MaviMelek
"Boşluk alacaktı beni içine. Çocukluk düşlerimdeki gibi, boşluklar içinde uçacaktım." - Bir Beyoğlu Düşü / Demir Özlü

[Editör'den] "Boğuntu ve Bunaltının Gölgesinde: Demir Özlü" | Hasan Uygun

Demir Özlü

"YANILSAMALARLA GEÇEN BİR YAŞAMIN SANRILARI"

Bu genç, âciz yabancı, Brigge, beşinci katta oturup yazacaktır; gece gündüz: Evet, yazmalıdır; bunun sonu bu olacak.” - Rilke

Bunaltı ve boğuntu Demir Özlü'nün metinlerinde en sık tekrarlanan iki kelimedir. (Boşluk ve hiçlik de mutlaka sayılmalıdır.) İlk metinlerinden itibaren bağlandığı (seçtiği) dünya görüşünün de etkisiyle bu iki kelime, eserlerinde çeşitli toplumsal koşullar altındaki (en çok da baskı) bireyin ruh halini aktarmaya yöneliktir. İlerici ve aydınlanmacı görüşlerin sürekli istibdat altında tutulduğu bizim gibi ülkelerde, gerçeği arayan bireyin durmadan tosladığı sert duvardır aslında bunaltı ve boğuntu.(*) Bu yüzden “Kendim(n)den sonraya soluk alan kimi satırlar bırakmak” bile anlamsızdır. “Ne değeri var(dır) bunların”(1) Bir yazara, kendinden sonraya kalacakların önemsizliğini böylesine yakıcı bir biçimde hissettiren, yazarlığın bile sorgulandığı bu çıkarsamalar, bilinçle kavranmış bir varoluşun gelgitleridir öte yandan. Çünkü yaşam, tüm saçmalığına rağmen sürdürülmelidir. Bu yüzden de yazar, yankısını önemsemeden boşluğa savurmalı sözlerini.

Varoluşçu açıdan kavranıldığında, “değer” denilen soyut yargının, ne kadar da saçma olabileceğini yaşamıyla göstermek için hiçliğin kuyusuna atlayan filozoflara da tanık oldu dünyamız. Bunaltı ve boğuntunun, “varoluşu özden önce gelen”, dünyaya atılmış “özgür” bireyin tek gerçeği olduğunu pek çok metninde somutluyor Demir Özlü de. Hiçliğin kuyusunun çekiciliğine kapıldığı bazı satırlarında, “Büyük bir yalnızlık ve boşluk duygusu”(2) yaşadığı anlarda, “bu dünyanın bir oyun” olduğu gerçeğiyle yüzleşmek kaçınılmaz oluyor. O halde oyunu sonlandırmak da özgür seçimimizin bir parçası olmalıdır.

Ya da bazen oyun oynama isteği bile duymayabilir insan. Olgularla arasında bağ kurmakta zorlandığı, yalnızlıkla kıvrandığı anlarda mesela. Demir Özlü'nün ilk kitabı Bunaltı'nın (1958) ilk öyküsü “Bağsız”daki genç gibi. Birlikte olduğu bir kadını öldürdüğü için polisten kaçan, ama tuhaf bir biçimde suçluluk duymayan, aslında yargılanmayı salt bir hukuk sorunu değil vicdan sorunu olarak gören, tüm engelleri aşıp yurtdışına kaçabilecekken son anda vazgeçerek oyun oynamayı reddeden genç gibi. Fakat bu reddedişin temelinde sürekli kendini sorgulayan suçlu bir bilinç mevcut: Hiçbir şeye bağlı hissetmediği halde sorumluluktan kurtulamayan, hepsinden uzak olduğu halde varlıklarından bunalan. “Hiçbir insana bağlı değilim. Ne kadar da yalnızım, uzağım, sorumsuzum, belki de suçluyum.(3)

Paris Güncesi | Demir ÖzlüVaroluşçuluk bir karamsarlık felsefesi değildir

Yaşam ile ölüm arasında sıkça gidip geldiği çocukluk ve ilk gençlik yıllarından, varoluşçuluk üzerine ilk bilgileri öğrendiği Berkeley'e ve Paris'te tanıştığı diğer varoluşçulara değin, aslında “bilinçle” şekillenmiş bir yaşam pratiğine tanık oluruz Demir Özlü'de. Fakat bu bilincin kırıldığı, yüreğiyle bilincinin “çarpışan iki sarkaç” gibi gidip geldiği, sırasıyla birini ya da ötekini seçtiği durumların da olduğunu sıkça dile getirir Paris Güncesi'nde. Çocukluğunda özellikle, “derin üzüntülü anları”nda koştuğu öğle uykularında, “Gerçek bir çocuk gibi kendi”ni “öldürmeyi kurduğu”(4) süreler boyunca, “her şeyi inceden inceye düşünen, edilgen, olaya karışmaktansa, onun özünü kavramak isteyen biri”dir o.(5) Bu edilgenlik ve ince düşünüş hayatının sonraki dönemlerinde de etkili olur tabii. Paris'te de bulunduğu süre boyunca, dönem dönem duyduğu boşluk ve yalnızlıkla kendini ortadan silmeyi gerektiren nihilizme yaklaştığı anlar gibi.

Konunun burasında varoluşçulukla ilgili temel bazı saptamalara göz atmak gerekirse: “Weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, Mounier'ye göre umutsuzluk, Hameli'e göre bunaltı, Banfi'ye göre kötümserlik, Wahl'a göre başkaldırış, Marcel'e göre özgürlük, Lukacs'a göre idealizm (düşküncülük), Benda'ya göre usdışılık (irrationalisme), Foulquié'ye göre saçmalık felsefesidir.”(6)

Bunalım, umutsuzluk, bunaltı, kötümserlik, özgürlük, idealizm, usdışılık, saçmalık vb. Görüldüğü gibi bir ikisi hariç, varoluşsal açıdan pek de iyi sonuçlar çıkarılabilecek tanımlar değil bunlar. Bunlara iç daralması, kaygı, titreme, ürperti, boğuntu, bağsızlık ve bungunluk gibi varoluşçu eserlerde sıkça rastlanan terimleri de eklemek mümkün. Nereden bakılırsa bakılsın insanın olumsuz ruh haline tekabül eden bu terimler, varoluşçuluğu da bir karamsarlık felsefesine indirger sanki. Oysa Sartre'ın bu konudaki görüşleri açıktır: “Varoluşçuluk deyince, insanın yaşamasına yol veren ve her gerçeğin, her eylemin bir çevreyi, bir insancıl özelliği kucakladığını gösteren bir öğreti (doctrine) anlıyoruz.”(7) Böylece karamsar gibi görünen bu doktrin, aslında insanın karşı karşıya bulunduğu durumu ve varoluşun her tarafına yayılan “saçma”nın içinde barındırdığı yaratıcı hareket noktasını göstermesi bakımından hümanist bir kimliğe bürünür.

Varoluşun bunaltısını hafifletmek için ne olursa olsun yazmak

Demir Özlü - Onat KutlarYine de karamsarlığı belirgindir Özlü'nün Paris'te bulunduğu süre boyunca, tıpkı günlüğüne 27 Aralık 1961 tarihinde düşen şu satırlar gibi: “Bugünlerde boğunç zihnimin derinliklerinde yükseliyor, beni içine alıp boğuyor. […] İşte bunaltı içindeyim, derinleşen bunaltı ardımı bırakmıyor. Günlerdir içinde boğuyor beni. Sanki titreyerek onun geçmesini bekliyorum.(8)

Aldığı bir bursla, Sorbonne Üniversitesi'nde “serbest öğrenci” olarak okumak üzere gittiği Paris'te, 1961 ile 62 yıllarında arasında bulunur Özlü. Ancak “bütün ilkgençlik yılları”nı dolduran bir rüya olarak tanımladığı bu kentte, daha önceden gitmiş olan birçok arkadaşına rağmen (Ferit Edgü, Güner Sümer, Yüksel Arslan) yine de yalnızdır. Ve 4 Aralık tarihli günlüğüne şu satırları düşürür: “Bomboşum ben, kendimi yalnız hissediyorum, yalnız kendimi düşünebilirim.(9) Dönem dönem bu yalnızlık anları kırılır tabii: “Akşamüzeri Select. Güner Sümer beni bekliyor.” “En çok Onat, kimi de Güner, kız arkadaşlar sabahı Beavjolais şarabı içerek ediyor, durmaksızın Bach'ın müziğini dinliyorduk.(10)

Elbette bu yalnızlık ve boşluğu büyüten, insanın içine bakmasını sağlayan varoluşçu yazarlar ve eserleridir yine de. Özlü de Paris'e vardığı ilk günden itibaren (çok daha önceden tanışmış olduğu) varoluşçu yazarların eserleri üzerine yoğunlaşır. Onlarla özdeşleşir; “Paris'te, geçirdiğim ilk bir iki ayda çok yalnız, çok yalnız bir yabancıydım. Malte gibi hakîr görülen bir yabancı sanıyordum kendimi.(11) “Kimse anlamasa da” yazmayı kurgular: “Dupleix'teki otelde, küçük odamda, iç avludan gelen ışığın altında yaşamın saçmalığı, intihar, gerçek yaşamla gerçek olmayan yaşam üzerine bir şeyler yazmalıyım.(12) Tanınmış birçok insanın intihar ettiği Paris'te, Dostoyevski'nin romanlarındaki intiharları, “kararlı intihar fikrini” ve sık sık da Camus'nün intiharla ilgili metinlerini okuyarak orada tanıştığı Helena isimli arkadaşıyla “Karanlık basıncaya kadar, uzun süre yaşam, intihar, Nietzsche, Kierkegaard, Sartre üzerine”(13) konuşur.

Paris'te bulunduğu süre içinde, Özlü'nün sıkça düşündüğü şeyler arasında en çok da “yazmak” vardır tabii. Henüz ilk kitabını yayımlamış (Bunaltı) bir yazar olarak, Paris'te tanıştıklarına kitabından pek bahsetmese de daha sonra yazacağı Soluma (1963) ile Boğuntulu Sokaklar'da (1966) Paris döneminin izleri, günlüğüne düşülen notlarının çeşitli biçimlerde tezahürleri görülür.

Boğuntulu Sokaklar | Demir ÖzlüParis Güncesi'ne düşülen notlardan kısa bir süre sonra yazılmış izlenimi bırakan Boğuntulu Sokaklar'daki “Kralın Geçtiği Kapı” öyküsü mesela; günlükte “Port-Royal'daki kahvede notlar alırken Maupassant'ı yeniden okuma”yı(14) aklından geçiren Özlü, daha sonra öyküye şu satırları düşürür: “Port-Royal'da, banliyö istasyonuna yakın bulvara bakan kahvede oturuyorum. (…) Önde, kaldırıma yakın masalardan birinde oturuyordum, bir başıma, kendimi budalaca Malte'yle özdeşleştirerek.(15) Yukarıdaki alıntıda iki metin arasındaki eylemler farklı olsa da günlükte yer verdiği mekânlar ve arkadaşlıklar kurgusal bir süzgeçten geçirilerek öyküye aktarılır. Gidilen, oturulan, yenilen, içilen mekânlarla hem öyküde hem de günlükte benzerdir.

Melankoli, ölüm, yalnızlık, hiçlik, bunaltı, boşluk ve çıkışsızlığa sıkça vurgu yaptığı Paris Güncesi'nin sonlarına doğru ise, bambaşka bir Demir Özlü'yle karşılaşır ve yavaş yavaş dönemin politik atmosferinin onun üzerindeki etkilerine tanık oluruz: “Emekçilerin, işçi sınıfının egemenliği geliyor, onların yanında, onlar için çalışmaya zorunluyum. Yoksa tükenip gitmeye yargılı bir burjuvadan başka ne olabilirim ki?(16)

Borazan seslerine boğulan Bir Beyoğlu Düşü

Daha sonra düşülen satırlar, ama Paris dönemi öncesine dair betimlenen durumlar olması itibarıyla Bir Beyoğlu Düşü (1984) isimli anlatısı da Demir Özlü'nün metinlerindeki varoluşçu katmanı incelemek açısından uygun bir eseridir. Beyoğlu'nda, Asmalımescit'te “Gündüzleri ışıklar içinde olan bir apartman dairesi”nde,(17) yaşama sevinci içinde, henüz yalnızlık duygusunun içine yerleşmediği bir dönemde, ilk metinlerini ortaya koymaya çalışan genç bir yazar adayının yaşamına odaklandığı bu yapıtında Özlü, yer yer kurgu yer yer de gerçekliğin sınırına dayanarak yine içindeki boşlukla hesaplaşır. “Boşluk alacaktı beni içine. Çocukluk düşlerimdeki gibi, boşluklar içinde uçacaktım.” “Ey çılgın Maldoror! Bütün insanlar gençliklerinde böylesi kuşkulara düşüyorlar mı yoksa? Kendisine hiçbir şey verilmemiş tedirgin gençlik, önceden hazırlanmış, bilmediği boşluklara düşüyor da, önce bu bilmezliği mi ödemesi gerekiyor?(18)

Boşluk ve hiçliğin yanı sıra belirsizlikten kaynaklanan tedirginlik de Özlü'nün bu yapıtının satırlarına sızar çokça. “Bütün bütüne belirsizdi o sıralarda benim için hayat!(19) Belirsizliğin kaynağı, genç yazarın yazdıklarını anlamak ve karşılaştırmak için elinde hiçbir ölçüt olmamasıdır biraz da. Lebon'da arada bir yazılarını gösterdiği, hatta övgü aldığı Paskin'e rağmen, “artık klasik sayılabilecek yazarların yapıtları da, gerçeküstücülerin metinleri de kendi”(20) yazdıklarının değerini ölçmesine yardımcı değildir. Çünkü “Klasik yazarların metinleri, […] anlamı belirli yazılar olmuşlardı artık. Gerçeküstücülerinkilerse tuhaf imgelerle doluydu: karmaşıklaştırılmış, maddeselleştirilmiş, karanlık imgeler…(21) Genç yazarın yazdıklarının değeri konusundaki tereddüdü ve tedirginliğinin sıkça dile getirildiği Bir Beyoğlu Düşü'nde, kuşağının talihsizliğine de vurgu yapar Özlü, tıpkı anlatısında Paskin'e söyletti şu sözler gibi: “O talihiniz yok sizin. İş yok sizin kuşakta. Kendi başınıza kalacaksınız; ne yapacaksanız da kendi başınıza yapacaksınız.(22)

Bir Beyoğlu Düşü | Demir ÖzlüEn çok da askerlerin borazan sesleri duyulur Bir Beyoğlu Düşü'nde. Genç yazar adayının 1950'li yıllarda Asmalımescit'teki evinde otururken sabahları Kasımpaşa'dan sıkça duyduğu borazan sesleriyle “Berlin'de göle ve ormanlara yakın bir yerde” 1984'te bu anlatıyı kaleme alan yazarın duyduğu borazan sesleri, “Gelecek savaşın askerleri”dir aslında. “Bir arama günü, bomboş sokaklarına dağılmış İstanbul'un.(23) Türkiye'de üç askeri darbeye de tanık olmuş bir yazarın hafızasıdır bu öte yandan; darbe dönemlerinde gözaltına alınmış, cezaeviyle tanışmış, yedek subay eğitiminin ardından “çavuşa çıkarılmış” sakıncalı bir yazarın. Belki de bu yüzden yıllar sonra Berlin kentinin dışındaki Wannsee'de, ağaçlar altında, ormana ve göle yakın bir yerde hatırladıkları da hep bu belirsizliğin ve boşluğun gölgesinde kalıyor.

Demir Özlü'nün yazdığı zamana ilişkin notlarıyla birlikte, 1980'lerden 50'li yıllara bir bakış da içerir Bir Beyoğlu Düşü. Dünyanın neresinde olursa olsun borazan seslerini kulağından uzaklaştıramayan yazarın, baskı altında geçmiş gençlik yıllarının yanılsamaları yansır satırlara. Kendisini Maldoror ile özdeşleştiren genç bir şairin, yerini bulamamışlığının kederi hissedilir: “… ışıkla boğulmuş pastahanelerde, kendisine küçük bir yer açmaya çalışan, bir genç şair”in.(24) Kendi kendini hırpalayıp duran bu bunalımlı, ilençli şairin boğuntusu ve bunaltısı ise en baskın öğedir kitapta; yanılsamalarla geçen bir yaşamın sanrıları.

Boşluk ve yalnızlık duygusuyla kıvranan bir yabancı

Demir Özlü'nün Paris dönemi birçok açıdan incelenmeye değerdir. İstanbul'da, Baylan Pastanesi'nde en çok Paris'e gidip gelenler ilgi çekiyordur bir dönem mesela. Çünkü “Bütün bütüne dinamizmden uzak bir ülke”dir yaşadıkları: tutucu, “kağşamış eski bir konak manzarası” gibi çürümüştür. “Bataklık” halini almıştır neredeyse. Oysa Paris öyle mi? “Özgürlükle dolu, insanların kendi başlarına olmak olanağına sahip oldukları […] dünyanın bambaşka bir merkezi”ydi Paris.(25)

Kendi başına olmak olanağı yaratıcılığı da kışkırtır aslında. En çok da kendi içine, boşluklarına bakma isteğini. Tıpkı Rilke'nin, Malte Laurids Brigge'nin Notları'nı Paris'te bir otel odasında yazarken yaptığı gibi. Ama “Yalnızlık ne kadar sıkıntı verecek olursa olsun,”(26) kafasında uğuldayan Paris'i görmek için can atan genç Özlü'nün günlüğüne düşürdüğü bu satırlar, tıpkı yukarıda da değinildiği gibi, daha sonra kurgusal metinlerine de sızacaktır. Paris'te, onunla eşzamanda dünyanın pek çok dilinde eser veren onlarca yazarı düşündükçe heyecanlanmakta, günlüğüne yazmaya dair notlar düşmekte, roman kahramanlarıyla kendisini karşılaştırmaktadır bir yandan da. “Yazmak büyük kavramlarla boğuşmaktır: Sonsuzlukla, varlıkla, varoluşla, tarihle, dünyayla… […] Ben de öyle yazabilseydim. Yazabilecek miydim?(27)

Balkur'da Akşam Yemeği | Demir ÖzlüÖzlü'nün, Balkur'da Akşam Yemeği (1997) isimli kitabındaki “Boğuncun Gelişi” düzyazı şiiri de günlükteki notlarına yaslanır. Bir zamanlar İstanbul'da, Fatih'teki baba evinde duyduğu huzursuzluğu, farklı rüya katmanlarıyla da birleştirerek Paris'te bir hesaplaşma öyküsüne dönüştürür Özlü. Hem günlüğünde hem de düzyazı şiirinde çalışmaktan alıkoyduğu için öğle uykularından duyduğu rahatsızlığı dile getirmeye çalışan anlatıcı (genç Özlü), İstanbul'da duyduğu boğunçla Paris'tekini birleştirir. Paris'te gece yarısından sonra düşülen satırlarda boşluk ve yalnızlık duygusuyla kıvranan yabancı, tıpkı “Malte gibi, kendi kendini terk etmiş, neredeyse hor gören bir”idir(28) artık. Bu terk edilmişlik ve yalnızlık, öğlen uykusunda Saldor'a öyküsünü anlattırır yazara. Saldor isimli düşsel arkadaşı, İstanbul'da durmadan kendini duyuran boğuncu hatırlatır. Sonra F'yi görür düşünde yazar. (Günlük'te Ferit Edgü, Ferit adıyla geçirilmiş. Oysa şiirde sadece F olarak yazılmış.) “Öbür yanıma birisi geldi uzandı. İlkgençlik arkadaşım Ferit'ti bu.”(29) Şiirde, mermer bir lahdin üzerine uzanmış genç bir kadını teselli ederken görür önce kendini yazar. F'nin de gelip kızın diğer yanına uzanmasıyla rüya üç kişilik olup çıkar. Ağlayarak acısının dindirilmesini bekleyen kıza rağmen, yargılanan yazardır aslında o anda: “Birdenbire derinden kavramanın acısıyla kıvrandım: yargılanan da, işin başından beri gözden geçirilip duran da, suçlanan da, acı çeken de bendim işte.(30)

Düşle gerçekliğin iç içe geçtiği “Boğuncun Gelişi” öyküsünde, Paris'te, hiçliğe yuvarlanmakla sürüklenip durmalar arasında, var olmanın coşkusunu da hissetmeye çalışır Özlü. Fakat boğunç, yinelenip durmaktadır öte yandan. Zamanın yıprattığı biri olarak yazar, “hiçbir şeyi olmadığı” sonucuna varır böylece; “… şimdi hiçbir şeyim yok benim.(31)

Hiçlik, boşluk, boğuntu ve bunaltı… kendine ve dünyaya karşı sorumlu, edimleri bütün insanlığı bağlayan bireyin, kendi kendini seçerken gerçekte insanlığı da seçiyor oluşunun trajik sonucu. (“İnsan bir bunaltıdır.” Sartre) Ama “Bu durum (böylece) bunaltı, bırakılmışlık, umutsuzluk gibi görkemli sözcüklerin örttüğü şeyi (de) anlamamızı sağlar.”(32) Bunaltı'yla Türkiye'de ilk önemli varoluşçu edebiyat eserini veren Özlü'nün, eserlerindeki varoluşçu katman, temel olarak kendini tanımaya ve insanı anlamaya yöneliktir. Bireyi odağına aldığı eserlerinde Özlü, bilinçle kavranmış hayatın gediklerine yoğunlaşır. O gediklerden de en çok bunaltı ve boğuntu sızar metinlerine: Bunaltı ve boğuntunun gölgesindeki bağsız insan.
~~~

Oğuz Aral | Bunalım KuşağıNotlar:
(*) Duvara toslamayı, Oğuz Aral zamanında çok farklı algılamış gerçi (Belki de varoluşçuluk, hâlâ daha sadece sorunlu tiplerin “hasta” düşünceleri olarak görüldüğü içindir). Tutmuş Türkiyeli varoluşçuların (“Bunalım Kuşağı” olarak da tanımlanırlar) ne kadar absürt bir uğraş içinde olduklarını kendisince hicvetmiş. Büyük çizerdi, saygımız var; ancak oturduğu sandalyeden, durup dururken fırlayıp fırlayıp (nedensizce) karşısındaki duvara kafasını çarpacak (duvara toslayacak) kadar kafayı yemiş tipler olarak “zavallı varoluşçular”ı (“Bunalım Kuşağı”nı) betimlemesi büyük buluş olmasa gerek. (Oğuz Aral'ın 1961 yılında Dost dergisinde çıkan “Bunalım Kuşağı” adlı karikatürü. Kaynak: Jale Özata Dirlikyapan, “Yazınsal Kavrayışta Köklü Bir Değişim: Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı”, Doktora Tezi, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü, Ankara; Ağustos 2007)
~~~

Kaynakça:
(1) Demir Özlü, Kanal Kentlerinde, Sel Yayıncılık, İstanbul; 1. Baskı, Aralık 2010, s. 19.
(2) A.g.y., s. 9.
(3) Demir Özlü, Bunaltı, Sel Yayıncılık, İstanbul; 1. Baskı, Ekim 2009, s. 16.
(4) Demir Özlü, Paris Güncesi, P Kitaplığı, İstanbul; 1. Baskı, Nisan 1999, s. 29
(5) A.g.y., s. 31.
(6) J.P. Sartre, Varoluşçuluk (Existentialisme), Çeviren: Asım Bezirci, Say Yayınları, 9. Basım 1989. Asım Bezirci'nin kitaba yazdığı Önsöz'den.
(7) A.g.y., s. 59.
(8) Paris Güncesi, s. 43.
(9) A.g.y., s. 33.
(10) Onat Kutlar Kitabı, Yayına Hazırlayan: Turgut Çeviker. 43. Altın Portakal Film Festivali Yayını, s. 339.
(11) A.g.y., s. 33.
(12) A.g.y., s. 56.
(13) A.g.y., s. 78.
(14) A.g.y., s. 41.
(15) Demir Özlü, Boğuntulu Sokaklar, de Yayınevi, İstanbul; 1. Baskı, Mayıs 1966, s. 44.
(16) Paris Güncesi, s. 72.
(17) Demir Özlü, Bir Beyoğlu Düşü, Ada Yayınları, İstanbul; 1. Baskı, 1985, s. 14.
(18) A.g.y., s. 23-30.
(19) A.g.y., s. 37.
(20) A.g.y., s. 15.
(21) A.g.y., s. 15.
(22) A.g.y., s. 45.
(23) A.g.y., s. 67.
(24) A.g.y., s. 67.
(25) Paris Güncesi , s. 11-24.
(26) A.g.y., s. 25.
(27) A.g.y., s. 40.
(28) Demir Özlü, Balkur'da Akşam Yemeği, YKY, İstanbul; 1 Baskı, Şubat 1997, s. 35
(29) Paris Güncesi, s., 31.
(30) Balkur'da Akşam Yemeği, s. 34
(31) A.g.y., s. 36.
(32) Varoluşçuluk, s. 66.

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 13/04/2011

hasan@mavimelek.com

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics