MaviMelek
"Karşı çıkmak isteğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var. Karşı çıkmak istediğim kurallar var. Bir haykırış! Küçük dünyanız sizin olsun." - Tezer Özlü

[Gökçeyazın]"Varoluşu Sorgulatan Bir Roman: Çocukluğun Soğuk Geceleri" | Evrim Övüç

Çocukluğun Soğuk Geceleri | Tezer Özlü

"BİR ŞOKU ANLATMAK İSTEDİM"

Okunacak yüzlerce kitap ve kitaplarca yüz vardı daha…
Fakat onların arasında bir kitap vardı ki ön kapağındaki fotoğrafla dikkatten kaçması mümkün değildi.
Bir kadının yüzü kitabın yüzüne dönüşmüş; nefes alıp veren, masumca gülümseyen bu kitap fiziki bir hale bürünmüştü.

İngiliz bir yazarın dediği gibi: “Görünüşler de kelimeler gibi okunabilir; bunlar içinde insan yüzü en derinlikli metinlerden biridir.” Tezer Özlü'nün kitap kapaklarına basılan yüzünde okunanlar da tüm kitaplarından daha çok şey anlatıyor sanki…

1980 yılında yayımlanan Çocukluğun Soğuk Geceleri, kitabın ilk sayfasında şöyle tanıtılmış: “… kişinin çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da 'yaşamasına izin verilmek istenmeyen' farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, 'teninde duyarak' işledi.”

Okuyan her yetişkini kendi çocukluğuna götüren, deliliğin labirentlerine hapseden, varoluşu sorgulatan, sorgularken ruhunuzu üşüten, kısacası insana duygu med cezirleri yaşatan küçük bir roman, Çocukluğun Soğuk Geceleri. Fakat içindeki büyük laflara bakacak olursak oldukça büyük bir roman olduğu da göz ardı edilemez. Tezer Özlü'nün bu incecik romana bu kadar çok şey sığdırmış olabilmesine şaşırıyor insan. Tıpkı kısacık hayatına sığdırdıkları gibi…

Bizler kendi kendimize bile dürüst olamıyorken, Tezer Özlü'nün ilk romanında aklını ve ruhunu tüm insanlara açması, onun cesaretli ve büyük bir yüreğe sahip olduğunun kanıtı gibi. O böylesi bir dürüstlüğün üstesinden nasıl gelmiş olabilir diye düşünecek olursak, böylesi bir durumda akıl ve ruh sağlığını korumanın mümkün olmadığını görürüz. Kendini öldürmeyi denemeye iten kaygılara daha çocuk yaşta kapılmış. Hayata döndükten sonra da kabul edilmesi zor gerçeklerle yüzleşmeye devam etmiş. Romanı okuyan çoğu insan asıl intiharın yaşamaya devam etmek olduğunu düşünebilse de, satır aralarına gizlediği yaşama sevincini ve isteğini her şeye rağmen zayıf bir titreşimle dahi olsa hissetmek mümkün.

Tezer Özlü'nün çocukluk yıllarının bir kısmı Kütahya, Ödemiş ve Gerede'de geçmişken, bir kısmı da İstanbul'un, Esentepe, Edirnekapı ve Çarşamba semtlerinde geçiyor. Öğretmen bir ailenin çocuğu olan Tezer Özlü, 1950'li yıllarda geçen çocukluğuna dair pek çok kesiti romanın ilk bölümü olan “Ev” isimli hikâyesinde; Avusturya Kız Lisesi'nde okuduğu dönemi ve genç kızlığın ruh hallerini “Okul ve Okul Yolu” isimli bölümde; Almanya'da bulunduğu ve evli olduğu bir dönemi ve o dönemde yaşadığı sinir hastalığını “Leo Ferre'nin Konseri” isimli bölümle ve son olarak da 12 Mart sonrasını ve Akdeniz'de bulunduğu bir zaman dilimini de “Yeniden Akdeniz” isimli bölümüyle romanı bitiriyor. Hayatının bu kesitlerinde, mutluluğun insanın kendi kendisiyle hoşnut olmasıyla başlayacağını, herkesin herkessiz yaşayabileceğini, şizofren kokusunu seçebilmeyi, daha güzel yaşam diye bir şeyin uzaklarda değil de hemen yanı başınızda olabileceğini öğreniyor ve okuyucusuyla paylaşıyor.

Tezer ÖzlüRomanı okurken onun dünyasında kendinizi buluyor ve bulduğunuz bu kendilikten rahatsızlık duymaya başlıyorsunuz. Onun rahatsızlıkları sizin rahatsızlığınız oluyor. Kendi ağzından da eseriyle ilgili şu sözleri söylüyor; “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim… On bir yaşında, bir Türk burjuva ailesi çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan birinde karşılaştığı, batı kültürü ve eğitiminin yarattığı şoku anlatmak istedim.”

Romanında kız kardeşi, abisi, babaannesi ve arkadaşlarından bahsederken Süm, Bunni, Günk gibi soyut isimler kullanıyor olması, konu ettiği gerçek karakterleri daha etkili kılıyor ve biraz da bu isimlerle ilgili merak duygusunu güçlendiriyor okuyucuda. En merak uyandıran isim ise “Hayalet Oğuz” dediği yakın arkadaşı oluyor.

Tezer Özlü bir kadın samimiyeti ve çocuk bakışıyla yazdığı hikâyelerinde okuyucusunun empati kurmasını kolaylaştırıyor. Günlük döngüleri ayrıntılı tasvirleri ve yaşanan duyguları uç da olsa ortalamaya indirgemesi akıcılığı güçlendiriyor. Okurken ya yazarın yerine geçiyorsunuz ya da yazarı çok tanıdık birinin yerine koyuyorsunuz. Düşünün, hangimiz çocukluğumuzun o soğuk gecelerinde annemizin koynuna girmedik ki?!. Sizin de kara önlüğünüz, rutubet kokan eviniz, soba külü temizleyen, her sabah namaza kalkan, yıllarca aynı entariyi giyen babaanneniz olmadı mı?!. Büyük kentlere gidip gelen insanlara özlemle bakmadınız mı hiç? “Bir gün uzak dünyaları ben de tanıyacağım” diye içinizden geçirmediniz mi hiç?!. Onun kadar gitmek, gitmek ve gitmek istemediniz mi hiç?!

Tezer Özlü kendi gitme isteğini bizlere şöyle anlatıyor:

“Pazar günleri… Şimdilerde… Sokak aralarından geçerken… gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim… evlerin pencere camları buharlaşmışsa… odaların içine asılmış çamaşır görürsem… bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayınlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek…………. İsterim hep.”

“Yaşamım, ölümüm her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı” diyen Tezer Özlü hep gitmek istemiş. Çünkü Özlü'ye göre “Güzel olan, gerçek olan dış dünya ve o dünyanın insanın kulaklarına varan uğultusu” olmuş.

Tezer Özlü, yirmi yaş ile otuz yaş arasında aklın bittiği yerleri ve çıldırmanın sınırlarını aramış. Bu süre zarfında yaşadığı acıları, iki saatlik bir film de görünce dayanamayıp sinema salonundan dışarı çıkmış. “Leo Ferre'nin Konseri” isimli bölümde anlattığı üzere, “Guguk Kuşu” filminden çok etkilenmiş. Filmde doktorlar, hastane düzenine başkaldıran, hastaların dış dünyada iyileşeceklerini savunan, bu yolda çaba harcayan bir hastayı elektroşoka yatırırlar. O anda sinema salonunu terk eden Özlü, “seyirciler arasında kendisinden başka elektroşok yiyen” birinin olmadığını idrak eder. Zira ondan başka herkes filmi izlemeye devam etmiştir. Kendisi de tıpkı filmdeki karakter gibi hastaların ancak günlük yaşam içinde, yakınları arasında, davranışlarına hasta denilmeyen insanlar arasında iyi edilebileceğine inanmaktadır. Sinir hastalığının da bulaşıcı olduğunu hem de öyle mikrop almakla değil, bir insanın umutsuzluğunu derinden algılamakla bile geçebileceğini düşünmektedir. Öyle ki, “şizofreni kokusunu koklamak bile hasta edebilir insanı” diyor Tezer Özlü. Yine aynı bölümde, Hayalet Oğuz ile birlikte yemek yemeye gittiği bir lokanta da aklından şunlar geçiyor:

“… Saplantıların acıları, burada da sürüyor. Uyandığım an başlayan, uykunun derinliklerinde ancak azalan acı. Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum. Onlar şakacı, özgür 'beni' arıyor. Bulamıyor. Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında coşku delilik derecesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor. Onlar yemek yemeyi her zaman seviyor. Düzenli yemek yiyorlar. Duygusal coşkular yemek gibi beslemiyor onları. Onlar işlerine inanmış. Onlar 'başkaldırmayı' savunurken, belli bir düzenin akışındaki yerlerini korumaya çalışıyorlar. Onlar, dolmuşa biner gibi evlenip, iner gibi boşanmıyor.”

“Yeniden Akdeniz” bölümünde ise, bir güney kasabasında, antik tiyatronun en üst basamağında oturmuş gördüğü manzarayı tasvirliyor Tezer Özlü.

“Toroslar'ın ardından doğacak güneşle bürüneceği renkleri bekliyorum. Güneş, dağları mor, mavi, yeşil, lacivert, kahverengi, koyulu açıklı tüm renklere boyayacak. Güneş, renklerini dağlara yansıtarak doğacak. Dağ sıraları arasındaki vadilerden kalkacak pus, tepelere doğru yükselecek. Günün uzantısında yitene dek. Belki de gün boyu puslu kalacak Toroslar. Sıcak ovanın, pamuk tarlalarının, antik kentlerin gerisinde.

Henüz koylar sessiz. Köy yavaş yavaş uyanmaya hazırlanıyor. Bu topraklarda güneş hep böyle doğdu. Gün bitiminde denizin, yeşil mavi denizin içine sönmüş, ama kızıllığını koruyan, yuvarlak bir ateş gibi battı. Sıcak Akdeniz akşamlarında. Geçmiş ve gelecek zamanların akşamlarında. Başka insanların, başka uygarlıklar yaşadığı, yaşayacağı çağlarda. Güneş ısıttı, ısıtacak gökyüzünü. Sahildeki kumları. Verimli ovayı. Geceleri yıldızlar bürüyor gökyüzünü. Eski çağlarda belki kumsalda da sevişti insanlar. Dalgaları ayaklarının altında duydu. Ben, ya da başkası böyle yaşadı Akdeniz'i. Böyle yaşayacak. Binlerce yılın güneşini şimdi ben bekliyorum. Sabaha karşı…”

Ne yazık ki, Tezer Özlü'nün dağların doğurduğu güneşi her sabah kucaklayacak kadar vakti olmadı. Ama geride bıraktığı eserleriyle hatırlanmayı hak eden bir yazar olmayı başardı. Uygarlıklar boyunca hatırlanması dileğiyle…
~~~
Çocukluğun Soğuk Geceleri / Roman
Tezer Özlü
YKY, Temmuz 2009, 14. baskı, 65 s.

Sayı: 42, Yayın tarihi: 08/11/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics