalın tasviriyle başlar. “Yüceliğini yitirdi sanıyor. Kendince haklı da. Ummadığı, beklemediği zamanlarda zayıf yanından vurulmuş belli.” (s. 90) diye aktarılan kartalın ardından, “Hiç unutmayacağım.” (s. 90) cümlesiyle anlatıcı, bir anda zamanda gerilere gider. Kişilik olarak pasif bir yapıya sahip olan anlatıcı, Asım adındaki arkadaşıyla aralarındaki farkı göstermeye çalışır. Asım, haksızlıklara karşı gelen, heyecanlı ve atak biridir. Anlatıcı, karakteri yüreksiz olmakla suçlar. Kendisini onun karşısında yüceltir. Hikâye, anlatıcının Asım'ın evini ziyareti ve radyo dinletme ısrarı üzerinden kendisini düşürdüğü haller ile son bulur. Böylece girişteki kartal tasviriyle, insandaki üstünlük halini buluşur. Asım küçük düştüğünü sanır, çünkü üstün olduğuna inanır.

“Yazgı”, mekânın ve iç dünyanın anlatımla birlikte kurulduğu öyküdür. Örneğin, “Tahta iskemleye ilişti. Bir zaman düşündü. Alnını uğuşturdu. Kalktı. Duraksadı. Banyoya doğru yürüdü, caydı.” (s. 95) cümlesiyle başlayan paragrafta, hem mekân hem de karakterin iç dünyası kurulur. Diğer öykülerde olduğu gibi iç sesler tırnak işaretleriyle ayrılır.

“Suçüstü”, öyküsünde anlatıcı birinci tekil anlatım kullanıyor olmasına rağmen, aynı zamanda yaşanan olayı dışarıdan izleyen üçüncü gözdür. Bu göz, olayları diyalogları doğrudan aktararak anlatır. Öyküde hırsızın neden çaldığı anlatılmaz. Anlatıcı sadece onun ne iş yaptığından şüphelenir. Öykünün son kısmında ise işlenen suç karşısındaki davranışlar tasvir edilir.

YAŞAMASIZ'LA

Yaşamasız'da yer alan öyküler 1957 yılında kitaplaştırılır. Yaşamasız, Bener'e olumlu ve olumsuz anlamda pek çok eleştiri taşır. Bir yandan öykülerin karanlık ve boğucu olduğu, diğer yandan ise deneysellik açısından Bener'in cesaretinden bahsedilir. Öykülerin kendini bir anda ele vermediği, sabırlı okuyuculara yazıldığı söylenir. Çünkü Bener kendi dönemindeki pek çok edebiyatçının aksine, okura inmekten çok, okuru yükseltmeyi benimsemiş bir yazardır.

Yabancılaşmanın başka bir yüzü
Yaşamasız, Bener için bir dönüm noktasıdır. Dost'taki gösterme tekniği Yaşamasız'da üst boyutlara ulaşır. Simgesellik ve şiirsellik ağır basar. Yazar, kendi sözcüklerini türetmeye başlar. Az kelime, noktalama işaretleri ve bağlaçsız anlatıma özen gösterir. Dost öykülerinin devamı sayılabilecek bu öykülerin farkı, daha örtük ve çözümlenmesi zor bir yapıya sahip olmalarıdır. Dost'ta her öyküde farklı temalar işlenirken, Yaşamasız'da genel tema yabancılaşmadır. Her öyküde yabancılaşmanın başka bir yüzü ele alınır. Fakat Bener'in yabancılaşmış anlatıcılarında gözden kaçırılmaması gerekli en önemli husus, insanı bir o kadar iyi tanımaları ve duygudaşlık güçlerinin yüksek olmasıdır. Buradan bakılacak olursa Bener, yabancılaşmanın sınırlarını bize gösterir. O, insana duyduğu güveni korur.

Bu bölümde en çok dikkat çeken öykülerden ilki, adı gibi Bener öykücülüğünün dönüm noktası sayılan “İlki”dir. Öyküde, bir yıl gibi bir süre evinden ayrı kalmış bir gencin, ergenlik sonrası eve dönüş anı anlatılır. Anlatıcının ruh haline ilişkin doğrudan bilgi verilmez. Yazar, zaman kiplerinden yardım alarak, anlatıcı karakterin kurduğu cümlelerle, yaşananlar arasına mesafe yerleştirir. Öyküye “İlki” adını vermiş olmasının nedeni, anlatıcı karakterin her şeyi yeniden keşfediyormuşçasına yaptığı tasvirlerdir.

“Parmaklarımı yadırgıyordum, nemli, ılık ağzımda. Şehri yabancılıyordum. Lisenin önünden geçtik. Bir yıl olmamıştı ayrılalı.” (s. 115)
“Babamın saçları seyrelmişti. Daha çok kırlaşmıştı.” (s. 118)

Anlatıcının bu ve benzer cümlelerde kullandığı geçmiş zaman kipleri, yabancılığını yansıtır. Kimi zaman anne ve babanın anlattığını düşündüğümüz cümleler ise aslında anlatıcının kendi kurgusu ve kendine dışarıdan baktığı halleridir.

“Öpsene ağabeyinin elini!” (s. 118)
“Koskoca adam olmuş bizimki değil mi hanım?” (s. 120)
“Tüysüz erkeler merhametsiz olur.” (s. 120)

Tırnak işaretleriyle ayrılmış bu bölümlerin gerçek bir diyalog mu, yoksa anlatıcının düşünceleri mi olduğu net değildir. Öyküde en belirgin yan, anlatıcının daha önce yaşamış olduğu olayları şimdiki zamanla bütünleştirerek, ergenliğin ardından yeniden değerlendirmesi; başka bir deyimle şimdinin gözleriyle geçmişi yeniden yazması olarak düşünülebilir.

“Batak”, yazarın mekân ve kişi tasvirini en uzun tuttuğu öyküdür. Üçüncü tekil anlatıcıyla aktarılan görüntüler, anlatıcının ruh haline dair izler taşır. Öykünün ilerleyen kısımlarında öğretmen olduğunu anladığımız anlatıcı, yaşadığı yere ve insanlara yabancılaşmış, olumsuz gözlemler yapan bir karakterdir. Onun gözünden insanlar; çarpık, pis, çirkef, miskin, eğri, yıkık, tahtakurusu vb sıfatlarla anlatılır. Öyküde bunu en iyi yansıtan, “Gebersin kenef gibi yaşayacağına…(s. 126) cümlesidir. Öyküdeki tek italik cümle budur. Burada o, kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak konuşur.

“Batak”, doktorun da devreye girmesiyle mesleki yabancılaşmayı da içine alır. İnsanlara güvensiz olan öğretmen ve doktor arasında yaşanan diyaloglardan, yaşamın berbat olmasının tek sorumlusu olarak insan suçlanır. Öyküde en çok dikkat çeken kısımlardan biri ise “Ayağının burnuyla dokunsa yüzüstü” ifadesidir. Bu tanımlama öykünün girişinde (s. 122) karafatmayı kurtarmak için kullanılırken, bir sonraki sayfada insanların birbirlerine olan davranışları için kullanılır. Anlatıcının gözünde, insanlar birbirlerine böcek gibi davranmaktadır.

Sanrı şeklinde olan diyaloglar
“Kan”
, kitaptaki en çetrefilli öyküdür. Şiirsel anlatım dikkat çeker. Şiirselliği sağlamak için Bener'in öykülerine has kelimelerin birçoğu bu öyküde buluşur. “Dağılgın”, “soğruluyordu”, “batık”, “sakıngan”, “dönenen”, “uzanık” vb sözcüklerle Bener kendi yaratısını ortaya koyar. Diyaloglar italiktir. Batak öyküsünde de değinildiği gibi italik tercihi, sanrı şeklinde olan diyalogları yansıtır. Bu yanıyla, “Kan”da karakterler arasında yaşanan konuşmalar düşle gerçek arasında kalır. Yazar bu şüpheyi daha ilk paragrafın sonunda belirtir gibidir.

“Erkekler, kadınlar, çocuklar, yer sofralarında tütsülü çorbalarını yudumladılar, konuşmadılar.” (s. 134)

Bener öykücülüğünde olay akışı ve zamanla ilgili belirsizliklerden yola çıkarak, buradaki “konuşmadılar” ifadesini öykünün geneli için mi, yoksa anlattığı zaman dilimi için mi kullandığı muammadır. “Kan” bu yönüyle “İlki” öyküsüne yakındır. Diyaloglar anlatıcının varsayımı gibi durur. Öyküde, eş zamanlı olarak birden fazla kişi konuşur. Hatta kimin konuştuğu, kimin kime cevap verdiği anlaşılmaz. Bu ayrıntı da konuşmalar üzerindeki şüpheyi destekler niteliktedir. Öyküde geçen, “Uyandın mı?”, “Sarstı”, “Sıçrayarak uyandı” gibi ifadelerle pek çok diyaloğun uyku halini yansıttığını anlaşılır.

“Kan”da işlenen yine yabancılaşma ve aidiyet sorunudur. Evli olmadığı halde hamile kalan kadının, adamın ailesinin evindeki dışlanmışlığı, aile bireylerinin birbiriyle olan iletişimsizliği öykünün konusunu oluşturur. Anlatım üçüncü tekil kişi ağzından yapılır. Hamile kadını eve getiren adamdır. Adam soğukkanlı, donuk ve yaşanan diyaloglarda tarafsız kalan biridir.

İlişkilere ve kadınlığa dair yabancılaşma
“Monolog”, senaryolaştırma tekniğinin kullanıldığı ve kitapta ikinci kadın anlatıcının karşımıza çıktığı öyküdür. Mualla, durmaksızın Leyla'ya konuşur. Anlatıcı ise üçüncü bir kişidir. Leyla öyküde görünmezdir. Başta varlığı şüphelidir ve Mualla'nın kendi kendine konuştuğu sanılır. Öykünün ortalarında Leyla'nın varlığına ilişkin şüpheler ortadan kalkar. Leyla'nın söylemiş olabileceği sözler, Mualla'nın itirazları veya tartışmalarından çıkarılır.

“Zaten sana kimse laf atmamıştır. Öyle değil mi? Attı mı? Söylesene. Gel bak. Gördün mü? Allah Allah nasıl surat bu canım.” (s. 225)
“Öyle acır gibi de suratıma bakma. Sinirleniyorum. Ay tuhaf, sinirleniyorum kardeşim, bakmasana öyle.” (s. 225)

Parantez içinde verilen, “aksırır”, “susar”, “kıkır kıkır güler” vb açıklamalarla öykü tiyatral bir yapı kazanır. Aynı zamanda da Mualla'nın söyledikleriyle vücut dili arasında bir ayrım ortaya çıkar. “Monolog”, ilişkilere ve kadınlığa dair yabancılaşmayı ele alır.

“Kuş”, kitaba sonradan eklenen öykülerdendir. Tanrısal anlatıcı vardır. Tema olarak suç, ölüm ve özgürlük ele alınır. Kesik ve kısa cümleler ile olay ve olay kişilerinden bahsedilmez. Nesneler ve durumlardan bahsedilir. Tırnak işaretleriyle verilen bölümlerin diyalog mu, düşünceleri yansıtan cümleler mi olduğu ayırt edilemez. Mekân bir oyuncak dükkânının önü gibidir.

“Lastik kuş kanat çırptı.” (s. 227)
“Karınlarından kurulu adamlar, kadınlar, çocuklar, diz bükmeden bir boşluğu adımladılar. O gün de. Hepsi bir delikte yitti.” (s. 229)

Buradan çıkarabileceğimiz, öykünün gerçekdışı; nesneleri canlandıranın ise anlatıcıdan başka biri olduğu hissedilir. Bu kişi vitrinden dükkânı seyreden “sarı adam”dır.

“Sağ eli aralık ağzında.” (226, 227, 229)
“Kendi omuzlarını tutup sarstı. Kafası sancılı, ağır. Kendi suratını iyice bir gördü bu kez. Camlara karşı.” (s. 227)

Cama yapışan kişinin zihnine giren anlatıcı, onun, geçmişe, çocuğuna, ev hayatına dair kesitlerden bahseder. Böylece öyküdeki kişinin, seyrettiği cansız nesnelerle anıları birbirine girer.

“Öfke”, “Kuş” ile benzer özellikler taşır. Diğer öykülerde kullanılan pek çok teknik “Öfke”de birleşir. “Öfke”, Bener'in klasik öykücülükten tamamen koptuğunu gösterir. Zihin akışı ile başlayan öyküde diyalog, monolog, düşünce, anlatım iç içe geçmiştir.

Anlatıcı “Aralanan kapıyı ittim usulca.” (s. 230) cümlesiyle, bir anda geçmişe döner. Gittiği evin sahibinin ismi öyküde verilmeyerek, ilerde de pek çok bilginin saklanacağı, hatta kişilerin diyaloglarının, anlatıcının düşünceleri ve konuşmalarıyla iç içe geçeceğini hissettirir. Öyküdeki kişiler Amerikalı, küçük kız, kızın annesi, ev sahibi ve anlatıcıdır. Yaratılan ortam tam bir karmaşadır. Kimin söze girip, kimin sustuğunu, okur cümle yapılarıyla ayrıştırmaya çabalar. Bu karmaşık yapı, okuru gerer. “Öfke” hissi okura aktarılmaya çalışılır.

“Adı ne?”
Amelia.” (s. 232)

Amelia, “Adı ne?” sorusuna verilen yanıt değildir. Oysa cümleler peş peşe sıralanmıştır. Birbirinin devamı niteliğinde olmadığı ise italik harflerle gösterilmiştir. Öykünün 233. sayfasında sesler, düşünceler iyice karışır. Anlatıcı tüm bu karmaşayı, “Bilmem ki size nasıl anlatsam?” (s. 234) cümlesiyle sonlandırır. Bu cümle yazarın okura sorusu olarak algılanabilir.

Şimdiki zaman ile kırk yıl öncesi yaşananlar
“Biraz da Ağla Descartes”, otobiyografik öğeler taşır. Kırk yıl öncesinin İstanbul'una dönülür. Anlatıcının özlemi ve sitemi, “O sokağa bakmadan geçmeli, adı değiştirilmiş bile olsa, sen bakma o sokağa; o sokak yok, hiç olmamış değil, beton yığınlarının altına gömük, ölü belki, ama var, dönüp bakma, kork, korkuyorsun zaten.” (s. 235) cümlesiyle doğar. Şimdiki zaman ile kırk yıl öncesi yaşananlar iç içe anlatılır. Anlatıcının arkadaşı “Descartes” lakaplı kişidir. Bu kişi aracılığıyla Descartes'a da göndermeler yapılır. Çünkü öyküdeki Descartes, çok düşünen ama saf biridir. Anlatıcı sık sık onun üzerinden düşünme, anlama ve eylem hakkında tartışmalı diyaloglar yaratır.

İkisi de askerlikten kaçıp, adı sonradan değiştirilecek olan Abanoz sokağa gitmeye çalışırlar. Üniformalarından dolayı korkarlar. Korku hissi zamanla karakterlerin Yüzbaşı'nın ağzından aktarılan “Getirin şu hergeleleri!” ifadesiyle aktarılır. Fakat bu söylemin gerçek mi yoksa kuruntu mu olduğu belirsizdir.

Öykü kişileri, farklı kişilik yapılarına rağmen iyi anlaşırlar. Birbirleri hakkında çok şey de bilmemektedirler. Onları yan yana getiren, olaylara gösterdikleri tepkilerin benzerliğidir. Yalnız bunu konuştukça çözerler. Arkadaşlıklarının nerede başladığı bilinmemektedir. Buradaki nedensizlik, sanki yazarın dostluk ve anlamak üzerindeki düşüncelerini işaret eder. Hatta Descartes'ın düşünmeye olan düşkünlüğünü anlatıcımız çoğu zaman anlamaz. Buna itiraz etmese de tartışır.

“Çözdüm, ama anlamadım.”
“Gördün m? Baban neci senin. Üç yıl aynı okulda okuduk da sormadık birbirimize.”
“Manav.”
“Benimki doktor. Hekim değil (…)” (s. 237)

“Üzülme. Düşün. Varlığını kanıtla kendine.
“Of be! Düşünüyorum, öyleyse yokum tamam mı? Amma içim sıkılıyor. Şu sokağa bir girebilseydik.” (s. 240)

“Yoktu ki, tükensin. Başlamayan bitti.”
“Varlığını kanıtla kendine!” İfadesinde “kendine” sözcüğünün italik yazılmasının sebebi, yazarın kimsenin henüz kendi olamadığına dair bir göstergesi olabilir. Tanımak, bilmek, çözmek, anlamak üzerinde duran yazar, arkadaşlığı paylaşıma yaklaştırır. Düşünceyi, davranışlarla duyguları bölen bir eylem olarak yansıtır. Fakat düşünmeyi yüceltir. Anlatıcı öykü zamanına döndüğünde, Descartes'ı artık daha iyi anladığını, ondan çok şey öğrendiğini bir cümleyle ortaya koyar.

Hep böyle kal aklımda Descartes ne olur, hoşça kal, ama istersen biraz da ağla.” (s. 242)

Burada, anlatıcının yalnızlığı ve özlemi okura sezdirilir.

“Yaşamasız”, birinci tekil anlatıma sahiptir. Anlatıcı, yarım kalmış bir aşk hikâyesini anımsar. “Yoktu ki, tükensin. Başlamayan bitti.” (s. 179-180) cümlesiyle öyküye neden “Yaşamasız” adını verdiği anlaşılır.

Anlatıcı evli bir kadınla ilişki yaşamıştır. Anılarını çağıran ise kadının kocasıyla yaşadığı karşılaşmadır. Bir anda karşılaşma anından geriye gider anlatıcı. İlişkiyi anlatmaya başlar. Bener, kapalı anlatımı sürdürür. Yarım kalmış bir hikâyenin acısını seçtiği kelimelerle okura hissettirir. Anı da, hatırlatan karşılaşma da daha sonraki bir zamandan aktarılmaktadır. İki ayrı geçmiş zaman arasındaki geçiş, köprü görevi gören bir cümleyle yansıtılır.

“Ama demin, onunla omuz omuzayken bir ara yaşadığımı anladım galiba. Kapısına mermer basamaklarla varılan bir evin önündeki umutlu umutsuz kişinin gecikmiş sevinci! Her yan karanlıktı. Yalnız dip pencerelerinde bir kırmızı ışık vardı.” (s. 177)

Yazar, anlatıcısına zaman geçişleri için kip kayması kullandırtmaz. “Galiba” ile biten ilk cümlede hâlâ son yaşadığı karşılaşma anındadır. “Kapısına” ile başladığı cümle, köprü cümledir. Bunu ancak, “Yalnız dip pencerelerinde bir kırmızı ışık vardı.” ile başlayan ve ardından gelen cümlelerle anlarız. İlişkinin yaşandığı anlara ait anlatımlarda, kişilerin yaşadığı suçluluk duygusu ile tutku bütünleşir. Cümleler öyle iç içe kurulmuştur ki, iki kişi de yaşadıklarına dışarıdan bakar. Hem zihinsel hem de karşılıklı bir sorgulama süreci yansıtılır. İlişkinin nasıl başladığı bilinmese de, neden bittiği, sorgulama hali seçilmiş diyaloglardan anlaşılır.

“Seni seviyorum. Soğuksun, ama seviyorum. Sana gelseydim zaferinin anlamı kalmazdı. Kolaylık seni rahatsız eder.” İyice güldüm. “Hiç anlamadım, ama zararı yok. Allahaısmarladık.” (s. 180)

"Yaşamasız" öyküsünde aşkta yabancılaşma ve akılcılık olgusunun işlendiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

Yaşamasız'da yer alan diğer öyküler: “Pazarlık”, “Sal, Kovuk”, “Leblebici”, “Hasan Hüseyin”, “Avuntu”, “Barda”, “Laedri” ve “Bakanlık Makamına”dır.
~~~

* Alıntılar: Dost- Yaşamasız, YKY, 3. baskı: İstanbul, Ocak 2009

Kaynakça:
Reyhan Tutumlu, Yaşamasız Yazabilmek – (Vüs'at O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım), Metis Yayınları, İstanbul, İlk Basım: Mayıs 2010

~~~
Sayı: 47, Yayın tarihi: 26/06/2010

Satın al
Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics