MaviMelek
"Yaşadıklarım, tutkuyu indirgemenin hep bir mutsuzluk başlangıcı olacağını öğretmişti bana." - "Yapı" / Türker Armaner

[Öykü]"Chun-Li’ye Âşık Olan Çocuk" | Armağan Altay

Laurradarrel

"FELAKETİM OLURDU, AĞLARDIM…"

“Fakat eğer korkularınız içinde,
aşkın sadece huzurunu ve hazzını arıyorsanız,
O zaman çıplaklığınızı örtüp aşkın acıtan yerinden çıkın daha iyi,
Girin güleceğiniz ama doyasıya gülemeyeceğiniz,
ağlayacağınız ama bütün
gözyaşlarınızı dökemeyeceğiniz o mevsimsiz dünyaya.”
Ermiş
/ Halil Cibran

Artık sevdiğimiz bir şey kalmamış gibiydi.
Zaten eskisi gibi olsa, havanın yağmurlu olmasına aldırmaz, bu pazar günü mutlaka sokakta olurdum. Hatta yağmur, beni ve diğer çocukları daha da heveslendirirdi; patlak topumuzun içine gazete kâğıdı doldurur, top ıslanıp, iyice ağırlaşana kadar takımsız, skorsuz, kazanmasız, kaybetmesiz maçlar yapardık. Akşam olunca ateşimiz çıkar ve bu ateş, günün mikroplarını yakar, yok ederdi.
Oysa şimdi, bu sessiz pazar gününde, güpegündüz evimdeyim; annemin pişirdiği tarhana çorbasının mütevazı kokusunu soluyup, apartman boşluğuna düşen damlaların yankısını duyuyor ve pencereden sadece tüyleri ıslak tekir bir kedinin miskin miskin yürüdüğü ıssız sokağımızı seyrediyorum. Yaşım, kalbimde büyük duygular barındırmak için oldukça küçük görünüyor, fakat gerçek bu değil. Gözlerimi bir kapasam, henüz ne olduğunu bilmediğim bir sürü şey için saatlerce ağlayabilirim.

Çünkü artık sevdiğimiz bir şey kalmamış gibiydi.
Annem sanki bu durumun farkındaymış gibi balkondan halı silkerken bana, “Ne oldu? Bugün kimsecikler yok galiba?” dedi. Yüzü, her zamanki gibi hiçbir şey ifade etmiyordu. Karşılık vermemiştim. Yağmur hızlanmış, hızlanmıştı. Yemek pişene kadar balkonda oturmuş ve eskiden oynadığımız oyunları, atıldığımız maceraları düşünmüştüm.

Beni en çok Burak'ın gazoz kapaklarına olan ilgisini kaybetmesi sarsmıştı. Daha büyük olsam, bu kaybı, sevgilinin öpülen dudaklarının tatsızlaşmasına benzetirdim, ama o zaman çocuktum ve henüz sevgilimin, sevgili dediğimin yüzüne bir yabancıymış, hiçbir şeymiş gibi bakmamıştım. Burak, geçen hafta kaydırağın altında otururken –orada oturmayı çok severdi– siyah poşetinin içindeki gazoz kapaklarına tıpkı öyle bakıyordu; yakın bir zamana kadar çok şey olan, ama şimdi hiçbir şey olan; bir rüya gibi.

Burak'ı uyandıran neydi, sanırım bunu o da bilmiyordu. Poşetin içindeki gazoz kapaklarını dalgın dalgın avuçluyor, sonra tekrar poşete bırakıyor ve odağını yitirmiş bakışlarla yaptığı işi seyrediyordu. Sonra hepimizi derinden sarsan bir şey yaptı, iç çekerek oturduğu yerden kalktı, çöp tenekelerinin yanına gitti. Poşetin içine karıştırmadığı, cebinde, kâğıt bir mendilin içinde özenle sakladığı, RC marka gazoz kapağını eline aldı. O kapak, koleksiyonunun en nadide parçasıydı, çok iyi biliyorum, o kapak için komşu mahallelerin çocukları neler neler teklif etmişlerdi; elli Çamlıca, yüz Pepsi, iki yüz Tamek, beş yüz Kınık sodası… Hayır, Burak kabul etmemişti. Ve o zaman, çöp tenekelerinin önünde, o kapağı elinde sanki eski bir bozuk paraymışçasına evirip çeviriyordu. Sonrasında hepimizin korktuğu ve tahmin ettiği şeyi yaptı, kapağı çöpe attı.
Çöp tenekesi bizim için bir nevi kara delikti. Oraya atılan şey asla geri alınamazdı, bu bir kanundu. Yani Burak'ın o kapağı çöpe atması, onu yok etmesi anlamına geliyordu. Bir sevgiliyi, başka bir tanesiyle yok etmek gibi; büsbütün, hepsini hiçlemek gibi.

Burak… Deli Burak… Seni öyle iyi hatırlıyorum ki… Dizini sıyırıp, kanattığında bana “ne yapacağız?” diye soruşunu, topa ayağının içiyle vurmasını sana öğrettiğimde yüzündeki heyecanı, dağılıp giden külüstür BMX bisikletini, hepsini çok iyi hatırlıyorum… En son sen kaldın, onu da biliyorum. Ben bile gittim, sen kaldın. Bahse girerim, şimdi her şeyi bırakıp, senin RC kapağın gibi bağlı olduğum şeyleri terk edip, mahallemize dönsem, seni orada bulacağım. Seni orada beklerken bulacağım sanki… Seni öyle iyi hatırlıyorum ki…

Cihan da futbolcu kartlarını elinde evirip çeviriyordu. Mahallede en iyi o oynardı futbolcu kartlarıyla. Nasıl yaptığını bir türlü anlayamadığımız hilelerle hepimizi “köker”, sonra o gün kazandığı kartları, sanki avlayıp eline geçirdiği fildişleriymişçesine, odasındaki kadife kaplı bir kutuya koyardı. Şimdi kimsede “kökülecek” futbolcu kartı kalmamıştı, her şey bitmişti, en ucu, en yükseği, en sonu denenmiş ve gerçekleştirilmişti. Cihan için kadife kaplı kutusu artık geceleri uyumadan önce okşayıp, gurur duyacağı bir şey değildi; kaldırım kenarındaki bir izmarit gibi, varla yok arasıydı.

Cüneyt'in meşin topu da değerini yitirmişti. Sırf babası aldı diye (babası annesinden boşanmıştı ve uzak bir şehirde yaşıyordu), betonda oynanmasını istemeyen, aşınmasından korktuğu topu, şimdi kendi elleriyle soyuyordu. Neredeyse “haydi maç yapalım” diye yalvaracaktı, ama onun da içinden gelmiyordu. Babasının ona o topu aldığı günkü sevincini düşünüyor, o pırıl pırıl sevincin nasıl eskidiğine bir türlü akıl erdiremiyordu. Sevinçler hep böyle miydi?

Ve ben… Günler boyunca hayalini kurduğum, eskiden Yahudilerin yaşadığı Saray Caddesi'ndeki oyuncakçı dükkânının vitrinini süsleyen mavi bisiklet… Koca bir yaz tatili boyunca kahvehanede çalışıp, kazandığım parayla satın aldığım bisiklet… Bindiğim ilk gün, kendimi bir ejderhanın üzerindeymiş gibi hissettiğim, dizlerimin bağı çözülünceye, direksiyonunu tutan kollarım tutuluncaya, selesinin üzerindeki kıçım çürüyünceye kadar gezdiğim, o pullu mavi, alüminyum jantlı, tamı tamına on sekiz vitesli bisiklet… O bisikleti, patkan farelerin cirit attığı apartman bodrumunda çürümeye terk etmiştim. Nedense onu görmek, hatta anımsamak bile istemiyordum.

İşte şimdi biz; mahallenin gürültücü çocukları, büyüklerin alay ettiği bir sessizliğin içindeydik. Kimse kimseyi evinden çağırmıyordu. Komşu mahallelerin maç tekliflerini, “korkak!” ithamına aldırmadan reddediyorduk. Toprağın üzerinde sürünen solucanlar, kuş cesetleri, hükümet konağının arka bahçesindeki tosbağalar, hiçbir şey, hiçbir şey ilgimizi çekmiyordu artık. Aradığının Leyla olmadığını anlayan Mecnun'lar gibiydik, hüzünlü bir durgunluğumuz, sevimli bir şaşkınlığımız vardı. Daha okuma yazmayı bilmiyorken, bütün zevklerimize sonsuzluğun çağrısı bulaşmıştı.

Atari salonu açılmasaydı eğer, ya çıldırırdık, ya da yaratmaya başlardık.

***

Atari salonundan önce o dükkânda ne vardı hatırlamıyorum. Sanırım Hacı Amca orasını garaj olarak kullanıyordu. Bayağı eski, krem rengi bir Murat 131'i vardı. Ondan sonra plastik boruların depolandığı bir yer oldu. Biz çıldırmanın eşiğindeyken de, güneşli bir gün, kırmızı karoserli bir kamyon sokağımıza ağır ağır girip, o dükkânın artık bir atari salonu olacağını müjdelemişti herkese. Adeta uzaylı görmüş gibi, kamyondan indirilen atari makinelerini seyretmiştik.

Salonun açılmasıyla birlikte sokağımız canlandı. Kore Mahallesi'nden gelen Çingeneler, komşu mahallelerin çocukları, okuldan kaçıp gelen zibidiler, her gün soluğu loş, sigara dumanına boğulmuş atari salonunda alıyordu. Biz de oradaydık, hele ben; jeton alacak param olmasa dahi, diğer çocukların oyunlarını seyrediyordum. Artık futbolcu kartları, gazoz kapakları, misketler yoktu; Street Fighter, Mortal Kombat, Captain Commando, “Mustafa” dediğimiz Cadillacs&Dinosaurus vardı. Ken vardı, Mr. Bison vardı, Chun-Li vardı, Sub-Zero vardı. Biz çocuklar için, atari salonu, küçük çaplı bir küreselleşmeye neden olmuştu; mahalleler arası rekabet ortadan kalkmış, geriye sadece bireysel gıcıklaşmalar kalmıştı. Takım olmayı, ekip ruhunu unutmuştuk; makinelerin kenarına köşesine düşmüş jetonlar bulduğumuzda sevinmeyi öğrenmiştik sadece. Heyecanı, Ninja Kaplumbağalar'ı bitirmek için makineye jeton yerine soba teli soktuğumuz zaman, salonun sahibi Kadir Abi'ye yakalanma korkusuyla karışık yaşıyorduk.

Ben, kısa sürede King of Fighters adlı oyunun “en iyisi” olmuştum. Sadece Gökhan Abi benimle yenişebiliyordu. Gökhan Abi demişken, onun için sanırım birkaç şey daha söylemeliyim. O zamanlar Gökhan Abi'ye hayrandım; çok yakışıklıydı ve mahallenin en güzel kızı olan Sevda ile çıkıyordu. Aralarında bir husumet, bir tatsızlık olduğu zaman, Gökhan Abi beni haberci yapar, araya sokardı. Mevzuu tatlıya bağladığım zaman da bana jeton alırdı. Büyüyünce ben de onun gibi olmak istiyordum. Lakabının anlamını ise çok sonraları öğrenecektim; arkadaşları ona “Piç Gökhan” diyordu.

Atari salonu çocukluğumun büyük bir bölümünü şekillendirmişti. Küfür literatürümü orada geliştirmiştim, ilk defa orada büyüyünce çok sık yaşayacağım masa başı bitkin ilişkilerle tanışmıştım. İlk sigaramı orada içmiştim, ilk kavgamı orada etmiştim, babam ilk orada, herkesin içinde bana dayak atmıştı, ilk defa orada emeğim karşılığında para almıştım, ilk defa orada yerleri süpürmüş, ilk defa orada mekân sahipleriyle ahbap olmuş ve…

İlk defa orada âşık olmuştum.

***

Aylin'le (ismi kız ismiydi ama kendisi erkekti) atari salonunda tanışmıştık. “Karı Soymaca” adı verilen oyunu çok iyi oynuyordu Aylin, fare yüzlü, koca kafalı, kısa saçlı bir çocuktu. Benden iki yaş büyük olduğunu hatırlıyorum. Fazla konuşmazdı, sigara içmezdi, hatta oyun oynarken küfür bile etmezdi. Sanki aramızda olmayı hak etmediğini düşünen bir kurbağa prens gibiydi.

Aylin'in, Ayla adında bir de kız kardeşi vardı. Yüz hatları Aylin'i andırsa da onun kadar çirkin değildi. Cılız siyah saçları, ağabeyi gibi iki uzun ön dişi olduğunu hatırlıyorum. Boyu da benden birazcık uzundu. Kahverengi fırlak gözleri vardı. Gözkapakları biraz düşüktü, bakışları baygındı. Dudakları hep kızıl, hep parlak olurdu. Mahalleye ilk geldiği zamanlar son derece paspal, edasız, erkek gibi bir kızdı. Beni ona çeken şey de belki buydu, ancak o zamanlar böyle soruları kendime soramayacak kadar tutkuluydum, çocuktum.

Nasıl ki Aylin, ben ve bizimkilerle tanışıp, arkadaş olduysa, Ayla da yeni çevresine uyum sağlamakta zorlanmadı. Bir akşamüstü, Gökhan Abi beni Sevda Abla'nın yanına yolladığında, kızların her zaman oturduğu yerde, Uğur Mumcu Parkı'nın caddeye bakan tarafında Ayla'nın da oturuyor olduğunu gördüm. Kıyafetleri eskisi gibi sade değildi, Sevda'ların tayfaya uymuştu. Baygın bakışlarına boyalar sürünmüş, kızıl dudaklarını rujlara bulamıştı. Gökhan Abi'nin mesajını Sevda Abla'ya iletirken, gözlerimi Ayla'dan alamamıştım. Herhalde o günkü halimden mesele anlaşılmıştı ki, sonraki günlerde kızların yanına gittiğimde, diğer cadalozlar Ayla'yı dirsekleyip durmuştu.

Ayla, o kızlarla takılmaya başladıktan sonra, benim görüp de tutulduğum sade, erkeksi kız olmaktan çıkmış; süslü, boyalı, fingirdek bir şey olmuştu. Ağabeyi bu durumla ilgilenmiyordu bile, zaten aslına bakarsanız Aylin, Karı Soymaca oyunundan başka hiçbir şeyle ilgilenmiyordu. Sabahtan akşama kadar fare bakışlarını makinenin oval ekranına koyuyor, oynuyor, oynuyordu.

Cebimdeki para miktarını düşünecek olursam, sanırım ramazan bayramıydı; bir sürü jeton almıştım, tıklım tıklım dolu olan atari salonundaydım, sırayla her oyunu oynuyordum. Street Fighter'da bir iki adam geçmiştim ki, karşıma birisi girmişti. Ayla'ydı bu. Yüzünde manalı bir tebessümle makineye jetonu atmış, oyundaki tek dişi karakter olan Chun-Li'yi seçmişti. Heyecandan dizlerimin bağı çözülmüş, elim ayağıma dolaşmıştı.

Street Fighter'ı iyi oynayan ben, normal şartlarda Ayla'yı yenerdim. Ancak Ayla'nın olduğu yerde normal şart diye bir şey yoktu. Kız, beni iki rauntta da dövmüştü, hatta ona adam gibi vuramamıştım bile. Oyunu bir tek Burak seyrediyordu, o da Ayla'ya bilerek yenildiğimi düşünmüştü.

Ekranda zafer işareti yapan Chun-Li'nin görüntüsü zihnime kazınmıştı. Ayla'nın neşeli sesini, benimle alay edişini duyabiliyordum, ama gözlerimi Chun-Li'nin sırıtışından alamıyordum. Mağlubiyete tahammülü olmayan, kaybedilen mahalle maçlarından sonra saatlerce ağlayan ben; yenilmiştim. Hem de bir kıza yenilmiştim.
Tek kelime söylemeden atari salonundan çıkmıştım. Burak da peşimden geliyor, bana “niye bilerek yenildin oğlum kıçı boklu kıza?” diye soruyordu.
Bilerek yenilmemiştim, ama niye yenildiğimi yıllar sonra, yapayalnızken anlayacaktım:
Gurur.

***

O sıra atari salonunun başında Kadir Abi'nin yeğeni Cumhur Abi duruyordu. Cumhur Abi tuhaf bir tipti, saçlarını hep ortadan ikiye ayırır, “inek yalamış” dediğimiz şekle sokardı. Her fırsatta askerliğini komando olarak yaptığından bahseder, askerliği sırasında dağda kurbağa, yılan, sinek yediğini övünerek anlatırdı. Hatta bunu kanıtlamak için, masanın üzerine konan karasinekleri öldürür, kanatlarını soyup, gözlerimizin önünde yerdi.

Atari salonunun bir de asma katı vardı. O kata küçük çocukların çıkması yasaktı; sadece büyükler, hatta büyüklerin arasından da belli kişiler çıkabiliyordu. Orada ne yapıldığını hep merak etmiştim ve bu merakımı da acı bir tecrübeyle gidermiştim.

O gün Cumhur Abi asma katta duran süpürgeyi alıp, yerleri süpürmemi istemişti. Karşılığında üç tane jeton verecekti; oldukça cazip bir teklifti. Koşar adım asma kata çıkmıştım. Az çok tahmin ettiğim gibi bir yerdi; birkaç büro koltuğu, uzun büro kanepeleri, eski atari makineleri, temizlik malzemeleri, yarısı kesilmiş ve alçı karıştırmak için kullanılmış büyük bir bidon, boya tenekeleri, halıfleks parçaları, boş bira kutuları vardı. Pencerelere kırmızı film çekmişlerdi; güneş ışığı kızıla boyandıktan sonra içeri giriyordu. Bu haliyle, fotoğraf filmlerinin banyo edildiği odalara benziyordu, ha bir de, kerhane odalarına.
İçerideki kanepelerden birinde bir kız ve bir oğlan vardı. Beni görmemişlerdi, ama ben onları görmüştüm. Oğlanı tanıyordum, sürekli salonda takılan tiplerdendi, ancak adını bilmiyordum. Kızı ise çok iyi tanıyordum. Ayla'ydı.
Hiç ses çıkarmadan köşedeki süpürgeyi alıp, aşağıya inmiştim. Uzunca bir süre, kızıl ışığın içinde öpüşen, birbirlerine dokunan Ayla ve o sıska oğlanın görüntüsü gözlerimin önünden gitmemişti. Sanki güneşe bakmıştım. Sonrasını uzun uzun anlatmama gerek yok, sonrası zaten yıllar sonra her şeyde olduğu gibi tanıdık sözcüklere dönüşüverecekti:

“… Beni sevmiyordun bilirdim,
Bir sevdiğin vardı duyardım,
Çöp gibi bir oğlan ipince,
Hayırsızın biriydi fikrimce,
Ne vakit görsem, öldüreceğimden korkardım,
Felaketim olurdu, ağlardım…”

***

“O zamanlar küçüktük, çocuktuk” sözlerini, asla bir mazeret olarak kabul etmiyorum. İnsanlar bu sözleri, pişmanlıklarının yükünü hafifletmek için, geçmişte yaşadıklarının sorumluluklarını atmak için söylerler. Bense şunu söylerim; çocukluğumuzla yetişkinliğimiz arasında, sandığımızdan pek az fark vardır. O fark da çoğu zaman korkaklıktan başka bir şey değildir. Yaşarken fark edilmez belki, ama büyüdükçe korkularımız artar. Derilerimizi buruşturan, bakışlarımızı soluklaştıran ve aynı zamanda da bedenimizi büyütüp, evrende kapladığı yeri arttıran şey, bencil arzularımızdan arındıramayıp, bir türlü evcilleştiremediğimiz korkularımızdır. Herkes içinde ağlamaktan, duygularımızı belli etmekten, canımızın yanmasından, isteklerimizi dile getirmekten korkarız. Bu korku, bizi sözde koruyan, ama aslında sıkan, boğan bir zırha dönüşür. Bu korku, ruhumuzun yeşermesi için gereken ışığı, yani hayatı gölgeler.
Oysa hiçbir çocuk, ölümden korkmaz.
Ayla ile bir daha konuşmadım. Zaten o olaydan birkaç hafta sonra taşındılar. Onu tekrar görmek, ona her şeyi söylemek istediğimde, neredeyse adını bile hatırlayamayacak kadar büyümüştüm.

Yine sigara kokan atari salonundayım. Her yirmi saniyede bir küfür ediyorum. Babam artık beni atari salonundan “toplamaktan” vazgeçmiş. Hayatımızın bütün RC kapakları çöpe atılmış. Cebimde çok jeton var. Street Fighter oyununun başındayım. Çocuklar bendeki tuhaflığın farkında. Kimseye bir şey anlatmıyorum. Gözüm Karı Soymaca oyununa takılıyor, neredeyse Aylin'i görecek gibi oluyorum. Ken'i seçmişim, önüme geleni pataklıyorum. Ellerim makineler kadar soğuk. Bir iki adam patakladıktan sonra karşıma Chun-Li geliyor. Yine elim ayağıma dolaşıyor. Oysa bu sefer Chun-Li'yi oynayan yok, yanımda Ayla yok, bilgisayara karşı dövüşüyorum. Bir süre Chun-Li beni dövüyor. Sadece seyrediyorum.
Ayla'lar taşınmış. Bir daha ömrüm boyunca göremeyeceğim. Yıllar sonra “acaba şimdi nerededir? Acaba şimdi kimdir?” diye soracağım, bu soru son derece önemsiz olacak. Belki defalarca yolda göreceğim, bakışlarımın bir saniyeliğine takıldığı yüzlerce insandan biri olacak, belki o kadar uzaklarda olmayacak, ama tanıyamayacağım. O ise beni hiç tanıyamayacak.

Sonra uyanıyorum. Canımın tükenmesine bir yumruk kalmışken, kollara, düğmelere asılıyorum. Chun-Li'yi bir güzel benzetiyorum. Yerden kalkamıyor. Oyunu izleyen çocukların gülümsediğini hissedebiliyorum. Benim gözlerimden yaşlar dökülüyor. Chun-Li'yi nefes alır gibi yeniyorum. Sonra oyunu Burak'a bırakıyorum, “al sen oyna” diyorum. Atari salonunu terk ediyorum. O zamanlar çocuğum, o zamanlar küçüğüm.
Bir daha atari salonuna gitmiyorum. Sanki sırf ben gitmiyorum diye, bir iki hafta sonra atari salonu kapanıyor. Oysa sadece polis basmış, küçük çocukların girmesi yasakmış, sonunda salonu kapatmışlar. Babam şaşkın. Oraya gitmeyeyim diye, televizyona takılan ev atarilerinden almış, yine de başarılı olamamıştı. Şimdi kendi isteğimle dışarıdayım, çocuklar da benimle birlikte. Artık okula başlayacağız. Başka arkadaşlarımız olacak. Mutlaka kendimize oyalanacak bir şeyler bulacağız. Zaman hızlanacak. Ben, yaşımın Ayla'dan çok küçük olduğunu bir türlü fark edemeyeceğim. Onu bir daha göremeyeceğim, görsem bile tanıyamayacağım gerçeğini kabul edemeyeceğim. Neredeyse sokaklara ilanlar asacağım, onun yüzünü çizeceğim…
Onun öyküsünü yazacağım… Belki rastlar ve tanır diye. Ona çığlıklar atacağım.
Beni tanısa, bulup gelse, o bildiği çocuk değilim. Beni tanısa, bulup gelse, ne olacak ki? Bunu ne için istiyorum ki? “Şimdiki aklım” diyorum, şimdiki aklım geçmişte olsun istiyorum, oysa değiştirmek istediğim geçmiş olmasa, şimdiki aklım olmayacak. Ben ne yapıyorum?

***

Makineleri tıpkı getirdikleri gibi, tek tek kırmızı karoserli kamyona yükleyip, götürdüler. Chun-Li, karanlık ekranın içinde kaldı, bir daha da karşıma çıkmadı. O gün hepimiz için çok sıkıcı, acı bir gündü. Sokak yine eski ıssızlığına bürünmüştü, biz de sessizliğimize dönmüştük.
Taşlarının kırıklarını ezberlediğim kaldırımlar, aşinası değil, artık bir parçası olduğum mahallem, ağaçlarına tırmandığımız park… Hayır hayır… Bu sessizlik eskisi gibi değildi… Kaybettiğimiz şey onlar değildi, onlar aynıydı, değişmemişti. Evet, futbolcu kartları aynıydı, gazoz kapakları aynıydı. Kaybettiğimizi, yitirdiğimizi sandığımız şey dışarıda değil, içimizdeydi.
Yağmur yağıyordu. Annemin balkondan bana seslendiğini işittim; eve gelmemi, üşütüp hasta olmamamı söylüyordu. Onu dinlemedim.
Apartmanımıza girdim. Bodruma indim. Bisikletim oradaydı, zinciri biraz küflenmiş, boyası biraz solmuştu ama hâlâ aldığım günkü gibi güzeldi… Güzeldi…
Bisikletimi oradan çıkardım. Yağmur, hem onun hem de benim kirimi yıkadı, temizledi. Sokaklarda yine vızır vızır gezerken, evlerinin balkonlarında oturan çocuklar beni gördüler. Beni gördüler, yüzümdeki gülümsemeyi, pedalları kopartırcasına çevirdiğimi, bir yere çarpmaktan, çarpıp düşmekten hiç korkmadığımı gördüler. Gördüler ve onlar da ne annelerine ne de yağmura aldırmaksızın sokağa çıktılar.

Ben, yine bir ejderhanın sırtındaymış gibi bisikletimle geziyordum. Cüneyt tek başına topunun peşinden koşturuyor, Cihan, apartman girişinde kardeşiyle futbolcu kartı oynuyor, Burak da çöp tenekesinin içine girmiş, RC marka gazoz kapağını arıyordu.

~~~
Sayı: 39, Yayın tarihi: 28/07/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics