MaviMelek
"Özgürlük, kendimi, dünyada seçmektir, gene aynı eylemdir bana dünyayı bulgulatan." - Borges'in Kaplanları / Demir Özlü

[Gündem]"Kendi Evine Varamamak: Demir Özlü’yle Söyleşi" | MaviMelek Edebiyat

Demir Özlü - Ulla Lundström

"BİZ BATI KÜLTÜRÜNÜN YÜREĞİNE YÖNELDİK, SÜSÜNE DEĞİL"


MaviMelek Edebiyat ekibi olarak geçtiğimiz Şubat ayının başlarında, bir cumartesi Demir Özlü ve eşi Ulla Lundström’le Nişantaşı’nda bir kahvede buluşmak üzere sözleştik. Ama akşamüzeri kalabalık olacağını tahmin edemediğimiz için sözleştiğimiz kahvede değil de tam karşısındaki başka bir kahveye oturduk. İki buçuk saate yakın sohbet ettik. Demir Özlü, çok neşeli ve esprili bir üslupla, tüm sorularımızı içtenlikle yanıtladı. Geçmiş zaman kahvelerinin müdavimleri sanatçılardan, edebiyattan, siyasetten ve tabii ki kitapları/yazarlığı üzerine konuştuk…
~~~
Hasan Uygun: Ne Mutlu Ulysses Gibi… kitabınızda “Dünyanın Bütün Kahvelerinde” diye bir yazınız var, aslında orada kahvelerle ilgili derin bilgiler aktarıyorsunuz. İronik bir biçimde günümüzde kahvelere duyulan ilginin azaldığını düşünürken, Zamane Kahvesi'nde yer bulamamak şaşırttı bizi.

Melek Öztürk: Evet, metinlerinde kahve kültürünü bu denli anlatan bir ustamızla buluşup sonra da bir kahvede yer bulamamak…

Ne Mutlu Ulysses Gibi... - Demir ÖzlüDemir Özlü: Burası bir kültür kahvesi değil. Nişantaşı'nda oturanlar kültür ve edebiyattan uzak zaten. Giyiniyorlar ama kültür ve edebiyata ilgileri çok az.

M.Ö.: Aslında bu açıdan bakıldığında Pera yazarların daha sık bir arada olduğu bir mekân. Stockholm Öyküleri kitabınızda yer alan “Charlottenburg” 1 ve 2 öykülerinizde özellikle ele aldığınız önemli bir konu var. Charlottenburg, 10 Kasım 1938'de SS'lerin Kristal Gece adı verilen gecede saldırdıkları Berlin'de bir semt. 6-7 Eylül 1955 tarihinde İstanbul'un birçok yerinde, bilhassa Pera'da yaşanan tahrip ve yağma olayını hatırlatıyorsunuz. Bu iki semtin ortak kaderi sizi derinden sarsıyor.

D.Ö.: Charlottenburg, burjuvazinin oturduğu bir yer, ama daha çok Musevilerin oturduğu bir yermiş. O Kristal Gece'de sinagogları yıkılıp -tabii en çok sinagog orada var- tahrip ediliyor. Hâlâ tam inşa edilebilmiş değil. Berlin'in, bölündüğü zaman da Batı Berlin'in bütün merkezi yine Charlottenburg.

Söz Nişantaşı'na geliyor. Buradaki taşı hatırlatıyor bize Demir Özlü.

D.Ö.: 1908'de Türkiye tarihin dönüm noktasında Meşrutiyet ilan edildiğinde Nişantaşı'nda hiçbir bina yoktu, okuduklarımızdan anlıyoruz, romanlarda da öyle geçiyor, birkaç tane köşk vardı sadece, o kadar boştu. Ben Kabataş Lisesi'nde okurken Şişli diye gelişmiş bir mahalle yoktu. Kurtuluş'ta Rumlar otururdu. Mecidiyeköy'de benim teyzem otururdu. Tramvay Şişli'ye kadar gelirdi, Mecidiyeköy'e geçmek için de tek vagonlu bir tramvaya binilirdi. Orada hiç apartman yoktu. Tek tük kır evleri vardı.

M.Ö.: Bilge Karasu ve Nezihe Meriç o zamanlar Mecidiyeköy kırlarında dolaşır, sohbet ederlermiş.

D.Ö.: Sonra Chicago gibi oldu orası. İstanbul korkunç hızla değişti. 1957'de İstanbul'un nüfusu bir milyon bile değil. Şimdi on iki milyon diyorlar.

Hasan Uygun - Demir Özlü "Bizim üniversitemiz de Baylan'dı…"

M.Ö.: Lautrémont'un Maldoror'un Şarkıları 'nın sizi derinden etkilediğini eserlerinizden anlıyoruz. Kanal Kentlerinde ve Stockholm Öyküleri kitabınızda “İki Arkadaş” öykünüzde de bahsediyorsunuz.

D.Ö.: Maldoror'un bir parçasını da Sait Faik çevirmişti eski yıllarda. Şimdiki çevirisi Özdemir İnce'nin.
22 ay önce Adana'ydım, ilk defa gittim, davet etmişlerdi. Çok kişi vardı, ilk defa orada rastladım. Mardinli şair bir genç var, Sözcükler'de de şiirleri çıkıyor, Metin, (Fındıkçı) bir şiir kitabı çıktı, Sardunyanın Kehribar Zamanı. Metin'e “Sen nerede edebiyat okudun?” diye sordum. “Cuma günleri pasajda, Fethi Naci'nin masasında 11 yıl devam ettim, ne öğrendimse edebiyattan oradan öğrendim,” dedi.
Otelde kalıyoruz, sabahleyin kahvaltıya indim. Uzun boylu bir kız oraya gelmiş, İngiltere'de Şavkar Altınel diye bir şair var, “Onun üzerine bir konuşma yapmaya geldim,” dedi. Orada yaptı ama ben dinleyemedim, kahvaltıda görüştük. “Peki,” dedim, “Sen edebiyat eğitimini nerede aldın?” “Attilâ İlhan'ın kahvedeki masasından,” dedi. “Attilâ İlhan'ı dinlerdim, onunla konuşurduk,” dedi. Hepsi çok güzel de, Attilâ İlhan tabii, biz gençken onu çok iyi tanırdık, bizden on yaş büyük. Attilâ İlhan, Şavkar Altınel tipi yazarları, şairleri pek sevmezdi. Ama bu kız nedense, Londra'ya gitmiş, tanışmış kendisiyle, edebiyatına ilgi duymuş, böyle şeyler de var yani. Bunlar ilginç şeyler.

H.U.: Şimdilerde pek öyle edebiyatçıların devam ettiği, etrafında bir şekilde gençlerin toplandığı çok ortam yok gibi. En azından biz böyle çok ortamlar da görmedik. Bugün baktığımızda yazarların büyük bir bölümü, tabii ki bunun nedenleri ve sonuçları tartışılabilir, işi yaratıcı yazarlık kurslarına dönüştürmüş durumdalar. Eskiden masalarının etrafında onlardan bir şeyler öğrenmeye çalışan gençler bugün bir şekilde yine belli edebiyatçıların etrafında farklı bir şekilde konumlanıyorlar.

Demir ÖzlüD.Ö.: Biz 19'la 29 yaş arası Baylan Pastanesi'ne giderdik. Bizden birkaç yaş küçük veya büyük edebiyatçılar hep oradan geçti, bizim üniversitemiz de orasıydı. Çünkü birbirimize okutuyorduk. Okuduğumuz kitapları konuşuyorduk, şu kitabı okudun mu diye soruyor, tartışıyorduk. Ama kimse açıp kâğıtları şiirlerini, öykülerini okumazdı, sadece konuşulurdu sohbet havasında. İsteyen 4:30 veya 6:30 seansına sinemaya giderdi, çıkışta yine pastaneye dönülürdü. Akşam da gidilecekse Panoyot'un şaraphanesine (İngiliz Sarayı'nın orada) veya Lefter'in meyhanesine gidilirdi. Sonra oralara başka sanatçılar, ressamlar, yazarlar uğrardı, böyle bir hayat, koloni gibi bir kabile yaşamı… Sonra 1963'de Baylan dağıldı.
Salâh Birsel'in Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu isminde bir kitabı vardır, orada Baylan Pastanesi hakkında iki tane uzun yazısı var, birisi “Baylancılar”, öteki “Marquis de Sade” başlığı. Orada bunlar hep anlatılır, Salâh Birsel bazı bilgileri bizden de toplamıştı. O iki yazı bu dönemi anlatır.
Sosyalistler ve eski komünistler Baylan'ın karşısındaki muhallebiciye giderlerdi. Muhallebicinin adı yazılıdır Salâh Birsel'in kitabında. Ama daha sonra da Baylan'a düşmeye başladılar. Başta Fethi Naci olmak üzere, onlar Baylan'a kaydılar sonra. Baylan'da oturmak burjuva olmak anlamına geliyordu.

Sözün burasında Baylan'ın müdavimlerinin kendi aralarında bir seçiciliği olduğunu yazılarında belirttiğini hatırlatıyoruz Demir Özlü'ye…

D.Ö.: Mesela neydi o, Metin'in üniversitesi de olan, Cuma Toplantılarına biz Ulla'yla dün uğradık. Şimdilerde Pasaj'da kurulan şairler masası. Cevat Çapan var başta. Oraya da kimse giremez, elinizi kolunuzu sallayarak olmaz. Bizim de Baylan'da kendimize göre korunma metotlarımız vardı. Ya gelen böyle, hafif yollu, oturmadan sınavdan geçirilir, bir iki soruyla filan, “Sen burda oturmasan iyi olur”, “Ne içeceksin” gibisinden… Çünkü bütün ortam bozulacak yani. Ya da ondan sonra, masaya oturmaya muvaffak olursa, çaktırmadan sınava tabi tutulur yine, ona göre kabul edilirdi. Öyle gerçekten. Ama Baylancılar, hakikaten Baylancı'dır. Baylancı üniformaları olsaydı, onlar Baylancı üniforması da giyerlerdi.

Kısa bir sessizlik oluyor. “Hâlâ öyle” diyerek tamamlıyor sözünü Özlü, keyifli bir kahkahayla…
Söz sözü açıyor, biz sormadan Özlü anlatmaya devam ediyor:

Demir Özlü - Foto: Merih AkoğulD.Ö.: Ben İstanbulluyu, İstanbullu insanı dünyanın neresinde olursa olsun tanırım. İki örnek vereyim. Stockholm'de istasyona yakın bir yerde oturuyorduk, tabii yığınla insan geçiyor. Türkler filan da geçiyor. Bir tanesi geçti. Yanımdaki arkadaşıma dedim ki, “Bak bu İstanbullu”. Adam hakikaten de İstanbullu çıktı. Bir de 98 yılıydı sanırım, Ankara'dayım, orada Mülkiye mezunlarının bahçeli bir yeri var. Bahçesinde öğle yemekleri falan yeniyor, bir de lokanta kısmı var, bütün bu sizin de adlarını duyduğunuz şairler hepsi orada akşam meyhanede. O sıralarda edebiyat toplantıları olacak, Vüs'at Bener'le Erhan Bener de vardı.
Mülkiyeliler Birliği'nde biz bir akşam oturuyoruz, daha yemeğe, içkiye başlamamışız, o sırada bir sürü genç şair geçti. Onlar da öteki masalara dizildi. Yiyecek içecekler… Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar… (Meşhur kahkahasını patlatıyor Demir Özlü, “aksırma tıksırma” meselesi gündeme geldiğinde.) Ondan sonra bir tanesi geçerken, “Bana bak” dedim, “sen İstanbullusun değil mi?” “Evet,” dedi, “Eyüplüyüm.”

“Peki, neresinden tanırsın, ayakkabılarından mı?” diyerek araya giriyor eşi Ulla Hanım gülümseyerek. Biraz da Demir Özlü'yü köşeye sıkıştırırmış gibi yaparak…

D.Ö.: Hayır, her şeyinden belli olur.

Tekrar kahveler meselesini açmaya çalışıyoruz.

H.U.: Baylan Pastanesi tabii İstanbul'da, Cafe Select Paris'te ve dünyanın diğer kahvelerinde… Sormak değil de bir şeyi merak ediyorum; 1950, 60, 70'li yıllara kadar aslında kahveler kültürel, sanatsal faaliyetlerin sürdürüldüğü, bir anlamda canlı tutulduğu, öte yandan da yazarların, şairlerin farklı disiplinlerde eser veren sanatçıların birlikte bir şey yapma, yaratma amacıyla bir araya geldikleri yerlerdi. Ama özellikle 80'lerden sonraya baktığımızda böyle bir şey yok. Giderek herkes kendi evine, ortamına çekilmiş durumda. Yani bu durum birlikte bir şeyler yapma amacımızı yitirdiğimizin de bir göstergesi olarak okunabilir mi?

Demir Özlü - MaviMelek"Kafka'nın kaç arkadaşı vardı?"

D.Ö.: 80 tabii, 80 kötü bir dönüm noktası. Bugünkü bireyci görünen, güya bireyci olan, ama yüzeysel anlamda bireyi yükseltecek bir şey yapmıyor bu ortam. Kültür dünyasından pek çok büyük bireyler var. Nietzsche mesela, Hölderlin… ve daha bir yığın yazar, şair ismi sayabiliriz. Öyle bir şey yok. Bireyci insan var bizde. Ama nerede eserler? Zekâ tezahürleri nerede? Felsefeler nerede? Yok hiçbiri. Üniversitelerde bir şeyler oluyor mu, bilmiyorum.

Üniversitelerde neler olduğu sorunsalı karşısında, Hasan araya giriyor, “Bazı çabalar inkâr edilemez (Bir süre önce Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi'nde gerçekleştirilen Bilge Karasu Sempozyumu gibi), ancak gerçek anlamda üniversitelerde gözle görünür bir şey olmuyor. En azından aramızdaki yakın dönemlerde mezun olan ve halen okuyan arkadaşlarımızdan biliyorum bunu.”

D.Ö.: Bakın şair Celâl Sılay vardı, Yapı Kredi Yayınları'ndan Doğan Hızlan'ın girişimiyle bütün şiirleri basıldı. Hüsran Filizleri adı altında(1). Yoksa şair tamamen unutulmuştu. 1914 doğumludur o. Ben 35 doğumluyum. Aramızda yirmi yaş fark var. Fakat 1974'te ölünceye kadar, -Kıbrıs savaşından sonra öldü burada. Astım vardı onda- yani 60 yaşında ölünceye kadar, son 10 yılında, hayatının son yıllarında hep beraberdik. Çalışmışızdır, gezmişizdir vs vs… Ulla da yakından tanıyordu onu.
Durmadan İstanbul değişiyor bir de herkesin tarihini ve geçmişini siliyorlar. Mesela o zamanlar Elmadağ'da Parizyen diye bir kahve vardı. Divan Oteli, eski Divan Otel'ini durup dururken yıkıyor adam, orada kalmıyor o otel. Onun yanında Oriental(2) diye bir pastane vardı. Yemeğe Rus lokantasına giderdik, Rejans'a, şimdi onu da kapattılar. Ondan sonra Tarabya'ya inerdik. Cemil Meriç'i de onun aracılığıyla tanıdım(3).
Bir gün Celâl Sılay ve Güner Sümer'le Divan Pastanesi'nde otururken, “Ya Celâl Hoca” dedik, “nedir, burada nasıl vakit geçirdin sen, Bursalısın, bugüne kadar iki defa Bursa'ya gitmişsin, iki defa da Ankara'ya.” Bir de bir şiir kitabını arkadaşlarına satarak 4-5 ay Paris'e gitmişti. Sevdiği bir kadının peşinden. Arkadaşları ona bir şiir kitabı yapmış, ondan elde ettiği parayla da Paris'e gitmiş. Ondan sonra biz de “Nasıl vakit geçirdin burada?” diyerek takıldık ona. Dedi ki, “Bu İstanbul'da, ben Bursa'dan geldiğim zaman genç yaşlarda insanlar vardı. Adamlar, şahsiyetler… Kim vardı” dedi, “kim vardı? Hilmi Ziya Ülken, Felsefe Profesörü Mustafa Şekip Tunç, Sait vardı,” dedi. “Cahit vardı,” dedi. Cahit Sıtkı Tarancı. Şu vardı bu vardı, 5-6 kişi saydı böyle bana. Öyle hakikaten, öyle. Aslında bir yaşamı geçirmek için dört beş yaratıcı, esprili insan yeter. Batıda bu böyledir. Kafka'nın kaç arkadaşı vardı?

“Behçet Necatigil'i de dahil edebilir miyiz?” diyerek araya giriyor Melek.

D.Ö.: Behçet Necatigil evden fazla çıkmazdı. Haftada bir, 5-10 günde bir. Tabii ben liseyi bitirdikten sonra arkadaş olduk. Kaktüs Kahvesi'nin olduğu sokakta o zaman Stad Hamburg diye bir lokanta vardı. Küçük Avrupai bir şey. Üç dört yemek bulunurdu orada. Levanten bir karı koca işletirdi. Orda Behçet Hoca'yla yemek yer, şarap içer, bir veya iki arkadaşımız da yanımızda olurdu. Ama mesela Kâmuran Şipal'le, Kafka'nın bütün kitaplarını çeviren Kamuran Şipal'le, ben bugüne kadar karşılaşmadım -Kâmuran Şipal'le buluşmak için İstanbul tarafına giderdi Behçet Hoca. Ve onu bizim aramıza getirmedi. Bizi de onun tarafına götürmedi. Öyle bir şey yok, ayrı tutmuştu. Belki Kâmuran Şipal de sessiz biri olduğundan, belki yalnızlığı sevdiğinden böyle yapıyordu.
Behçet Hoca, arada bir de Fazıl Hüsnü Dağlarca'yla buluşurdu. Kalabalık içki masalarında çok seyrek bulunurdu. Behçet Hoca'yı niçin anlatıyorum?

Demir ÖzlüMelek, Behçet Necatigil'in Demir Özlü'ye ilişkin bir değerlendirmesini hatırlatıyor sözün burasında: “Hikâyelerinin yapısını gerçeküstücü öğelerle de oluşturan yazar, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazardır.”

D.Ö.: Ben dört sene onun öğrencisiydim. Bir iki defa da evine uğramışımdır. Yani o öyleydi. Ama Nisuaz'da falan dolaşmazdı Behçet Hoca. Nisuaz'da dolaşanlar daha çok bekar, eşlerinden boşanmış felsefeciler… pek öyle eve bağlı olmayan tiplerdi. Mustafa Şekip de onlardan biriydi: Mustafa Şekip Tunç. Bergson'u çevirmiştir. Ama bomba gibi bir insan. Bilgili ve etrafına bir şeyler kazandıran bir insan. O dönemde böyle adamlar vardı, insanlar vardı.

M.Ö.: Necatigil bulunmaz bir edebiyat hocası gerçekten. Kendi yaptığı çevirileri… Vüs'at O. Bener'in Varlık dergisinde yayınlanan bir öyküsünü sınıfta öğrencilerine okuması… O günün koşullarında güncel edebiyatı takip etmesi. Kaç tane öyle edebiyat öğretmeni bulunur?

D.Ö.: Öyle, ama Mustafa Şekip Tunç da bulunmaz bir felsefeci. O kahvede oturuyor. Bakın bir iki kahve dolaştık, eskiden birkaç tane dolaşırdık. Bugün kahvede oturan bir felsefeci görebilir misin, etrafına bir şeyler anlatan Amerikalı bir rejisör vardı, Mazursky. Hayatta şimdi de, Yahudi asıllı. Bir film yapmıştı. Rusya'dan iltica eden bir mülteci. Soğuk savaş döneminde göç ediyor, iyi saksafonist filan. Onun üzerine bir film. Ama çok zeki, eleştirel bir filmdi.
ABD'de ilk tanıştığı kız da ona gidip gelen sevgilisi oluyor. Fakat başka insanlar falan da tanıyamıyor. Ve korkunç eleştiriyor Mazursky Amerikan yaşamını. Tabii çok akıllı bir Yahudi. İlk tanıştığı insanlardan avukat olanıyla bir gece geç vakit kafeterya gibi bir yerde bir şeyler içerlerken saksafoncu birdenbire heyecanlanıyor ve diyor ki “Hani özgürlükler memleketiydi? Özgürlük memleketi nerede?” diyor. “Burada nerede şairler, yazarlar” diyor. Yani İstanbul öyleydi. Bazı yerler vardı, gittiğiniz zaman orda tanınmış bir şaire, bir şeyleri anlatabilen ve konuşmak isteyebileceğiniz bir şaire rastlardınız. Bu kahvelerde felsefecilere rastlardınız. Bugün nerede rastlamak, ben buralarda hep dolaşıyorum, kahvelerde hiçbir “şahsiyet”e rastlamıyorum.

Kahvelerden edebiyatçıların, şairlerin neden çekildiklerine dair fikir yürütmeye çalışıyoruz Demir Özlü'yle beraber. Hasan Uygun teknolojinin sunduğu imkânlara dikkat çekmeye çalışıyor. Özellikle 80'lerden sonra iletişimin giderek kolaylaşması, telefonların yaygınlaşması, internetin devreye girmesini vb'yi gündeme getiriyor. Ama “Telefonda felsefe olmaz,” diyerek itiraz ediyor Demir Özlü.

"Büyük kişilikler vardı. Bunun en son askeri Attilâ İlhan'dı"

H.U.: 40'lı 50'li yıllarda insanların sosyalleşmek için bir mekâna ihtiyaçları vardı. Ama günümüzde sosyalleşmek için belirli bir mekâna duyulan ihtiyaç bitmiş gibidir. MSN, Facebook ve Skype gibi iletişim araçları, sanal da olsa bir sosyalleşme sunuyor insanlara. Elbette teknoloji işin bir parçası. Bir nedeni. Ama salt neden bu değildir herhalde.

D.Ö.: Ama yani işin bittikten sonra, evden çıkıp da bir pastaneye gitmek, kararlaştırmamış da olsanız, bazı arkadaşlar gelecek, kız-erkek arkadaşlar iyi bir film varsa beraber sinemaya gidilecek…

Hasan Uygun - Demir Özlü - Ulla Lundströmİnsanların birlikte bir şeyler yapmaya duydukları isteklerin giderek azalmasından, genel anlamdaki amaçsızlıktan bahsediyor bu kez Hasan.

D.Ö.: Ben buna hiç üzülmeyeceğim. Bu durum için ben üzülmeyeceğim. Gençliğimizde biz bu durumu yeterince yaşadık. (Keyifli bir kahkaha yükseliyor tekrar Demir Özlü'den).
Bu işin son askeri Attilâ İlhan'dı. Önce Divan Pastanesi'nde sonra Taksim'deki kahveye geçti. Taksim'deki kahve onu bir ay misafir saydı. Divan Pastanesi geniş bir yerdi eskiden. Sonra küçülmüştü. Küçülmüş salonda da Attilâ İlhan'ı sevenler görmeye giderdi. Oraya masanın kenarına da Attilâ İlhan adına bir plaket çakmışlardı. Ama ne o pastane var şimdi ne de Divan Oteli. Ne o plaket. Hiçbiri yok. Öyle bir şey yok. Paris'te Voltaire'in yemek yediği meyhane hâlâ duruyor ama.
Bizim çıkardığımız küçük dergiler. Dergi çıkınca kahveye gelirdi. Bundan daha zevkli bir şey olabilir mi? Öyle tek yaprak da olsa kahveye geliyor. Sen orada yazını görüyorsun. Kız arkadaşının yazısını görüyorsun.
Bunu anlatmamın nedeni şahsiyetler meselesi. Büyük kişilikler vardı. Bunun en son askeri Attilâ İlhan'dı.
Marmara Kahvesi üç defa biçim değiştirdi. Olivo Pasajı'ndaki Rejans'ta Cemil Meriç, Celâl Sılay otururdu. Ben on sene sonra Türkiye'ye döndüğümde, Celâl Sılay'ın plaketi niye yok diye gittim, Yüksek Kaldırım'da bir plaket yaptırdım Celâl Sılay adına. Orada tabii yaşlanmış Ruslar, gençken fevkaladeydi orası, beyaz Rus yaşlı bir kadınla birlikte Celâl Sılay plaketini yapıştırdık duvara. Bir süre sonra uğradığımdaysa şaşırdım. Aaa, Celâl Sılay plaketi yok. Türk olan yeni sahibesi kadına, “Niçin” dedim, “ben buraya Celâl Sılay plaketi yapıştırdım. Neden yok?” “Efendim kaldırdık. Biz ölmüş olanların plaketini koymuyoruz. Ölmüş olanların plaketlerini koysak, -orada bir sütun vardı-, orada da Atatürk oturmuştu. Onun da plaketini koyardık.” “Tabii” dedim, “onun da plaketini koyun.” “İşte” dedi, “Bedri Baykam'ın plaketi var.” Bedri Baykam sağ taraftaki masalardan birinde oturuyormuş lokantaya geldiğinde. Onun orada plaketi var. Bedri Baykam'a söylesem o da benimle aynı fikirde olur sanırım.

“Niye plaket sınırlandırması mı varmış?” diye soruyor Melek arada duruma isyan ederek.

D.Ö.: Hayır, ama bu kadar “madara” bir durum olabilir mi? Jean-Paul Sartre, gençliğinden beri Flore Kahvesi'ne gidiyordu. Orada üst katta yazardı yazılarını. Simone de Beauvoir ve bir sürü arkadaşı, gazeteciler, şunlar bunlar… O zamanki sahibi arkadaşıymış.
Şimdi bu kahveden Jean-Paul Sartre yazısı silinir mi? Burada olsa silerlerdi. Şimdi Yugoslavya'dan gelmiş kişiler işletiyor Flore'u. Ama tabii Sartre'ın plaketi filan her şey yerli yerinde duruyor. Sadece fiyatları müthiş pahalılaştırmışlar.

"Ben ve arkadaşlarım burada yalnız olduğumuzu biliyoruz"

“Şimdi edebiyat konusunda bi şey siz anlatın da ben dinleyeyim” diyerek kahveler konusunu değiştiriyor Demir Özlü. Ama biz anlatmaktansa, hazır büyük bir ustayı yakalamışken, onu dinlemeye daha eğilimli çıkıyoruz.
Varoluşçuluk konusunu açıyor Melek. Demir Özlü'nün edebiyatındaki yeri üzerine konuşmak niyetiyle. Hasan ise, varoluşçuluğun günümüz açısından yeniden değerlendirilmesi gerekip gerekmediğini soruyor. Sözü burasından yine Özlü alıyor.

D.Ö.: Bu yapılıyor, bu başladı. Ama benim açımdan bir önemi yok. Olsa da olur olmasa da...

H.U.: Neden peki sizin açınızdan önemi yok?

D.Ö.: Çünkü ben Türkiye'nin kültürel düzeyinden sizin yaşlardan beri, hatta ilk gençlik yaşımdan beri memnun değildim. Ve burada kendi yolunda giden yazarı, Kierkegaard gibi bir felsefeci ya da kendi yolunda giden bir felsefeciyi anlayacaklar, değerlendirecekler, bilmem ne olacak vs. Onun üzerine incelemeler olacak. Bunu hiçbir zaman düşünmedim. Ben ve arkadaşlarım burada yalnız olduğumuzu biliyoruz. Biz 50'li yıllarda ilk yazılarımızı yayınlamaya başladığımız zaman hepimiz soldaydık ve partili sosyalistlerden çok daha aktiftik, kısa bir süre TİP'te Mehmet Ali Aybar'ın başkanlığı sırasında çalışmıştık. Çünkü Mehmet Ali Aybar geniş görüşlü bir insandı. O yollardan hiç ayrılmadık. Fakat sosyal realist edebiyata, Judanov'cu parti edebiyatına da karşıydık. Bunlar hemen bizim ilk yazdığımız şeylerden anlaşıldı. Bizden yaşlı o zamanki edebiyat dünyasına hâkim olan eleştirmenler, hepsi açık ya da kapalı Judonovcu'ydular. Bize çok köktenci saldırılarda bulundular.

Leylâ Erbil - Demir Özlü"30 yaşında öleceğimizi zannederdik"

H.U.: Ama şöyle, size o dönemde yapılan saldırıları not aldım mesela, Tahir Alangu isimli bir eleştirmen, o dönemlerde gerçekten dikkate alınan biri miydi, bilmiyorum ama o gün sizlere eleştiri olarak yönelttiği suçlamalar, bugün baktığımızda Türkiye'nin gerçekliği. Bu anlamda zaman sizi haklı çıkarıyor. Diyor ki tutkusuzluk, duygusuzluk; bunlar bizim toplumumuza has olmayan şeyler. Ama bugünden baktığımızda yaşadığımız ortamda tam da bunları görmüyor muyuz?

D.Ö.: Rauf Mutluay'a bakın, Şerif Hulusi vardı. Yeditepe dergisi, Varlık'tan sonraki en önemli edebiyat dergisiydi. Şerif Hulusi orada yazardı. Şerif Hulusi'nin Kurbanoğlu soyadı, kullanmazdı. Kardeşi Kurbanoğlu Demokrat Parti milletvekiliydi çünkü. Kendisi Stalinist'ti. Ondan sonra, mahkemeye düştüğü zaman yine biz savunduk avukat olarak. Bunların yanı sıra hepsi bize radikal saldırılar yönelttiler. O günün bütün otoriteleri. Arada Cevdet Kudret de var. Tahir Alangu, Sabahattin Ali için ‘yüksek derece dejenere, ruh hastası' diye yazdı. Ne demekse? Ama bundan da kırılmadık. Biz çünkü tuttuğumuz yolun doğru olduğunu biliyorduk. Ama bizi öyle edebiyat alanındaki parlaklıklarla vs ile karşılayacak bir toplum olmadığını ilk gençliğimizden beri biliyorduk.
Son yazılarımdan birinde de Leylâ'dan (Erbil) bahsederken, dedim ki biz kendi yolumuzda yürüdük, hiç de aldırmadık eleştirilere, yine de hâlâ ne bileyim ben, hayatımız da uzadı. O dönemde 30 yaşında öleceğimizi zannederdik. Ölmedik de. Sadece Güner Sümer 40 yaşında aramızdan ayrıldı.

H.U.: Bir süre önce Leylâ Erbil'le de konuştuğumuzda sormuştuk, aynı soruyu size de sormak isteriz: “Bugün içinde bulunduğunuz durumdan baktığınızda, geçmişten bugüne Türkiye'ye batıdan bakmış olmayı kendi açınızdan bir problem olarak görüyor musunuz? Bugün edebiyat yolculuğunuzun tekrar başına dönebilmiş olsanız tekrar aynı şeyi yapar mıydınız?”

D.Ö.: Aynen. Şimdi bu oryantalizm meselesini de anlamıyorlar. Yani biz batı kültüründen beslendik ama şimdi kullanıldığı anlamda oryantalist değiliz. Hiç oryantalist değiliz. Biz Batı kültürünün yüreğine yöneldik, süsüne değil.

"Büyümek istemiyorum baba, büyüyen çocukları polisler vuruyorlar"

H.U.: Sürgünde On Yıl kitabınızda konuyu etraflı anlatıyorsunuz aslında. Hem 1979 yılında İsveç'e gitme nedeninizi hem de sürgünlük döneminizden biraz bahseder misiniz?

Milko Özlü - Demir Özlü D.Ö.: 1979 yılı içinde, üç buçuk yaşındayken bir gün oğlum dedi ki bana, -büyük oğlum Milko- “Büyümek istemiyorum baba, büyüyen çocukları polisler vuruyorlar.” O zaman hadi İsveç'e. 1985'te yurda dön çağrısı yapıldı. Ben tabii hiç aldırmadım. Aradan bir sene geçti. 1986'da konsolosluktan bir belge geldi, vatandaşlıktan çıkarıldığıma dair. “Türkiye'deki mal varlığınızı devlete bağışladığınıza dair olumlu muvaffakatınızı bildirin bize” diyordu. Aldırmadım, karım İsveçli olduğu için ben üç sene sonra yani 82'de İsveç vatandaşı olabilirdim, ama 86'da hâlâ İsveç vatandaşı değildim. İsveç'te taahhütlü mektup geldiği zaman size, kimlikle gidip alırsınız, ben pasaportumla gidiyordum bana gelen mektupları, paketleri almaya. İsveçli kimliğim yoktu. Vatanıma o kadar bağlıydım. Haymatlos olmayı tercih ettim. Sonra da mülteci.
Benim asıl sürgünlüğüm 85'te yurda dön çağrısıyla başlar, 89'da biter. 1979'dan 1990'a kadar olan süreç ise benim için gönüllü sürgünlüktü. Yurduma ilk defa İsveç pasaportuyla geldim.

Arzu Eylem: Romanlarınızdaki kadın karakterleriniz genellikle burjuva kadınlar, bunun nedenini sorabilir miyim?

D.Ö.: Ya ne yazık ki öyle. İşçi Partisi'nde çalışırken de hep burjuva kadınlar, kızlar çevremizde, Paris'teyken de öyle oldu işte, kolejli kız arkadaşlar falan diyoruz, orada Falstaff kulübünde içerken… O zaman burjuvazinin “entelektüel” kızları solcu erkeklerin peşindeydiler.

A.E.: Onlar gerçek karakterler değil mi?

D.Ö.: Gerçek karakterlerden alınma. O kolejli kız arkadaşlar, şimdi hepsi arkadaşlarımızla evli. Bizim de arkadaşımızdı o dönemde. Burada da dolaşırken daha çok burjuva sınıfından kızlar vardı etrafımızda.

A.E.: Bir Uzun Sonbahar'daki Gülgün karakterini ben daha çok Emma Bovary'e benzettim. Orada o sıkıntı hali çok fazla olduğu için, hep gözümün önüne Emma geldi.

D.Ö.: Olabilir, ama o vogue, çok havada yaşayan bir kızdı gerçek yaşamda. Yani Vogue dergilerinden hareket ederek yaşayan falan. Emma'daki o duyarlık yok onda. Sadece görünüş olarak hep Vogue dergisindeki kızlar gibi saçlarını yaptırırdı. Maddi durumlarını bilmem, ama arkadaşlarımızdı, esas olarak da Güner Sümer'in arkadaşıydı.

M.Ö.: Güner Sümer'e ve Onat Kutlar'a Kanal Kentlerinde adlı güncenizde sık sık özleminizi dile getiriyorsunuz.

D.Ö.: Hiç unutmadım ikisini.

Demir Özlü - MaviMelek Edebiyat"Çünkü Kafka çok kutsaldır"

A.E.: Dalgalar'da biraz Doğuya gidiyorsunuz.

D.Ö.: Evet, gelinim Taylandlı. Benim küçük oğlumun karısı.

A.E.: Peki Doğuya gittikten sonra Batıda yaşadığınız hayatla karşılaştırdığınızda ne hissettiniz?

D.Ö.: Yo yo asla karşılaştırmıyorum, ama tabii çok başka bir kültür. Değil mi Ulla, onlar Budist, bambaşkadır. İkinci defa gidişimde, bir ay kaldım, bende depresyon başladı. Dalgalar'da bizim geometrilerimizin dahi ayrı olduğunu anlatıyorum. Öklit geometrisine karşı çıkıyorum.

M.Ö.: Depresyon neden başladı?

D.Ö.: Kimseyle konuşamıyorum. Ben İngilizce konuşamam. Fransızca konuşabilirim. İsveççe konuşabilirim. Bu dillerde konuşabileceğim kimse yoktu orada. Ondan sonra okuduğum kitaplar bitti.

A.E.: Dalgalar'da bilinç akımı tekniği kullanıyorsunuz.

D.Ö.: Bilinç akımı, evet onlardan da etkilendik.

A.E.: Peki Dalgalar ismi oradaki Tsunami üzerinden koyduğunuz bir isim mi yoksa Virginia Woolf'un Dalgalar'ıyla bir ilişki kurabilir miyiz?

D.Ö.: Virginia Woolf'un Deniz Feneri'ni iki üç defa okumuşumdur. Dalgalar'ını hâlâ okumuş değilim. Mrs. Dalloway'i okudum. Virginia Woolf'un kitabının adını koymak istemezdim, ama önemli bulmadım. Bu bir tabu değildi. Ancak Amerika'yı, Amerika 1954 olarak yayınladım. Çünkü Kafka çok kutsaldır. Aslında Kafka'nın Amerika romanının asıl adı Kayıp. Max Broad onu değiştirmiş.

M.Ö.: Tam tersi bir roman yazıyorsunuz aslında. Kafka'nın Amerika'sının tam tersi. Bir parodi olarak bunu tasarladığınızı belirtiyorsunuz ayrıca.

D.Ö.: Parodi diyebilirim, ama yazarken Kafka'nın Amerika'sını düşünmedim. Diyeceğim o romanın parodisi değil. Genel anlamda bir yaşam parodisi. Bir mutluluk romanı yazmak istedim. Ben söyledim açıkça Kanallar'ı (1991) yazdıktan sonra benim yazarlık tasarılarım bitti. Baktım kitaplarıma, ben söylemek istediğim her şeyi söylemişim, diye düşündüm. Özellikle okumak isterseniz, size o üç tane anlatıyı öğütlerim: Bir Beyoğlu Düşü, Berlin'de Sanrı, Kanallar. Şimdi bunları ciltli olarak basmak üzere Yapı Kredi. Bu kitaplarda ben söylemek istediğim her şeyi söylemişim.

Kanallar'la benim yazarlık projem bitti. Artık elimi kolumu sallayarak dolaşmak istiyordum biraz.

"Amerika 1954'ü kendimi eğlendirmek için yazdım"

M.Ö.: Ben biraz sitem edeceğim bu noktada. Çünkü en olgun çağınızdasınız. Yani çok daha farklı şeyler…

Amerika 1954 - Demir Özlü D.Ö.: Hayır hayır, uğraşmak istemiyorum artık. Söyleyeceğim her şeyi söylemişim. Hiçbirini tekrarlamaya gerek yok. Bundan sonra çok rahat elimi kolumu sallayarak dolaşayım, barlarda bir kadeh içeyim…

M.Ö.: Ama sizi hayata bağlayan bir şey yazmak…

D.Ö.: Kendimi eğlendirmek için Amerika'yı yazmaya başladım. İddialı bir roman değildir. Kendimi eğlendirmek için, ve o beni bir-iki sene oyaladı. Parça parça orda burda yazıldı. Ama o arada Amerika'yı yazmadan önce birdenbire, iddialı olan, bunun gibi eğlenmek için değil de, yazmak için yazılan Tatlı Bir Eylül'ü yazdım. Sonra 14 yıldır sürünen bitmemiş İthaka'ya Yolculuk vardı. Bunu bitireyim dedim, nasıl yapayım da bitireyim? Paris'te yaşayan ressam Nejat Melih Devrim'in bir resmi vardı. 100 liraya almıştım 1963'te. Müzayedeci bir dostum onu 1200 dolara sattı. O 1200 dolarla Kıbrıs'a gidip oradaki Salamis Oteli'ne kapandım ve bu kitabı bitireceğim dedim. 12-13 senede yarısından çoğu yazılmış, bir türlü bitiremiyorum. O kitapla ilgili hava, atmosfer ara sıra geliyordu bana. Orada çok yoğun çalışarak, kimseyle görüşmeden kendimi kapatarak yazdım durdum. Çok ağır çalışmaktan da kalp spazmı gibi bir şey geçirdim. Stockholm'e dönünce hastaneye gittik ambulansla, tansiyonumu yüksek buldular. O zamandan beri tansiyon ilaçları alıyorum. Kalbimde de bir şey oldu mu olmadı mı hiç belli olmadı. Bir yığın muayeneye girdiğimiz halde. İsveç'te sağlık hizmetleri hemen hemen parasızdır. Çok da iyi muamele ederler herkese.
O arada Tatlı Bir Eylül'ü yazdım, ama o yazarlık iddiasıyla, kendi ağırlığımı vererek ortaya koyduğum bir eserdi. Yazdırdı o kendisini bana.
Daha sonra baktım ki, sadece sağda solda dolaşmakla olmuyor, bu hayat bitecek gibi değil, ondan sonra Amerika 1954'ü yazmaya karar verdim. Amerika 1954'ü kendimi eğlendirmek için yazdım, ama o romanda Amerikan roman teknikleri, o küçük tasvirler, küçük paragraflarla yapılan tasvirler vs vs, Amerikan roman teknikleri işin içine girsin istedim. Çünkü genç yaştan beri bir sürü Amerikan romancısını okudum. Bir de mutluluk romanı yazmak istedim, ama bana hiç sormadıkları bir şey var, burada romanın kahramanı Harun Amerika'ya gidiyor, orada Penelope diye bir kadınla yaşamaya başlıyor, o da tabii Odysseus'un karısı, adı oradan geliyor. Fakat Penelope'nin hiçbir şeye itirazı yok. Bunu bana Türkiye'de hiç kimse sormadı, “Senin kadın idealin hiçbir şey sormayan, hiçbir şeye itiraz etmeyen kadın mı?” diye. Gayet normal karşıladılar. Ben bunu size sır olarak söylüyorum, söylemeyin, sormasınlar, daha iyi.
Ama size öğütlediğim o üç kitabım var ya, onlar aynı zamanda discours (diskur) gibidir. Yer yer nutuksaldır. Fransızca discours sözcüğünün R. Barthes'dan sonra kazandığı anlamla sözler sıkışıp art arda gelir, çok yoğun ve şiirseldir. Şöyle düşündüm, ben sadece böyle yoğun şeyler mi yazacağım? Amerika gibi hiç yoğun olmayan, eğlenceli olan… Ondan sonra dedim ki neden böyle hep böyle bunaltılar, sanrılar, cinayetler, yalnızlıklar falan anlatıyorsun? Bir de başka şey anlat, yani New York'un güzel kaldırımlarını, ağaçlarını; kaldırımda giderken, lokallerin iç görünüşlerini vs vs anlat diye. Onun için yazdım, Amerika 1954'ü.

Kanal Kentlerinde - Demir ÖzlüM.Ö.: Kanal Kentlerinde adlı güncenizde zaten belirtiyorsunuz, “Mutluluk adına yazılan her şey mutsuzluğun parodisidir. Yaşadığımız mutsuz hayatla dalga geçen, büyük bir mutlu hayat parodisi.” Bu yüzden ben sorma gereği bile duymadım, neden böyle bir kadın diye. Romanda yer verdiğiniz doktor N., gerçek hayattan bir karakter mi?

D.Ö.: Doktor Nevzat. Gerede'de. Yazları oraya giderdik. Gerede'de kısa boylu, ama gayet yakışıklı bir doktor. Ama adam topluma uymayan bir tip. Bir birey hakikaten.
Size bir sır daha vereyim; Tezer'i görür görmez, dedi ki, “bu dedikoducu” dedi. Tezer'in alnı biraz yüksektir, “alnı yüksek olanlar dedikoducu olur” dedi. Tezer de dedikodu değil de, çok istihbarat almaktan, istihbarat vermekten memnun olurdu. Zevk alırdı, çok espriliydi.

Sonra bu adam, gerçekten, Yüzümüz ve İçyüzümüz diye bir kitap yazdı, küçücük bir kitap. 1954'te ben 19 yaşın içindeyim, Demokrat Parti'den Bolu Milletvekili olmak istedi. Bu biraz farklı bir tip olduğu için ayağını kaydırdılar. Milletvekili adayı yapmadılar. Bir otomobili vardı, otomobille İstanbul'a geldi, burada Maçka taraflarına falan da gittik beraber, çok tutumlu bir adamdı. Bana kararını bildirdi: “Demir ben Amerika'ya gidiyorum.” Gitti. Sonra ben Beyazıt'ta fakültede birinci sınıfta okurken, bir haber gönderdi bana, “Demir New York'a gel, hukuk tahsilini falan boş ver, burada o kadar çok imkânlar var ki.”
Gitmedim, romana onun için girdi. Hidayet ise, o da gerçek bir tip, o benim dayılarımdan biridir. 1927'de, herhalde, 15 yaşındayken falan Amerika'ya kaçmak için, burada bir gemide saklanmış, fakat yakalanarak Galata'ya atılmıştı. Hidayet de oradan geliyor. Bir İstanbul çocuğu. Penelope ise hiç tanımadığım biri.

M.Ö.: Bir de Mr. Jack vardı. Kuledibi'den, Pera'dan oraya gitmiş bir tip gibi duruyor.

D.Ö.: Kuledipli Yahudi. O da hiç tanımadığım, uydurduğum bir karakterdir. Çünkü New York'ta var olmuş mafyalardan, en büyüklerinden biri de Yahudi mafyasıdır, çok sert bir mafyaymış. Diğer genç kahramanların isimlerini de televizyonlardaki filmlerden aldım. Tamamen uydurmadır o kişiler.

İthaka'ya Yolculuk - Demir Özlü "Sürgün iklimlerdir"

Şengül Can: Çok boyutlu ve doğal olduğunu söylüyorsunuz İthaka'ya Yolculuk kitabınızın sonsözünde. Gençliğinizle ilgili, daha önce bazı arkadaşlarınızla görüşmelerinizde, roman çok boyutlu ve doğal olmalıdır, böyle bir sözünüz geçiyor ve en son okura o şekilde sesleniyorsunuz. “Bunu yapabildim mi bilmiyorum?” diye.

D.Ö.: Ben değer yargısı vermek istemem.

Ş.C.: Bizans, İstanbul, İzmir, İthaka, kuzeyde ve güneyde birçok ülkeden bahsediyorsunuz.

D.Ö.: Ara sıra göndermeler var. Bilgiye dayanan göndermeler. Odysseus'a da.

H.U.: Ama İstanbul sizin için, yurtdışındayken özellikle, hep bir İthaka olageldi galiba?

D.Ö.: Sonuçta ben İstanbulluyum elbette.

Ş.C.: Peki Kıbrıs'ta bulunduğunuz sırada, “çocukluğumla ilgili bölümleri Kıbrıs'ta yazdım,” diyorsunuz. Bir de iklimlerin önemine dair bir vurgunuz var.

D.Ö.: Tabii sonuçta sürgün iklimlerdir, diyorum. Sürgünü çok soyutlarsak, sürgünlük durumunu, en çok eleğin üzerinde iklimler kalır. İstanbul'daki başka Stockholm'deki başka.

Ş.C.: Kitabınızda bir yerde altını çizmişim, Aziz İstanbul diyorsunuz.

D.Ö.: İstanbul'un isminin Aziz İstanbul olarak değiştirilmesini istiyorum. Ama bu konuda bir makale yazamadım.

Ş.C.: İthaka'ya Yolculuk'ta Ahmet Haşim'in “Yollar” şiirini de hatırladım. Haşim de şiirinde hiçbir yere ulaşmayan yollardan bahseder.

D.Ö.: Haşim'in şiirlerini çok severim. Ezbere biliyordum birçoğunu, fakat o hiçbir yere çıkmayan yollar, Haşim'den gelmiyor. Heidegger'den geliyor. Heidegger'in Fransızcaya çevrilmiş bir kitabının adı , Les Chemins qui ne m è nent nulles parts (Hiçbir Yere Ulaştırmayan Yollar). Onu Paris'teyken, çıkınca alıp hemen okumuştum.

A.E.: Birçok kitabınızda yaptığınız gibi, Bir Yaz Mevsimi Romansı'nı okurken, Bir Uzun Sonbahar'a dair göndermeler sezmiştim, sanki yazmadan önce orada onun bir ön cümlesi geçiyor gibi, mesela orada bir dalga imgesi var ve oradaki dalga imgesini siz zihnin gidiş gelişi, yani geçmişle bugün arasındaki yolculuk gibi kullanıyorsunuz. İşte bu yüzden Dalgalar romanına o ismi koymanızın nedeni geçmişe dönüşler mi yoksa sadece tsunami mi?

D.Ö.: Tsunami. Çünkü biz orada kaldığımız Çinlilerin otelinde, otel sahibi kadın gezdirdi bizi, birçok otomobili vardı onların, ondan sonra ben dönüşte sordum ona, “Burada hiç zelzele olmuyor mu?”
“Olmaz” dedi. Ama biz oradan gittik, tam altı ay sonra tsunami oldu. Bu göndermelerin olması bir yazar için çok olağan. Ama ben farkındayım desem doğru olmaz. Çok dikkatli okumuşsunuz.
Sonra işte sonuna geldik, Dalgalar da kendisini yazdırdı bana. Ama şimdi kafam kızdı, inşallah biraz Paris'i dolaştıktan sonra iyi bir şey, ağırlıklı bir şey yazmaya çalışacağım.

"Kendi evime varamadım"

H.U.: İlk görüşmemizde Jung'tan bahsettiniz.

D.Ö.: Ondan yeniden etkilenerek o rüya hikâyelerini yazdım. Şimdi Sel Yayınları'nda basılıyor. Son iki sene sadece rüyalardan yakaladığım, rüya hikâyeleri yazdım. Onun adı Düş Öyküleri olacaktı, fakat Kendi Evine Varamamak olarak değişti daha sonra. Onlar hiç Türkiye'de yazılmış hikâyelere benzemiyorlar. Düşlerin içinden yakalanmış, bir anlamda sürrealist denebilir ama temalı, esas tema da bu: kendi evine varamamak. Yani ben kendi evime varamadım. İstanbul'a döndükten sonra, büyüdüğüm, gençliğimin geçtiği Fatih'teki ev de satıldı. Şimdi benim gençliğimin “kendi evim” yok.

M.Ö.: Bu noktada önemli olduğunu düşünüyorum, İstanbul'da da bir ziyaretçi olarak duyumsuyorsunuz kendinizi, dünyanın başka şehirlerinde de.

D.Ö.: Şimdi biraz yerleşmeye başladım. Ona buna biraz kafa tutuyorum şimdi.

H.U.: Sel Yayıncılık deyince bir şey dikkatimi çekti. Bunaltı'nın yeni baskısının son sözünde, yeni baskıda öyküler üzerinde ciddi hiçbir değişiklik yapmadığınızı belirtiyorsunuz, ama kitapta çok ciddi tashih hataları var. Acaba bu ilk baskıda da böyle miydi, yoksa yeniden dizilirken mi oluştu bu hatalar?

Demir Özlü - MaviMelek EdebiyatD.Ö.: Arkadaki birkaç sayfaya baktım, dizgi yanlışları vardı, kitabı hemen kapadım. Ayrıca en büyük yanlışlık arka kapakta, benim Ödemiş doğumlu olduğum yazıyor. Bu kadar olamazdı. Ama Kanal Kentlerinde hemen hemen hiç hata yoktur. Çünkü onu ben tashih ettim. Üç defa okudum. İlk okuma beni çok rahatsız ediyor. Niye ben kendi dünyama yeniden giriyorum diye. Ama sonraki okumalarda artık çıkıyorsun kendi dünyandan, onu teknik bir şey olarak okuyorsun. Onun için o kitapta ya bir tane var ya da hiç yok. Ama Bunaltı

Hasan Bülent Kahraman'ı okursanız, Varlık'ın Şubat sayısında yayınevine çatıyor. Öyle bir kitap diyor, Kanal Kentlerinde için, yazarın kendi içini açtığı, iç organlarını, bağırsaklarını, yüreğini ortaya döktüğü kitap diyor, çok özel bir baskı isterdi. Böyle bir ucuz baskıya layık değildi. Benim çevirdiğim ikinci bölüm Amsterdam bölümü var ya, o Fransızca notlar da olmalıydı içinde ve ciltli falan çıkmalıydı. O benim adıma konuşmuş, ama ben bu kadarını aklımdan geçirmedim. Ben gene o baskıdan memnun oldum.

M.Ö.: Leylâ Erbil'de de aynı durum söz konusu, Ferit Edgü'de de… Kitaplarınız toplu olarak sadece bir yayınevinden çıksa, biz de gidip hepsini aynı yerden bulabilsek keşke..

D.Ö.: Şimdi oluyor bakın, bir iki ay içinde, bu üç novella bir arada yayımlanacak…
~~~

Dipnotlar:
(1) Doğan Hızlan, Celâl Sılay için “Cehennem mevsiminin şairi” der kitabın arka kapağında.
(2) “Oryantal da olabilir,” diye bir not düşmüş Özlü, Ne Mutlu Ulysses Gibi… kitabında s. 20)
(3) "Sanırım 1970 yılıydı, toplumsal çalkantıların çok arttığı bir yıl. Geceleyin, Rejans sonrası, Parizyen Kahvesi'nin iç bölümünde otururken, Cemil Meriç'e eğildim, kendisinin düzyazı şiirlerini çok beğendiğimi, entelektüel olarak da çok ilginç bulduğumu söyledim. Ardından da, sanki çok gerekliymiş gibi: 'Ama hiç siyasal tavır almıyorsunuz' dedim. Yan yana oturuyorduk. O da kulağıma doğru yaklaştı. 'Gençken bir dâva vesilesiyle idamımı istediler. Onun için ürktüm' dedi." - (Ne Mutlu Ulysses Gibi… kitabında s. 13)

Söyleşi fotoğrafları: Engin Yılmaz

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 15/03/2011

 
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics