MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"Öyle susuz, bir köşeye büzülmüş otururken, cümlelerimin beni terketmeyeceklerini ve onların üzerinde bir hakkımın olduğunu biliyorum." Ingeborg Bachmann

[Öykü]"Çamur" | James Hakan Dedeoğlu

Çamur | Sinan Çakmak

"BİR DAHA DEĞİŞMEMEK ÜZERE DEĞİŞMEK…"

Ş u saat itibariyle otuz dört yaşının ortalarında gezinen, fazla bir meşgalesi olmayan, zamanının çoğunu camın ya da hareketli camın (Babaannem böyle söylerdi) önünde geçiren biriyim. Bundan sekiz ay iki hafta birkaç gün ve hesabını es geçtiğim saat kadar önce boşluk nedir bilmeyen, otomat olmanın tüm güzelliğini damarlarında hisseden, saçlarını aynadan değil bilgisayar ekranından bakıp düzelten biriydim. Sabahları vücudunun otomatik saatini istediği saate ayarlamış olan ben, neden artık öğlen uyandıktan sonra, bir de üstüne yattığım yerden ayak parmaklarımı, açlıktan midem bulanıncaya kadar izler olmuştum? Bu iki durum arasındaki farklılıklar neden oluştu? Kısaca anlatmama izin verin.

Her zaman, insanların düştükleri naçizane durumlara katlanmaları gerektiğini düşünmüşümdür. Yapılması gereken işlere, uyulması gereken durumlara boyun eğmenin küçük düşürücü hiçbir yanını görmemiş (Aslında tanıdığım tüm insanlar gibi, ama en azından iki kişi hariç ki onlardan şimdi bahsedecek değilim) bunları düz ve tümseksiz bir hayatın mutlakları olarak seçmiş biriyim. Bu şu anlama geliyor; eğer sabah sekizde ayaklarım ofise adım atmış olmalıysa, o zaman o saatte orada olurlar. Eğer göçmüş olan Windows'umu tamir için IT departmanını aramam gerekiyorsa, o zaman parmaklarım sualsiz tuşları çevirir. Eğer yemek saati öğle vaktini on beş geçeyse, o halde midem bu saatte dolar. Eğer ofiste sigara içmek yasaksa, elim asla cebimde duran kırmızı pakete doğru hamle yapmaz… Ama bunların doğru olmadığını, en azından son verdiğim örneğin, gerçeklerden büsbütün uzak olduğunu, kendi kendime tüm samimiyetimle, hem de buna engel olamayacak kadar kendimden geçmiş olduğum bir anda itiraf etmek zorunda kaldım. Faturası ağırdı, ödeyemeyeceğim kadar…

O gün, vücudum çok önceden boyun eğdiği tüm kuralları harfiyen yerine getirmişti; geride bıraktığım zaman yığınlarında olduğu gibi. Vücudum tüm kusursuzluğuyla işliyordu; ayaklar doğru saatte ofiste, mide layık olduğu anda dolu, parmaklar belirlenen tuşları tüm estetiğiyle tuşlamış… Fakat hangi uğursuzluk, hangi lanet üstüme çöktü de çarklar dönmedi? Akşamüstü, parmaklarım klavyenin tuşlarını bırakarak, koltuğumun arkasında asılı duran paltomun cebine doğru ağır ve aksak bir şekilde uzandığında, gözlerim hâlâ ekrandaki en taze noktaya bakmaktaydı. Paketi çıkarttım ve klavyemin yanına bıraktım, içinden bir sigara çıkartıp ağzıma yerleştirdim. O an, aklımda bir tren hızıyla geçen ikaz yazısını hatırlıyorum ama neden ciddiye almadığımı değil.

Olympos'un ateşi gibi sonsuza dek yanıp, birçok latif efsaneye vesile olacakmış gibi gözüken çakmağın alevleri, sigaramı ofisin en orta yerinde yaktığında dahi durdurabilirdim olup bitenleri. Ama hayır, hayatımın her gününü isyan ederek geçiren biri olsaydım bile bu kadar profesyonelce davranamazdım. Sigaramı yaktıktan sonra, bir süre bacak bacak üstüne atarak (Bunu yaparken büyük bir ustalıkla paçamı da sıyırdığımı eklemem gerek) oturduktan sonra ayaklandım, çevreme göz gezdirdim, kesiştiklerime selam verdim, ardından ilk ve son ofis turuma teşrif ettim.

Departman müdürünün, yanıma gelip derhal sigaramı söndürmemi istediği zaman, üçüncüsünü tüttürmekle meşguldüm. Cevabım, hemen hemen içgüdüseldi ya da içgüdülerin varlığı kadar su götürmez ve hak doluydu: "Canım içmek istiyor… Neden söndüreyim? Siz de yakmaz mısınız bir tane?" Beş yıllık masa üstü eserimi, siyah bir çöp poşetine doldurmayı göze almış mıydım? Sanmıyorum, zira yaşananlar herhangi bir şeyi göze almakla ilgili değildi. Bir anlığına, o güne kadar kulak asmamış olduğunuz, içinizdeki isimsizin boş bulunduğunuz ânı (O bunu tüm hayatı boyunca sinsice beklemiştir ve bu konuda kaplumbağa kadar sabırlıdır) yakalayıp, kendi istediklerini size yaptırmasıyla ilgili bu.

İsimsiz, aradan çekilip de beni gerçeklerle yüz yüze bıraktığında işsizdim. Yatağımın bir ucundan başımı çıkarmış, diğer ucundaki parmaklarıma bakıyordum. On parmak, on tane kıllı çirkin uzuv… Kimseyle görüşmek istemediğimden, kendime salondaki televizyon ve ayak parmaklarımla baş başa kalabildiğim, yatak odası arasında gidip gelen bir hayat tasarladım. Salondaki hayatım, boktan programlar izlemekten sinir bozucu bir zevk aldığım televizyon ekranı ve yağmurlu günlerde perdelerini kapatmak zorunda kaldığım (Sebebini sormayın) pencereden dışarı bakmakla sınırlıydı. Aslında aramızda yaklaşık elli yıl olmasına rağmen, salondaki yaşantımın dedeminkiyle paralel olması inkâr edemediğim bir huzur da vermiyor değildi. Hele, karşımdaki koltuğa hayali bir arkadaş yerleştirip (Bu genelde sarışın ve yarı çıplak bir afet oluyordu) "sıradaki araba benim, sıradaki araba senin" oyunu oynadığım zamanlar, salon yaşantım ufak bir şölene dönüşebiliyordu. Bir de gün boyu usanmadan içtiğim çay vardı elbet. İlk zamanları sallama çayla geçiştirdim. Ama madem salondaki hayatıma gittikçe alışıyordum, bazı ufak keyifler de katmam gerekiyordu, bu kadar da lüksüm olabilirdi. Birkaç haftalık sallama turlarının ardından demlemeye geçtim. Artık, salon daha çekilir bir hal almıştı.

Televizyonla aramızda herhangi bir bağ yoktu. Birbirimizin varlığını çok da umursamadığımız gibi, birbirimizle alıp veremediğimiz de yoktu. Bir ara onunla empati kurmaya çalıştımsa da, bunun yararsız olacağını hemen kavradım. Zaten tek kavgamız da o zaman oldu. Ondan tek istediğim, yağmur yağdığı zamanlarda yani perdeleri çekmek zorunda kaldığım günlerde (Lütfen sebebini sormayın!) bana güzel bir film sunmasıydı. Yağmurun hiç usanmadan, dört gün boyunca yeryüzüne indiği bir ara sabrım taştı. Çip yığını, duygusuz zevzek üç gün boyunca bana hiçbir şey sunmadı. Halsizdim, moralsizdim ve yağmur artık sokağı bırakıp beynime işlemeye başlamıştı. Dördüncü gün, empatiyi ona hatırlatarak, kumandanın tuşlarına basarak kanalları dolaştım. Nafile, pezevengin güzel laftan anlayacağı falan yoktu; demleme çayı başından aşağı boca ettim. Neyse ki devreleri atmadı ve birlikteliğimiz devam etti. Tek sorun, empati denen kelimeyi daha önce hiç duymadığını ve asla da öğrenemeyeceğini kavramış olmamdı.

Yatak odamdaysa durum bu kadar karmaşık değildi. Odanın içine hâkim olan ağır, miskin ve pis kokulu atmosfer, içerdeki her molekülün üstüne çullanmış gibiydi; hiçbir şeyin (Ne yorganımın, ne pantolonlarımın, ne çoraplarımın, ne de zaman zaman benim) hareket etmeye mecali yoktu. Bu tuhaf ve yoğun hava, odama ne zamandan beri hâkimdi, hatırlayamıyorum. Pencereleri açıp, bulutsu yoğunluğu dışarı kovalamak aslında gereken çözümdü; ama bunu ne zaman yapmaya yeltensem günün ilk ışıklarına yağmur eşlik ediyordu. Perdeleri ve pencereleri kapalı tutmam gerek! Başucu saatimin pili çok zamandır ölüydü, yenisini almaya da gerek yoktu. Nasıl olsa biyolojik saatim yeni düzene ayak uydurmuş, kafasına göre takılıyordu.

Doğal olarak, benim işsiz olmamdan dolayı keçileri ovalara salmış, acil bakıma ihtiyacım olduğumu düşünebilirsiniz. "Hayır, bu benim tercihimdi" dediğim takdirde (Aslında bu salt gerçektir) sizin aklınızda, beyaz yaka sillesi yedikten sonra "modern hayatın gerekliliklerine sırtını dönen yeni kahraman adayımız" damgası belirecek. Bunu da şu mütevazı açıklamayla değiştirmeme izin verin: Daha önce de dediğim gibi hayatın mutlaklarına uyulması gerektiğini düşünen bir insanım. Benim hayatımın o sıradaki mutlağı da buydu; evde yaşamak ve kullandığım cümlelerin içinde belirecek olan kelimelerin sözlük anlamlarıyla, "kıçım kapılardan geçmez olana dek hiçbir şey yapmamak"… Bu durumu birçok kez tarttım kafamda, kimseye ya da herhangi bir şeye kafa tuttuğum ya da sorguladığım falan yoktu, tanrı şahidimdir. Gerekli olan neyse yapılacaktı ve ben evimde, yatak odam ve salon arasında gidip geldiğim, kusursuz bir tasarıma sahip yeni hayatıma, bir sonraki çağrıya dek devam edecektim. Bu kesinlikle bir "Oblomov sendromu" değildi, aklınızdan dahi geçirmeyin; size söylüyorum bu bir gereklilikti, aynı her cümlenin sonuna bir nokta koymak zorunda olduğunuz gibi, benim de şimdi koyacağım gibi.

Bir de "yalnızlık" başlıklı bir konumuz var. Elbette telefonlarım çaldı, günlerce haftalarca… Açmadım. Neden? Çünkü bu da gereklilikti (Yine aynı sıkıcı cevap!) Gerekliliğe uymam ve fazla ses çıkarmamam gerektiğini bildiğimden, fazla bulaşmadım telefona. Birkaç kez küfür sallamak için açtım telefonu. Zaten, bir süre sonra sesi de kesildi. İnsanları hayatınızdan çıkarmak gerçekten kolay, bunun bir gereklilik olduğuna inandığınız zaman, ahizeyi kaldırıp kendilerinden bir ricada bulunmak kadar basit. Zaten, bir bakmışsınız onlar sizden daha istekli, ricanızı hemen yerine getirmişler. Ama açık olmam gerek; kapım ve telefonum sadece anneme açıktı, iki kat yukarda oturan yaşlı anneme. Sanırım, bu da yemek sorununu nasıl çözdüğümü size çaktırmıştır.

Çözüme ulaşmış yemek sorunu, şu ana dek anlattıklarımdan bambaşka ve çok daha büyük bir durumla karşı karşıya gelmemle önemsiz de olsa bir bağlantı taşıyor. Fakat madem konu yemekten ve "daha büyük" olarak adlandırdığım ve bu kez gereklilikle hiçbir bağlantısı olmayan durumdan açıldı, o zaman hemen girişiyorum. Amacım da eninde sonunda buraya varmaktı.

Net ve şaşmaz çamur resmi gözlerimin önünde belirdiğinde, o güne dek hiç yapmadığım bir şeye kalkıştım. Sonbaharın ortalarında, muhtemelen kasım ayının tam ortasında, gökyüzü tüm şiddetiyle içinde birikenleri boşaltmakla meşguldü. Yağmuru gördüğümden değil (Tüm perdeler kapalıydı yine) elektrikler kesikti ve zevzek televizyon kapalıydı. O kadar ufak olmalarına rağmen, milyarlarca damlanın çıkardığı sesin yüksekliği beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Damlacıklar, salonun içinde dans ediyor gibiydiler. Gerçekten de şu damlacıklar sadece yeryüzüne çarparak bu kadar ses çıkarabiliyorlarsa, tüm Çinliler aynı ayna zıpladıklarında gerçekten şiddetli bir deprem yaratabilirler. Bu ihtimal o kadar da uzak gelmiyor artık bana.

Annemin beni küçükken uyardığı gibi, yağmurdan kaçan cinlerin ve tüm paralel evren transparan yaratıklarının evlere doluşmasını engellemek için, perdelerimi ve camlarımı kapalı tutmam gerekiyordu. (Sanırım sonunda ağzımdan kaçırdım.) Bu palavraya nasıl inandım bilemiyorum ama evimin yağmurdan kaçan, asabi ve sinirli cinlerle dolacağı fikri, her zaman ürkütmüştü beni. Ayrıca, evde tek başıma geçirdiğim günler, beni bu tip sapkın ve batıl inançlara daha da yakınlaştırmıştı.

Muson yağmurları bile inse, pencereleri açmaya niyetim yoktu, ama olanlar oldu ve ben önce perdeyi araladım, ardından da camı açtım. Her şey, ıslak zeminde Peguet 205'i nasıl kullanması gerektiğini bilmeyen amatör bir züppe yüzünden oldu. Evimi, cinlere karşı koruyan bir bekçi gibi pencerenin kenarında oturmuş, onca yükseklikten kaldırıma düşüp parçalanmanın bir damla için nasıl bir his olduğunu düşünmekteydim. Önce, uzun ve acılı fren sesi damlaların senfonisine kesin bir es verdi, ardından milyarlık metal yığınının sokak lambasıyla bir olmak için giriştiği amansız çabanın gürültüsü yayıldı ortalığa. Yerimden sıçramam, perdeyi aralayıp mevzuyu daha iyi bir açıdan görmek için pencereyi açmam, farkında olmadan yaptığım hamleler dizisiydi. Siyah Peguet, tamamen direğe gömülmüştü; direğin halini bile sormayın, varoluşundan utanır gibi önüne eğilmişti. Züppe, kendini arabadan atmış, yağan yağmurun altında, sokağın ortasında yarı baygın yatıyordu. İşte tam bu sırada gözümün önünde çamur belirdi. Herhangi bir çamur birikintisi değil, geçmişten gelen ve her hatırlayışımda aynı şekilde beliren, tüm ayrıntılarını ve bükümlerini eksiksiz görebildiğim bir çamurdu bu.

Çamurun bu kadar tanıdık gelmesiyle irkildim; ilk önce açık kalan pencereden evime doluşmakta olan cinlerin işi sandım ve penceremi ışık hızıyla kapatarak derhal koltuğuma kuruldum. Ama çamur hâlâ gözümün önündeydi. Bir çamur birikintisi nasıl tanıdık gelebilir ki? Tanıdık gelse bile, beyin bunu hatırlamak ister. Hatırlayamazsa da acı çeker. Benim bir süreliğine çektiğim gibi. Aylarca ağır adımlarla gidip geldiğim "salon-yatak odası" parkurunu, koşar adımlarla arşınlamaya başladım. Kaç tur attım, bilmiyorum. Ama aylardır uyuşuk takılan beynim için oyalanacak bir hadise çıkmıştı. Aklım, hatıralar klasörü altındaki resim haznesine ait tüm görselleri, o kadar büyük bir hızla tarıyordu ki bir ara gözlerim, dönerek bu işleme ayak uydurmaya çalıştılar.

Birkaç saatlik baş döndürücü tarama işleminin ardından, aradığım eşleşme gerçekleşti. Apansız beliren görüntü, resim haznemden kendi eşini buldu ve tüm tablo bir anda aydınlandı. O esnada parkurun ortalarında, tuvaletin önündeydim. Tablonun aydınlamasıyla birlikte, kendimi tuvalete atarak yüzümü yıkamaya başladım. Her şeyi daha net görebileceğimi düşündüğümden… Yanılmamışım. Çamur artık gözlerimin önünde tüm ihtişamıyla duruyordu. Bunun da ötesinde, o çamura ellerimi daldırmak gibi önüne geçmekte zorlandığım bir istek oluşmuştu içimde. Çamur, gözümün önünden kalktığı zaman, boşlukta oynaşan ellerimle karşılaştım. Sonrasında parkuru olanca hızımla turlamaya devam ettim.

Çamurun, veletliğimden beri yaşadığım apartmanın arka bahçesinde ikamet ettiğini ve her yağmur yağdığında aynı şekle büründüğünü anımsamam fazla vaktimi almadı. Her yağmur yağışında baş başa kaldığım o çamur birikintisini, neden hatırladığımı ve arzulamakta olduğumu fazla sorgulamadım. Daha önceden fark etmiş olmalısınız ki sorgulama, yargılama, yadırgama gibi faaliyetleri uzun süredir askıya almış biriyim. Bundan gurur mu duyuyorum? Hayır. Şikâyetçi miyim? Hayır. Lütfen bana başta anlattıklarımı tekrar anlattırmayın; evdeyim işte, işsizim, keyfim ne yerinde ne bozuk… O kadar.

Neyse, çamurdan ve ardından gelen tuhaf günlerden (Tuhaf, sadece ve sadece benim yakıştırmam, sizin için "deli saçması" ya da "alelâde günler" olarak da tanımlanabilir) uzaklaşmayalım. Çamuru tüm hatlarıyla hatırlamamın ardından, onun çevresinde oynadığım günler de, akabinde sahne almaya başladılar. Hepsini izledim; son altı ay içerisinde yaşadığım en keyifli saatleri yaşadım salonda, camın önünde, perdeler kapalı. Demli çay üstüne demli çay içtim, otuz yıl öncesinin ‘çamur ve ben' sahneleri bir bir gözümün önünden geçerken. Sonra, insan oğlunun olabileceği en doğal tavırla yerimden doğruldum. Çok uzun zamandır giymediğim ayakkabılarımı ayağıma geçirdim, aşağı indim, evimin çevresinde ve kendi içinde dönen dünyanın farkına vardım, onu selamladım ve aksak adımlarla arka bahçemize yöneldim. Yıllardır görmediğim, çocukluk mahallemden en sevdiğim arkadaşımı görecek gibiydim, şu yıllarca en son gördüğünüz haliyle zihninizde prematüre bir bedende taşıdığınız arkadaş gibi.

Aylardır evden dışarı attığı adımları parmakla sayılabilecek biri için, çamura doğru giden bu adımlar, gerçekten minik birer devrim niteliğindeydi. Sanırım bu yüzden biraz gösterişli olmalarını istiyordum; ağır ve ihtişamlı, arada bir aksak… Eğer biri camdan beni izliyorsa keyif almasını diledim. Ama çamurun ikametine vardığımda, hissettiklerim asil yürüyüşümle boy ölçüşemedi, zira burayı çok da hatırlamadığımı fark ettim. Yağmur basıncını arttırmış kafamı ütülüyordu. Gökyüzüne doğru başımı kaldırıp, yukarıda kimsenin olup olmadığına baktım. Emin olmak istiyordum, çünkü bir zamanlar burada yaşadığına, üç hecelik adım ve uzun soyadım kadar emin olduğum çamurun, burada yaşamış olmasına imkân yoktu. Çünkü burası soğuk bir betonla kaplı, yeşillikten ve onu besleyen ve böyle günlerde çamura dönen topraktan yoksun bir otoparktı! Çamurun olması gerektiği yerde, bir süreliğine hareketsiz durup başımı kaşıdım. Diğer kolum, bir sonraki emre kadar kalçamın yanında istirahatteydi. İşin sarsıcı tarafı, çamurun olması gerektiği yerde sadece koca ve aşılmaz bir beton tabakası değil, bir de üstüne park etmiş kırmızı bir Opel vardı. Çamurun bir zamanlar burada yaşamış olduğuna eminim, çünkü yaz aylarında onu gölgeleyen meşe ağacı tam orada, hatırladığım yerinde, birkaç metre boy atmış olarak duruyor.

Ciddi bir sorunla karşı karşıyaydım. Bir süre düşündükten sonra "çamur"u öldürmüş olduklarını anladım. Ona hiç acımadan, hayırsız da olsa onu her zaman sevmiş olan arkadaşına sormadan onu kurutmuş, hayat suyu yağmurla bağlarını kesmiş, üstüne katman katman beton atmışlardı. Ve işin en üzücü yanı, aylardır evde hiçbir talepte bulunmadan yaşayan ben (Ne kapıcımdan gazete, ne devletten şefkat, ne de sizden ilgi istemeyen biri) sadece ve sadece onu görmek istemiştim ama o, bilmem hangi komşumun 98 Opel tekerlerinin ve ucube betonun altına gömülmüştü, hem de canlı canlı! Sadece tek ve basit bir istek ve bunun karşılığında aldığım… Islak zemine çömelerek arabanın altına baktım, elimi uzatıp altında olduğuna inandığım yerin üzerinde elimi gezdirdim, ona yakında olduğumu hissettirmek istiyordum. Betonu eşelemeye bile çalıştım bir ara, ama nafileydi. Kızgındım, üzgündüm, hayal kırıklığı içindeydim, işler yolunda gitmiyordu.

Sonra yağmur durdu, ben hâlâ dizlerimin üstünde, yarı yarıya kırmızı Opel'in altındayken. Çamurla geçirdiğim başka anlar da, hızlı bir şekilde zihnimin duvarlarına çarpmaya başladı; onun içine düşüşümü, haylaz ortaklıklarımızı, küs olduğumuz günleri, kuruyup gittiği sıcak günlerde onu uğurlayamadığıma üzülüşümü izledim… Ben, Opel'in altından bedenimi çıkarırken, güneş de hantal bedenini kendisinden beklenmeyecek bir hızla bulutların ardından çıkarttı. Buraya kadar anlattıklarımdan, küçükken bir zamanlar yeşil olan bu bahçede, bol bol vakit geçirmiş olduğumu anlamış olmanız gerekiyor. Benimse buraya yıllardır uğramadığımı ve her şeyin değişmiş olduğunu anlamam gerekiyor. Güneşin de artık bu bahçeyi aydınlatmadığını fark ettiğini umuyorum, çünkü sadece çamurun gömülmüş olduğunu değil, güneşin de artık bu bahçeye uğramadığını fark ettim. Gözlerimin kamaşacağını düşünerek arkamı döndüğümde, güneşin benim gözlerim dışında, yeryüzündeki her şeyi taciz ettiğini gördüm. Bense Babil'in en büyük kulesiyle sidik yarıştıran devasa bir apartmanın gölgesinde, fotosentez yapma fırsatı bulamadan duruyordum.

Bizim arka bahçenin, artık benim arka bahçem olmadığı kesindi. Bir zamanlar dört katlı apartmanların sıralandığı bahçe duvarının ardında, tehditkâr yapılar uzanıyordu şimdi. Kuşku yok ki, hepsi de aynı ordunun mensuplarıydı. Üniformaları beton, apoletleri kiremit, postallarıysa mermerdendi. Bütün bunların, benim eve kapandığım aylar içerisinde dikilmiş olabileceğini düşündüm, başka bir hakikat gelmedi aklıma. Aklımı mazur görün, uzun zamandır kendisiyle çok işim olmadığından randımanı düşmüştü. Buna karşılık, duygu düzeneğim haddinden fazla çalışıyordu. Evdeki vurdumduymazlığımın yerini bir kriz gibi, bir derin devlet darbesi gibi bir his dalgası almıştı. Algılarım açıktı, belki de fazla açık, çünkü çevremdeki her fark edilmiş, bana teker teker tokat indiriyordu.

O sırada, duvarın öte tarafındaki başka bir arkadaşımı hatırladım: Komşu apartmanın sınırlı tekinsiz yabanıllarında (Sınırlı olsa da, burası onun hantallığındaki bir yaratık için her daim yabanıl sayılırdı) egemenlik kurmak gibi bir istekten oldukça uzak bir yaşam süren kaplumbağayı. İşte başka bir farkındalık… Bir zamanlar benle aynı boyda olan duvar, hâlâ benle aynı boydaydı. Ya ben geçen yirmi dört yıl içerisinde hiç uzamamıştım ya da o duvar da en az benim kadar etten ve kemiktendi ve geçen yirmi dört yıl içerisinde benimle birlikte yarım metre büyümüştü. Aklımı mazur görün demiştim. Siz aklımı mazur görün, ama ben bu duvarın büyümesini mazur görecek değildim, hele bizim kaplumbağa ile aramıza girmesine hiç izin verecek değildim. Belki yeşil pijama altlığım, mokasen ayakkabılarım ve üzerime geçirdiğim pardösümle çok atletik gözükmüyordum ama tek sıçrayışta o ukala duvarı aştım ve yan bahçeye kırk yıllık paraşütçülere yaraşır bir inişle kondum. Daha önce bu bahçeye yaptığım inişlerin, daha yumuşak olduğuna dair bir his belirdi içimde. Sert inişten dolayı bileğimden beynime doğru süzülen acı hissinin yanı sıra.

Kaplumbağanın akıbetini anlamam için çevreme hızlıca bakmam yeterliydi. Buradaki değişim, zavallının mahal yerini terk edebileceği süreden çok daha hızlı gelişmişti. Huzur içinde yatsın! Kaplumbağanın katil zanlısı olan apartmanı süzerken, ikinci katta perdeyi aralamış bana bakan bir adam gördüm. Keltoş, korkak gözlerle beni süzüyordu, muhtemelen bahçelerine yaptığım izinsiz ama muhteşem atlayışımdan pek etkilenmemiş hatta benden tırsmıştı. İstifimi bozmadan ona bakmaya devam ettim. Az önce aldığım ölüm haberinden dolayı kaşlarım biraz çatıktı, ama kötü bir niyetim yoktu. Bir süre birbirimizi süzdükten sonra, keltoş, perdeleri hızla kapatarak gözden kayboldu. Neden sonra onun bir zamanlar o bahçede birlikte top teptiğimiz mahalle kadrosundan, kaleciismilazımdeğil olduğuna dair bir şüphe düştü içime, hem de çok yüksekten, yoksa hissetmezdim zaten.

Camın önüne gidip adını bağırdım. Yaklaşık onuncu bağırışımdan sonra, altıncı kattaki yaşlı kadının ve üçüncü kattaki genç kızın ilgisini çekmeyi başardım. Onlara, genç ve yakışıklı bir kaplumbağanın ölümünden sorumlu bir apartmanda yaşadıklarını haykırarak, bu gece yatarken bunu düşünmelerini söyledim. Bunun onlar için pek bir şey ifade etmediğini fark ettim ve apartmanın bahçesinden çıkmak için kapıya doğru yöneldim. Muhtemelen keltoş da beni hatırlamıştı ama kaplumbağanın pişmanlığından cama çıkamamıştı… Böyle olmasını umuyordum en azından.

O vakit, evime gidip hareketli camın önündeki (Daha önce de dedim, babaannem böyle derdi) bendenizin kabul hayatına dönebilirdim. Bir iki tavşan kanı çayla birlikte ölmüş arkadaşlarımın yasını tutup, her şeyin ertesi sabah yoluna girmesini umarak yatağımın yolunu boylayıp, bugün yaşadıklarımı unutabilirdim. Ama apansız değişimin farkına varmışlık, beni bundan alıkoydu. Bir de şu camdan beni dikizleyen eski kaleci, şimdiki keltoş… Sanırım o da bir şekilde, beni bundan alıkoydu. Keltoşun karşısına geçip "Haka" dansı yapmak geliyordu içimden, heyhat nasıl yapıldığını bilseydim. Haka dansının düşmanları ürkütmek için yapıldığını söyler Yeni Zelandalılar. Bu hâlimle Haka'nın yüz karası olabilecek ben, yine de bu dansı aklımda gerçekleştirmeye karar verdim. Yüzümü boyadım ve gökyüzüne doğru yükselen ateşleri ardıma alarak, Haka dansının tüm inceliklerini, tüm saldırgan estetiğini karşımdaki binalara fışkırttım. Bir şey değişti mi? Yoo, kendimi bahçeden çıkış yolunu ararken buldum sadece. Haka dansının kimseyi korkuttuğu falan yok…

Ama çevremde olup bitenlerin daha fazlasını fark etmek istiyordum. Hızla geçen yıllar içerisinde çevremde bir kıyım gerçekleşmişti… Gerçek bir katliamdan bahsediyorum. Her gün televizyonda izlediğimiz, başka coğrafyaların katliamlarından farkı yoktu bunun. Tam burada, arka bahçemde bir katliam yaşanmıştı ve ben haykırışları duymamıştım. Chaplin adımlarıyla, izah edilmesi güç çatışmalarla evimi çevreleyen sokaklarda dolaşarak, değişimin izlerini takip ettim. Demir, sivri ferforjelerle korunaklı surlar haline gelmiş olan eski bahçe duvarları, geçirdikleri yenilenme prosedüründen memnunlar mıydı bilemiyorum, ama değişimin en acımasız sembolü gibi geldiler bana. Birer ölüm makinesinden farksız bu sivri demir çitler, geçmişten başka bir dostumu daha hatırlattı bana… Sabahladığımız ya da çok geç saatlere kadar bahçede kalabildiğimiz zamanlarda, gecenin en sessiz saatinde saklandığı korunağından dışarı çıkan ve her defasında bizi heyecan pınarına gark eden kirpi…

Günlerce onun dışarı çıkmasın bekledim. Ama çıkmadı. Umudum, altıncı günde kesildi. Tam altı gün boyunca sabahın üçünden beşine kadar bekledim onu. Üstüme battaniye alarak bahçe duvarının dibine çömeldim ve çalıların içinden bir yerden minik kafasını dışarı çıkarmasını bekledim. Bir ayıyı, kış uykusundan edecek kadar kahve içtim uykuya teslim olmamak için. Üçüncü sabahlamanın saat dördünde, yağmur bana eve girmem konusunda oldukça ısrarcı davranmış olsa bile, evime dönmedim. Fiziki yeterliliğimi aşan bir ısrarla, tan saatlerine sırtımı dayadım. Gitmişti... Kirpi de, aynı kaplumbağa gibi hayvanlar cennetini boylamıştı. Altıncı günde evime döndüm.

Dışarıdaki değişim, beni süratle mapushaneme geri göndermişti. Korkmuş ve tırsmış olarak evime sığındım. Ekran, pencere ve çay üçlemi arasında dolanan gösterişsiz hayatımı tekrarlamaya koyulduktan birkaç gün sonra, televizyonum benimle empati kurmayı başardı. Gecenin bir saatinde, odama yapacağım kısa ama zorlu parkura başlamadan önce, bir televizyon kanalında gördüm nihai noktayı koyan adamı. Yüzünden terler boşanarak, ekrana, saatte iki yüz bin kilometre hızla yol alan devasa bir göktaşının dünyaya yaklaşmakta olduğunu böğürüyordu. Bir yandan da açtığı haritada Burdur'u işaret ederek, göktaşının bu şehir büyüklüğünde olduğunu ve sadece birkaç ayımız kaldığını ilan ediyordu. Adamı sevdiğimi söyleyemem ama anlattığı şeyler en başa dönmemi sağladı. Burdur büyüklüğünde kocaman bir kaya… Sadece birkaç ay… Dünyanın sonu… Tüm değişimlere bir son getirecek nihai değişim… Bir daha değişmemek üzere değişmek… Benliğini ve fiziğini yitirerek değişime teslim olmak… Kozmik bir molekül haline gelip evrendeki tüm değişimlerin, başkalaşımların bütünü olmak… Ve asla değişmemek…

Ertesi sabah erkenden çıktım evden. Ve bu sefer çay içmedim. Bahçemde, başını almış gitmiş olan kasıtlı değişimin, eninde sonunda son bulacağını biliyor olmanın okşanamaz gururuyla yürümeye başladım.

Sayı: 23, Yayın tarihi: 31/03/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics