MaviMelek Edebiyat
"Ölüm korkutur, ama ölüler değil. Ölüm ölülerde kalmaz. O ısırır, yer ve gider." Eduardo Galeano

[Öykü]"Cam Oda" | Didem Elif*

Cam Oda | Genco Demirer

"BENİM SESSİZLİĞİM"

Ne annem öldü, ne de babam. Ne de ölümü hayatımda kapanmayacak bir boşluk yaratacak bir tanıdığım. Çocukluğumdan beri bu yok oluşun, bende nasıl bir duygu yaratacağını merak ettiğimden belki de birçok kez babamın öldüğünü düşündüm. Cenaze töreninde, bazen kendini yerden yere vuran, bayılıp kendini kaybedercesine ağlayan; bazense anneme ve halalarıma destek veren, gözyaşını içine akıtan metanetli bir evlat oluyordum. Güçlü, her türlü zorluğun üstesinden gelebilecek bir görüntü sergileyen bu ikinci halime, insanların hayranlıktan gözleri doluyor; kendini hırpalayarak acısını saklayamayan ilk halime ise, acıyarak ağlıyorlardı.

Artık öldürmüyorum babamı. Oysa o üç aydır, hastane köşesinde ölümü bekliyor. Çocukluğumdan beri, yokluğunu nasıl dolduracağımı düşündüğüm bu adamın varlığı, artık içimde kapanmayacak boşluklar yaratıyor. Yine de öldüremiyorum onu!
Gözlerini bir kere bile kırpmadığı, hastane yatağında sadece nefes alan bir ceset gibi yatışına camdan bakarken onun da seneler evvel ben doğduğumda, bebeklerle dolu yine böyle bir odaya camdan baktığı anı düşünüyorum. Ben nasıl onun orada, camın arkasında, sıcak elleriyle beni sarmalamak için beklediğini hissetmediysem o da şimdi, benim burada, sabahlara kadar, tek bir kıpırdanışını kaçırmamak için beklediğimi hissetmiyor.
Evet, ne annem öldü ne de babam! Hayatımda ölümü, kapanmayacak bir boşluk yaratacak bir tanıdığım olmadı. Babam annemi hiç aldatmadı. Annem babama terslenip bağırmadı. Bir kez olsun, onun doğrularına başkaldırmadı. Evlendikten sonra 8 sene çocuk sahibi olamamanın ortak acısı mı onları birbirine bu kadar bağladı yoksa kendi canlarından yarattıkları bu yeni cana duydukları ortak mutluluk mu, hiç bulamadım.
Örnek olarak beni gösterebilecekleri, bir başka kardeşim olmadı. En büyük çocuk olmanın verdiği sorumluluk duygusunu tatmadığım gibi en küçük çocuk olup, sorumluluktan da kaçamadım. Davranışlarım, ne bir sonraki bireylere miras kaldı ne de bir sonraki bireylere miras kalabilir diye, davranışlarımı kontrol altına aldım. Kendime ait olan her şey, sadece beni biçimlendirdi.
Annem gelmiyor artık hastaneye. Yıllarca aynı yatakta yattığı eşini, bu halde yatarken görmek istemiyor. Onun bu kadar güçsüz olmasına, her şeye boyun eğmesine, babamı ölüme terk etmesine tahammül edemiyorum.

Bugün Buket babamı ziyarete geldi. Yaklaşık on sene evvel, bilinçsiz güneşlenmemiz sonucu iki haftalık tatilimizin bir haftasını otel odasında yatarak geçirdiğimiz günlerin birinde, Buket bana; "Ne kadar uzun yaşarsan, o kadar çok ölüm görürsün," demişti.
Annesinin onu doğururken öldüğünü, onu tanıdığımdan beri biliyor olmama rağmen kutu gibi bir odaya hapsolduğumuz bir haftanın ölümü konuştuğumuz gecesinin öncesinde, annesinden bahsettiğini hiç duymamıştım.

O gece annesini gördüğü, konuşmak istediği, ama asla konuşamadığı kâbuslarını anlattığında ölüm, benden ne kadar da uzaktı.
"Bu sabah yine gördüm Dilan, hep görüyorum. Ama o beni bir türlü görmüyor. Duymuyor. Bağırıyor olmama rağmen, kendi sesimi ben bile duymuyorum. Ne yaparsam yapayım, beni fark etmiyor."
"Bence o seni görüyor Buket. Belki de şu anda da burada. Ve o da sana sesini duyurmaya çalışıyor. 'Görüyorum Buket,' diyor, 'buradayım yavrum.' Bence o senin hep yanında. Belki de onu esas görmeyen sensin," dediğimde gözyaşlarına boğulmuş ve tek bir söz daha etmemişti. Buket bugün bana, "O geceden sonra, her seferinde annem rüyamda benimle konuştu. Belki bilmek istersin," dedi.
O an bana yalan söylediğini düşündüm.

Otuz bir yaşındayım. Ve bu ölüm kavramı, on sene evvelinden daha yakın değil. Oysa Buket'i ölüm doğurmuştu. O artık, ölümsüz bir hayatı düşünemezdi. Böyle bir rüyaya inanamazdı. Bu yüzden onu inandırabileceğim tek şey vardı o gece onu rahatlatmak için. Bugünse, ben aynı şeye inanmak istemiyorum. Neyin beni rahatlatacağını bilmiyorum. Aylardır bu hastanede ne yaptığımı bile bilmiyorum. Bir insanın ölmesini mi, yaşamasını mı bekliyorum? Bu bekleyiş, habire kendi yaşam filmimi izlettiriyor sadece bana. Bu da yalnızlığımın geçmişini anlatmıyor mu zaten?

*

Gece yarısının yarısında, bir sessizlikle uyanıyorum. Ayla bacağını belime dolamış biçimde yatarken, hep horlar oysa. Belime inen pervasızca bacak uyandırmaz da beni, o insan nefesinin boğazına yapışan sesi uyandırır. On yıldır böyle uyuyor Ayla. Nefesli çalgılardan hoşlansam, belki bir ninni gibi algılayabilirim onun namelerini. Şu ansa, belki de on yıldır ilk defa, onun sessiz yatışı uyandırıyor beni. Yaşadığından şüpheye düştüğüm için, yüzümü yan dönmüş yüzüne yaklaştırıyorum. Burnum bir sıcaklığa karışıyor, sonra yanaklarım, gözlerim, çenem, üstünde tek tel kalmamış başım. Sonra o sıcak soluk, karımın ağzının içine alıp götürecekmişçesine çekiyor kendine burnumu, yanaklarımı, gözlerimi, çenemi, telsiz başımı. Ama hiç ses çıkartmadan soluyor karım. Nihayet, yaşıyor! Oysaki bir an için öldü sandım. Ellisinden sonra insan ölümü daha çok düşünmeye, kendine, eşine, ellisindekilere yakıştırmaya başlıyor.

Anlamıyorum ki, nedir bu sessizlik gecenin bu saatinde? Ne sokaktan gelen köpek sesi var, ne de caddeden geçen arabaların fren sesleri. Tamam, neredeyse alıştım, trafik lamba direğinin yanındaki apartmanın birinci katında oturmaya. O yüzden duymuyorum uzun zamandır fren seslerini. Pazar gazetelerini bile okumama engel değil bu artık. Ama şimdi, karanlıkta yatak odasının penceresinde dikilmiş, sokağa kulağımla bakarken, geçen arabaların içinden bu saatte fren yapıp duran tek tük de olsa, benim bir ses duymam gerekmez mi?
Yok, havlamıyor da itler!

Sigara paketini tuvalet dekoru olan küçük sabunların üstüne bırakıvermişim, kim bilir hangi kafayla!
Ama suya işemiyor muyum yoksa, niye çişim ses çıkarmıyor? Ya bu ellerim yıkanmıyor mu musluğun altında? Bir kâbus mu görüyorum? Belki de yataktan hiç kalkmadım bile. Tabii ya, Ayla'nın horlamasını o yüzden duymuyorum, öyle derin bir rüyaya dalmışım ki. Hatta, yatağı ıslatmış olmalıyım. Ayla beni öldürecek!

Çişim biteli çok oldu. Sifonu çekip, klozetin kapağını sert bir şekilde bırakıyorum. Her şey inat etmiş. Ayla bile, çıkartmam gereken bu acımasız seslere bağırmamak için, inatlaşmış kendisiyle. Çünkü o bağırsa duyarım. Hiç bağırmadı ki bana ömründe. Hem hiç ses çıkartmıyorum ki ben. Rüyamdaki sessizlik, onları da uyandıracak değil ya. Dilan'ımı kıyabilir miyim uyandırmaya? Rüya bu. Benim rüyam. Benim sessizliğim. Ama ne zaman bitecek artık?

Buzdolabının motoru birden çalışsa da, sessizliğimi irkilerek bozsa. Yoksa bozuk mu? Kapağını açıyorum, ışığı yanıyor.
Ocağı yaktığımda, siyah deliklerinden alev fışkırıyor da, niye 'pof'lamıyor?
Ya sigaramı yakarken, kuvvetlice çektiğim duman boğazımı acıtıyor da, niye kâğıdın tutuşup tütünle yanışını duyamıyorum?
Masada duran dünkü gazete bile hışırdamıyor.
Kolumu kulağıma götürüyorum. Saat suskun.

Tezgâhta, kurumaya bırakılmış bulaşıkların yanında, iki tane kayısı çekirdeği var. Bu akşam yediğim kayısıların çekirdeği bunlar. Dilan kayısının çekirdeğini hiçbir zaman atmaz, attırmaz da. Çocukluğundan beri, bana zorla kayısı yedirir; çekirdeklerini çıkartmak için. Çünkü kendisi kayısı yemeyi sevmez. Sadece çekirdeğini toplar. İş dönüşü ona kuruyemişçiden badem alsam da o, çekirdeğin içinden kendi çıkardığı bademi yerdi. Evin arkasındaki bahçeye inip, taşlarla kendi başına kırardı çekirdeği. Şimdi üşeniyor kırmaya. Yine de atmıyor, attırmıyor da.
Çekmeceden etleri terbiyelemek için kullandığım satırı çıkartıp, kayısı çekirdeğini kırıyorum. Paramparça ediyorum. En ufacık bir ses duysam rahatlayacağım. Ama yok, yok, yok.

Salona gidip, televizyonun düğmesine basıyorum. Tek bir kanalı olan şu kutunun, gece yarısının yarısında, açık olmadığını biliyorum. Simsiyah ekranda, beyaz harflerle yazılmış; "Televizyonunuzu kapatabilirsiniz" yazısını okuyorum. Ama önünde uyuya kalınıp, televizyonun açık unutulmaması için yayılan, o korkunç sesi duymuyorum. Televizyonun ses düğmesini sonuna kadar açıyorum. Rüyada olmalıyım. Uyanmıyorum. Dilan da, Ayla da uyanmıyor. "Televizyonunuzu kapatabilirsiniz" yazıyor. Kapatmıyorum. Koltuğa uzanıyorum. Sessizce uyuyorum.

*

Hastaneye gidemiyorum artık. Tahammül edemiyorum buna. Aylardır ölü gibi yatan bir adam için ağlayamıyorum bile. Dilan kızıyor bana, biliyorum. O da kızıyor, biliyor yanına gitmediğimi, hissediyor. Ama gitmek istemiyorum işte. Onu, bu halde görmek istemediğim için gitmediğimi düşünse de Dilan; bu doğru değil. O kadar zayıf değilim ben!
Bacaklarından ayaklarına kadar kan gölüne girmişken, götüren ben değil miydim kızımı hastaneye? O hatırlamıyor tabii o günleri. Daha çok küçüktü. Ağlamamıştım, bir tek gözyaşı bile akıtmamıştım, korkmasın diye. Doktor beyaz perdenin arkasında dikiş atarken, gizlice boşaltmıştım korkumu, gözlerimden akıtarak. Sırf o görmesin diye ağladığımı. Korkmasın diye.

Yatakta tek başıma yatmaya ne kadar da çabuk alıştım. Uykumun içinde beni, "Horluyorsun!" diyerek uyandırışını özleyecek değilim ya. Hem beni uyandırıp, "Horluyorsun Ayla, düzgün yat," der, hem de yataktan kalkıp salona geçerdi. Uzun zamandır yapıyor bunu. Kaç yıl olmuştur? On yıl var mıdır? Kürtaj olduğum on yıl oldu mu? Olmuştur o kadar. Kızım çocuk doğuracak yaşta diye, bir cenini karnımda öldürmüştüm. Sırf Dilan utanmasın annesinden diye...

Yıllar, yıllarım ne kadar da çabuk geçiyor, geçti. O gün başladı horladığımı iddia etmeye. Bağıramıyor bana, söylenemiyor da anca horlama bahanesini uydurdu işte. Bağıramaz ki, kızamaz ki bana, her istediğini yapıyorum onun, yaptım. Dilan kızıyor, bağırıyor ama o hiç bağırmadı, hiç bağıramaz da artık.
Dilan, sanki babasının hastalığının sebebi benmişim gibi, köpürüyor bana. Oysa onun mutluluğu için, huzuru için, her şeye boyun eğmedim mi ben? Tek bir kavga görmesin, bir an olsun sevilmediğini düşünmesin diye, elimden gelen her şeyi yapmadım mı? Aileden kalma şirketi, ona en iyi şekilde bakabilmek için kapatmadım mı? Ben anne olduğumda, çocuğumla ilgilenmekle ilgili verdiğim sözleri tutmadım mı? Hiç çalışmadım onu doğurduktan sonra. Derslerine rahat çalışabilsin diye, eline bir toz bezi bile vermedim. Bana ev işlerinde yardım etmesini hiç beklemedim. Bu yaşında bile, yemeğini hâlâ odasına götürüyorum. Neymiş, onun dünyası varmış, odasında yalnız başına mutluymuş. Benim dünyam yok mu? Niye kızıyor bana, hastaneye gitmiyorum diye? Ben de evimde yalnız başıma mutluyum işte. Otuz yaşında bile bebek gibi bakarken ben ona, o beni horluyor. Oysa ne kavga gördü evde ne de bir bağrışma. Her istediklerini yaptım onların. Ama ne oldu? Kötü anneyim işte, kötü karıyım.

Horlamıyorum oysa, taktı horluyorum diye. O uyuyamıyor tabii, ben uyuyorum diye sinir oluyor. O gece hiç duymadım yataktan kalktığını, hiç seslenmedi bana. Bacağımı iteleyip, uyandırmadı. Horlama bahanesini kullanmadı. Tuvalette bir şeyin, herhalde dolabın, kapağını sertçe kapattığında sıçradım yataktan. Tuvalet kapısına gidip, "Hasan, iyi misin?" diye seslendiğimde bile cevap vermedi.
Musluktan suyun aktığını duyunca anladım iyi olduğunu, ama konuşmuyordu benimle. On yıldır, uyuyabildiğim için nefret etti benden. Ben uyuduğum, o uyuyamadığı için konuşmayacaktı benimle demek ki. Bundan sonra her gece, böyle gürültüler çıkartıp, uyandıracaktı beni. Ama yatağıma tekrar geri dönüp, yattım işte. Uyudum, inadına uyudum o gece. Mutfaktan, salondan, özellikle gelen, o lanet seslere kulaklarımı kapattım ve uyudum. Onun ses çıkartarak bana isyan edişini, Dilan'ın çığlıklarını, hiçbirini, hiçbirini duymadım…

* Aşk Bir Kadın Hastalığıdır, (Pupa Yayınları, 2008) kitabından yazarın izniyle…

Sayı: 33, Yayın tarihi: 24/12/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics