MaviMelek
"Alevler gece karanlığına dokunduğunda, unutulmuş bir dilin çözülememiş sembollerinden bir öykü anlatıyorlardı." - Hikmet Temel Akarsu

[Öykü]"Dolunay Partisi: Domuz Çukuru Koyu, Hatıralar ve Hüzün…"
Hikmet Temel Akarsu

Dolunay Partisi

"ÖYLEYSE İŞTE; HER ŞEY BOŞ!"

Domuz Çukuru Koyu'nda dolunay belirdiğinde ilk kez sigarasını yakmakta tereddüt etti orta yaşlı adam. Tüm gününü yeniden ve yeniden yaktığı sigarasının ucunda beliren alevin, pervasız bir şekilde kâğıdı eritip, aymaz bir şekilde parmaklarına yürüyüşünü izleyerek geçirmişti. Hüzünlenmek için her şeyin elverişli olduğu bir zaman diliminde bu yaralayıcı duyguya bir daha teslim olmamak için yeminler üzerine yeminler etmişti önceki haftalar boyunca. O nedenle gözünde biriken yaşların gün boyu içinden çıkmadığı mavi dünyanın tuzlarından olduğuna inandırdı kendini.

Haftalar süren ve arabanın gaz pedalına, kurşunlanmış bir gövdeye tampon basar gibi tutkuyla bastığı günlerin sonunda, Beydağları'ndan, safari mağlupları gibi, tortop olmuş bir toz yumağı halinde Akdeniz'e düştüğünde ruhunu yatıştıracak yalıtılmış dünyayı aramaya koyulmayacaktı. Çünkü onu nerede bulacağını biliyordu. Yalnızlığın bitirici suskunluğuna alışkın orta yaşlı adam bir gece önce, ay göğe tırmanmak üzere ortaya çıktığında, Domuzcuk adlı minik tekne ile, bir başına getirilmişti kara yolunun olmadığı koya. Elektriğin olmadığı Domuz Çukuru'na, meşaleler yerleştirilerek aydınlatılmış plaj alevlerinin arasından geçerek girdi.

Bana bile yabancılaşmış bu yalnız adam bendim işte…

Doğru düzgün ilan edilememiş bir partinin davet edilmemiş konukları suskun ve sedasız yaz çardakları arasında içkilerini yudumlarken Karaib Adaları'nda zenci bir kadının kollarında uykuya daldığım geceyi anımsadım. Kötücül kovboylar gibi kıvrıldığını hissettim dudaklarımın. Kendimden utandım. Yine de doğruca bara gittim. Birkaç tahta perde ile birkaç sazdan oluşan barda Dolunay Partisi'ni ciddiye almış birkaç adam hâlâ hummalı bir çalışma içindeydi. Hummalı çalışmadan kasıt sadece ve sadece beyaz bezden yapılma yonca şeklindeki sahne dekorunu ağaçlar arasına germekten ibaretti. Böylece sınırsız, bitimsiz bir doğa parçasının bir noktası sınırlandırılmış olacak ve orası dans için seçilmiş bölge, partinin odağı veyahut da doğa diskosunun merkezi kabul edilecekti.

O sırada yanı başında duran esmer barmene olabilecek en absürd soruyu sordu Antik İskandinav Kraliçelerini anımsatan “cool” bir kadın:
“Kaç litre mazotumuz kaldı?”
Yadırgadım ve şaşırdım. Ama susmayı tercih ettim. Böylesine hoş bir gecede böyle bir soruyu neden sorardı böyle bir kadın?!
Sorunun, barmen tarafından, yaşam kaygısına kapılmışlık endişesiyle ciddi ciddi yanıtlandığını farkettim;
“Sanırım birkaç saat şarkılar bizlerle olabilecek…”
“Buna sevindim!” dedi hüzünlü bakan sarışın kadın.

O anda neler olup bittiğini anladım. Birazdan çalışmaya başlayacak jeneratörün son damla mazotlarının da müzik için ayrıldığını fark ettim. Hoşuma gitti bu yokluk hali. Az sonra müzik çalmaya başladığında bir kadeh buzlu Scotch istedim. Scotch olmadığını söyledi genç adam utangaçça. Öyleyse buzla içilen herhangi bir şey vermesini söyledim. Bu kez yine utangaçça buz da olmadığını söyledi. Çünkü bütün mazot müziği çalabilmek için ayrılmış, gün boyu jeneratör çalıştırılmamıştı. Buz imal edilememişti. Mevcutların da hepsi erimişti. Gülümsedim kendi kendime. Bu yoksunluk duygusu kesinlikle hoşuma gitmişti. Ne olsa içebilirdim artık. Yeter ki içinde alkol olsun. Rom, mohito ve ardı sıra tekila istedim. Sıcak da olsa razıydım. Hiçbiri yoktu. Sadece sonsuza kadar yetecekmiş gibi duran sıcak bira ve tanıdık bir eski zamanlar adamının gelirken yanında getirdiği bir kasa nadir içilen sert Türk rakısı vardı barda.

Rakı içip içemeyeceğimi sordum bardaki genç adama;
“Olabilir,” dedi. “Zaten başka çare yok gibi gözüküyor?”

Gülümsedim. İçkimi sek aldım. Arkama döndüm. Jeneratör, mazot ve müzik sözcüklerini birleştirip esprili bir tümce kurarak patroniçe olduğunu sonradan kavradığım İskandinav Kraliçelerini anımsatan kadına söylemek istiyordum.
Kaybolmuştu ortalıktan.

Geriye döndüm. Eski zaman aşklarından söz eden tuhaf bir İngilizce şarkı duyuldu o anda. Sistem çalışıyordu. Son mazotlar, son paralar, son jeneratör çırpınışları ve soğutulamamış içkilere daldırılmış tepkisiz yüzler belirdi ortalıkta. Birkaç da ışık yandı. Mutlu oldum. İlan edilmiş Dolunay Partisi'ne ne kadar az insanın katıldığını fark ettim ve bundan da mutlu oldum. Carribean giysili, rasta saçlı, ince, uzun boylu genç bir adam sofistike müzik insanlarına yaraşır bir şekilde iptidai bardan içeri daldığında, “reggae” çalacağından neredeyse emindim. Fakat “cool” duruşlu adamın parmaklarının altında laptop'un ışığı belirince tereddütte kaldım. Birazdan ortaya çıkan “new-age” müziği; nasıl diyeyim uçurucuydu işte… Geri göndüm ve meşalelerin arasından geçip iskeleye yürüdüm. Sırf ben ayrıldım diye partinin ıssızlaştığını hissettim.

İşte ben bu nedret halini sevdim.

Dolunay gökte yükseliyordu, birkaç kent kırığı adam çardaklarda uzanmış hayat hakkındaki fikirlerini gözden geçiriyordu. Bavyeralılara mahsus, tüylü fötr şapkasıyla plajda tebarüz eden beyaz tenli genç Alman kadın, yanından hiç ayrılmayan sevgilisiyle kendisine yine bir meşgale bulmayı başarmıştı. Çakıl taşları topluyorlardı dolunayda. Gün boyu güneşin altında kendini erimeye terk etmiş Fransız kadın ise yalnızlığını tekrarlamak için bu kez dolunayın altındaydı. Biraz ilerideki hamakta uyuyakalmış genç İngiliz, uykuda bile bira şişesinin elden düşürülmeyebileceğini kanıtlayan bir mantık problemi gibi upuzun yatıyordu. Plajın uzak bir noktasında ateş yakmış genç kadınların genç erkeklere küçük tefek öpücükler verdiklerini görüyordum. “Dolunayda neden ateş yakar bir insan?” diye mırıldandım kendi kendime… Aynı anda alevlerin yalımları arasında şiir okumaya çalışan bir Alman kadının söylev verir gibi elindeki kâğıda bakıp kollarını karanlık denize doğru savurduğunu seçebiliyordum… Şiirin insanlığa geri döndüğüne tanık olmak her şeye rağmen çok güzel gözüküyordu. Kumların üzerindeki uyku tulumlarının içindeki kıpırtılar ise hippi çağı sevişmelerini anımsatır gibiydi.

Anımsadım, anımsadım… Her şeyin nasıl bu hale geldiğini anımsadım…
Nasıl da her şeyin kötü gittiğini… 2000'li yılların Kelebekler Vadisini, 90'ların Olimpos'unu, 80'lerin İztuzu'nu, 70'lerin Mocamp X'ini, 60'ların Sultanahmet'ini, Pudding Shop'u… Ve tükenişe giden yolu…

Uzaktan partimize katılmamış davetsizlerin suskun yoklukları ve görünmez dansları duyumsanıyor ve sadece ve sadece son litre mazotların bize sunduğu “new-age” melodileri tınlıyordu.

“Hayat neden böyle?” diye sordum kendi kendime.
Bu kez sahile vurmayan dalgaların sessizlikleri yanıtladı beni.
“Peki ben ne istiyorum bu hayattan hâlâ arsızca?” diye sordum bu kez.
Olmayan sevgililerin fısıltılar arasına karışmış öpüş seslerini duydum kulaklarımda.
“Öyleyse işte; her şey boş!” dedim kendi kendime.
Gariptir. Bu kez yüksek sesle söylemişim bunu. Arkamdan bir kadın sesi yükseldi;
“İyi misiniz?”

Dönüp bakmadım. Bu sesin sahibinin kim olduğunu bilmek istemiyordum. Gerçek o anda bana lazım olan en son şeydi. Ben sadece ve sadece bu sesin verdiği imgeler üzerinde önümüzdeki birkaç günü acısızca tüketmeyi düşünüyordum. Çünkü iyi değildim. Ve hiç kimse bana iyi olmadığım zamanlarda “İyi misin?” demezdi. Kötü şanstan mıdır yoksa başka nedenden mi bilmem; hep iyi olduğum zamanlarda bu soru sorulurdu. Oysa iyi olduğum zamanlar artık anımsayamayacağım kadar uzaklarda kalmıştı. Kuşkusuz onunla birlikte “İyi misiniz?” sualini soran kadınlar da… Her neyse… Şimdi bunların zamanı değil. Temmuz duyarlılıklarında uzaklardan geçen teknelerin suskun ilerleyişleri arasında dolunayı izleme zamanıydı. Dolunay'ın derinliklerinde kaybolma zamanıydı.

Terk edilmiş doğa tavernamızda ılık içkilerini alıp hamaklara ve tulumlara ve çardaklara çekilmiş genç adamlar ve genç kadınlar büyülenmiş gibi gözlerini dikmiş olarak, zeytin ağaçlarının arasından dolunaya bakarken yerimden kalktım. İskelenin üzerine çıktım. Yavaş ve küçük adımlarla iskelenin ucuna doğru yürümeye başladım.

“Yalnızlığın ve hayal kırıklıklarının yorgun adamı bir gün yaşamına son verecekse eğer neden burayı ve bu dondurulmuş anı seçmesin?” diye sordum kendime.

Birkaç adım daha attım ileriye. O esnada müziğin dönüştüğünü duydum. Ve arkamdan yükselen kimi ışık hüzmelerini duyumsadım. Geri döndüm. İskandinav Kraliçeleri'ni anımsatan kadın kumsalda Şaman dansı yapıyordu. Çepeçevre döndürdüğü ve anlam veremediğim bir şekilde sürüklediği sopalarının ucunda yanan alevler gece karanlığına dokunduğunda, unutulmuş bir dilin çözülememiş sembollerinden bir öykü anlatıyorlardı adeta. Bu sembollerin oluşturduğu sözcüklerin neyi anlattığını çözmeyi; en azından yorumlayabilmeyi denedim.
Başaramadım.

Orada bir şey yazdığını bilmek ve bunun ne olduğunu anlayamamak belki de en iyisiydi. Buna karar verdim.
Elimi cebime attım. Bir sigara çıkardım. Çakmağımı elime aldım. Gün boyu hep yaptığım gibi yine sigara yakacaktım. Bir an düşündüm. Kendimi küçümsedim. Üzerimde dolunay; ardımda Şaman danslarının çözülmemiş ışıktan sembolleri ve ağustos böceklerinin koşuşturan küçük ateşleri arasında sigara yakmayı akla getirebilen bir sefil dedim kendi kendime.
Mazotun bitmesini istedim o an.
Jeneratörün durmasını.
Müziğin susmasını.
Zamanın gerçekten donmasını.

Sadece alevler kalsın istedim. Ağustos böceklerinin ateşleri, dolunayın ışığı ve Şaman danslarının alevlerinin oluşturduğu o unutulmuş dilin sözcükleri…

Hatıralar ve Hüzün… 2009 Yazı, Domuz Çukuru

~~~
Sayı: 42, Yayın tarihi: 19/11/2009

» Bu öykü Emre Karacaoğlu tarafından İngilizceye de çevrilmiştir, http://www.mavimelek.com/full_moon_party.htm

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics