MaviMelek
Hermes Kitap
"Geçmişteki hayalleri yeniden görmek imkansız. Ancak özgürleştirerek geleceği kurtarabiliriz..." Pascal Quignard

[Sinema-Müzik]"Sinemanın Namusu ya da Yeni Gerçekçilik" | Ömer Leventoğlu

Sinema

"DEVRİMCİ OLAN GERÇEĞİN KENDİSİDİR!.."

Çukurova'nın geniş tarlalarıyla halaya durmuş bir akşam kızıllığı saatidir. Torosların ardına doğru gizlenen güneş, buruk bir vedaya hazırlanıyor. Sömürülmüş yorgun insan kaslarında derin bir acıya dönüşüyor bu serinlik. Çadır önlerinde ateş yakıyor kadınlar ve pantolonsuz küçük çocukların kucağında birer parça ekmek, üzerine yağ sürülmesi için yalvaran elleriyle analarının eteğine asılmış, ağlıyorlar... Ve yaşlı kadınlar, abdest suyu hazırlıyor kocalarına.
Sonra kare değişiyor; üç binlik bir spot ışığı, güneşin terk ettiği boşluğu doldurmak için yanıp duruyor.
Ufuk yok... Pamukların kavlayıp açılmış baş kısımları salınıyor bu sarı sıcak ışıkta. Sağlam ayaklı bir tripotun üzerinde geniş açıya ayarlanmış bir objektif geziniyor. Işık çadıra doğru yöneliyor; kamera takip ediyor onu.
Zum yok... Üç adet 800'lük ışık destekliyor manzarayı, çadırı uzaktan gören objektifin gözü içerideki her hareketi muhteşem bir gölge oyunu biçiminde yakalıyor. Çadırın önünde yamuk yumuk bir tencere, dibinde bir ateş tutuşturulmuş, yarı kor halinde odunlar... Tencerenin geniş kapağı biraz yana doğru kaymış, diğer açıdaki kameranın gözüyle şeffaf bir buhar damlası birikiyor kapağın kenarında... Büyüyor damla, büyüyor, büyüyor, şişiyor, merceği genişliyor damlanın ve bütün ihtişamıyla kopuyor kapaktan... Damlanın düşüş hareketine yapılan kesmenin arasına geniş, çıplak, kaslı bir erkek omzunda birikmiş bir ter damlası giriyor. Ardından tencere kapağındaki damlanın yere vuruşuyla kopan sarsıntı, beri yandaki omzu harekete geçiriyor...
Müzik yok... Doğanın sesleriyle kasılıp geriliyor omuz, bu kez açı daralıyor, kol hareketi beden hareketine evrilip çoğalıyor, çığırından çıkmış isyancı bir tutkuyla dans ediyor genç adaleler ve çadırın içinde huşu halinde kamet getirmiş yaşlı ellerin inişini, bedenin secdeye çekilişinin gölgesini görüyoruz. İtirazın sığınma biçimi olan ibadet dansın gölgesine, isyan biçimi olan dans ibadetin gölgesine geçiyor, karşı açı çekimleriyle yer değiştiriyorlar. Böylece birkaç türden ibadeti, emeği, açlığı, isyanı, meydan okuma ve itaati bir arada sığdırıyoruz objektife... Farklı bilinç türlerinde, farklı reflekslerde ve farklı doğalardaki diyalektik hareket yasalarını zahmetle kurulmuş bir setin tek planına bağlıyoruz.
(Yukarıdaki plan, henüz çekilmemiş bir filmin planıdır. Uzun zamandır üzerinde çalıştığım mevsimlik göçmen işçilerin 200 yılı aşkın trajik hikayelerini anlatan bir belgeselin, birkaç saniyesinin tasarımıdır yani...)

Yaşadığımız coğrafyada sinema, son birkaç yıllık dönemde ikili bir kıskaca alındı: Endüstriyel gelişimin baş döndürücü hızına karşı rekabet zorluğu meselenin bir yanı, hikayede sosyal ve politik değer tüketiminin başat seyri diğer yan... Her hafta çekilmiş tonlarca dizi izliyoruz, yeni model fotoğraf makineleriyle, cep telefonlarıyla, skeçler, konserler çekilip Youtube'a atılıyor, insanlar bu görüntülerin başında geçiriyorlar saatlerini, günlerini. Bu meselenin endüstriyel kaos tarafı... Bir başka sorun; içinde yaşadığımız coğrafyanın politik tarihindeki trajedileri, çalkantıları “sosyal duyarlılık” duygusunun tüketim potansiyeline servis etme sorunu... 12 Eylül filmleri de bunun göstergesi... Fakat başka bir çıban, sessiz sedasız büyüyor. Herhangi bir politik içeriğe gönderme yapılmadan Kürt eksenli hikaye örgüleri, bu ikili kıskacın arasından zehirli bir filiz gibi boy verip duruyor.
Ağız eğikliğini, dil bozukluğunu görür görmez “Kürt”ü okuyoruz kimi görüntülerden. Ya da kimi dizi filmlerdeki bir namus cinayetine giden gerilimli günleri, desise ve entrikaları, uzadıkça uzayan kültürel aşağılamaları, puşilerle, yeni model cipler ve konaklarla alengirli ilişkileri, aşiret kurallarının hayranlık uyandırıcı ahlaki katılıklarını izledikçe, kimimiz seviniyor, “İşte bu Kürt'tür” diye hopluyoruz yerimizden.
Oysa yıllar, yıllar boyunca Kürdistan'da her saniyesi, her karesi insanlığın kötürümleşmesinin belgesi olan büyük dramlar yaşandı ve yaşanıyor. Bir yanda özgürlük savaşında akla ziyan kahramanlıklar, bir yanda yakılan köyler, faili meçhul cinayetler, harap edilen tonlarca değer, bir yanda kentlerin çürüyen damarları... Artan fuhuş, kadını aşağılayan, ezen, kadını tahrip eden gelenekler, yerel otorite örgütlenmesinin, yani çıplak damar üzerindeki paslı bıçak gibi aşiret kurallarının keskin işleyişi, töre vs, vs... Bütün bunlar orta yerde dururken, Kürdü hâlâ bir ağıda, puşiye, töre cinayetine indirgeyen sinemadaki egemenin estetik aklı yürürlükte... Beri taraftan, sayıları bir buçuk milyonu bulan göçmen işçiler bir yanda; 70 yaşında, 6 yaşında, 20'sinde, Çukurova'nın pamuğunda, Karadeniz'in fındık ağaçlarında asılı gövdelerini tüketenler, bir yanda sayısı bir o kadar kamu emekçisi için kurulmuş ve toplumun, solun, marksizmin sempatisini yedeğine almış sendikaların lüks binaları, toplantı salonları, statü ve erk sahibi idarecileri, uluslararası organizasyonları, bolkese harcırahlı uçak seyahatleri...
Zorunlu ve planlı sürgünlerle, göçlerle kent varoşlarına birikmiş yığın halinde erkekler, kıraathanelerin iskemlelerinde harap olan ömürleri, 35'inde ortalama 8 çocuk doğurmuş kadınlar, loğusa haliyle tarlada, doğumdan bir gün sonra iş'te, orakta, pamukta kadınlar, sur diplerinde namusunu temize çıkarmak için direnen, ölüm cezasından kaçıp sığınma evlerinden korkan kadınlarımız.
Halbuki bütün bunların, polis kurşununa gelenlerin, jitem morgunda çırılçıplak kadavraların hikayesinin “Kürt” olması gerekmez, ama bu haliyle, sinema korkuyor bu hikayelerden. Ya Kürt görünümünde çarpık bir hikaye, ya da hikaye görünümünde çarpık bir Kürt sürüyor ekrana... Ya 12 Eylül görünümünde içi boşaltılmış bir politik münazara, ya da politikmiş süsü verilen bir askeri cunta seremonisi...

Peki sinemanın bugün ödemesi gereken namus borcu nedir? Bana göre, tıpkı edebiyatın, bilimlerin, felsefenin, politikanın ve diğer beşeri alanların etik ve estetik sorumlulukları gibi, sinemanın da benzer bir sorumluluğu vardır. Yani görüntü dehası olabilirsiniz, ama hikayenizde, gerçeğin gerektirdiği bedellerden bir “kaçış”, bu nedenle de vurgunuzda, kameranızın açılarında kimsenin kolayca fark edemeyeceği alçakça bir “tüyme” hali varsa, bu durumda, “kendi içinleşmiş estetiğin” soysuz kapanına düşmüşsünüz de haberiniz yok demektir.

İşin doğrusu edebiyatta da, sinemada da, estetik kaygılar ile politik ahlakın vuruşturulduğu bir kördüğüm durumunu yaşıyoruz. Şu bir gerçek ki sanatın hiçbir türü, estetikten ve duygunun aşkın tezahürlerinden azade sayamaz kendini, saymamalı... Estetik niteliği bakımından sınıfta kalmış bir görüntü yığınının anlattığı hikayenin dili ne kadar “devrimci” olursa olsun, burada bir haksızlık vardır. Hikayesi anlatılan kimselere, o yapıt için heba edilen olanaklara ve onu izlemek, takip etmek durumunda kalan seyirciye haksızlık vardır. Eserde bir güç olmalıdır; kaleminde, kurgusunda, renginde, sesinde, müziğinde, görüntüsünde, çarpan, yakan, sarsan bir incelik olmalıdır.
Fakat bu da yetmez... Sanatta ve edebiyatta, üretenler, sadece yaptıklarından değil, özellikle de yapmadıklarından sorumlu tutulmalıdırlar. Yaklaşık 12 bin insan faili meçhulde öldürülüyor ve tek bir faili meçhul hikayesini sinemada göremiyorsak, diyelim ki babasını böyle bir cinayette kaybetmiş küçük bir kızın travmalarının ne olacağını bilmiyorsa bu toplum, 4 bin köy yakılıyor ve biz, tek bir köyün nasıl yakıldığını göremiyorsak sinemada, o köye askerlerin nasıl girdiğini, bir postalın o köyün sokağında nasıl kalkıp indiğini, toprağı nasıl dövdüğünü, o postalın bastığı yerden zıplayan toz zerrelerinin nasıl titreyerek uçuştuğunu, tutuşan bir evden dumanların nasıl yükseldiğini, yanan evinin önündeki bir kadının geri dönüp nasıl baktığını, askere bakışını, askerin kadına bakışını, bir çocuğun o görüntülerden nasıl ürperdiğini, hangi korkuları yaşadığını, hangi yüz ifadesiyle kaçıştığını, hayvanların nasıl ürktüğünü, yangının içinde nasıl meleyip böğürdüklerini, resmi giysili, üniformalıların ellerindeki silahın kabzasını nasıl tuttuklarını, bir döşeğin ve yastığın nasıl yangından kurtarıldığını, köyden kaçışın nasıl yaşandığını, yollardaki göçün nasıl gerçekleştiğini, çivili bir değnekle faili meçhul listesinden öldürülen bir insanın ölüm anındaki yüz rengini, daha bir çok şeyi göremediysek henüz, edebiyatın, sinemanın bugün ulaştığı estetik başarı, namustan yoksun bir maşuğun yüz güzelliğidir sadece.

Sinemada devrimci nitelik sorununu da bu çerçevede ele almak gerektiğini düşünüyorum. Gerçekliğe yönelmiş, onu estetize ederek yeniden üreten bir yaratıcılık... Ki zaten “devrimci olan, gerçeğin kendisidir!..”

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics