MaviMelek Edebiyat
Hermes Kitap
"İyi niyetlerde bir uğursuzluk vardır. Her zaman çok geç kalırlar." Dorian Gray'in Portresi / Oscar Wilde

[Öykü]"Çalınmış Hayat" | Sibel Ateş Yengin

Jens Martin Larsen

"AMACIM CANINI ACITMAKTI"

Gökyüzüne bakıyorum, masmavi. Kafamı kaldırıp bir daha bakıyorum, yine mavi. Değişmiyor… O da değişmemişti hiç… Hep aynı… Hep ayrı… Oysa yüzümüz ne kadar çok birbirine benziyor. Tıpkısının aynısı…

Uzun bir aradan sonra ondan haber almak heyecanlandırmıştı beni. Kırkıncı yaş günümüz için ikimize özel bir parti hazırlayacağını yazmıştı mektubunda. On yıldır birbirimizi görmemiştik. Aramız pek iyi sayılmazdı zaten. Sanırım bundan böyle aramızdaki buzlar eriyecekti. Öyle hissediyordum. Geçen gece annemi rüyamda görmüştüm. Karanlık kuyulardan bana sesleniyordu. Elimi uzatıp onu dışarıya çekmek istediğimde kapkara, küçük kafalı, ama oldukça büyük kanatlı kuşlar çekip çıkarıyordu onu kuyunun içinden ve gökyüzüne uçuruyorlardı. Onu kurtarmak için uzanan elim boşlukta kalıyordu. Demek ki, bu rüya kardeşimden gelecek bir habere işaretti. Annem, “Ölü diri haber getirir, gördüğün rüyayı iyiye yormalısın” derdi. Ben de öyle yapmıştım zaten. Bir hafta içinde bütün işlerimi halledip uçak biletimi almıştım. On yıl sonra nasıl bir karşılama töreni olacaktı, merak ediyordum…

Nihayet, bir hafta sonra Türkiye'deydim. Beni karşılayacağı gün işinin çıkması ilginçti. Telefonuma mesaj çekip çok önemli bir toplantıda olduğunu, eve gidip onu beklememi istemişti benden. Böyle bir günde nereden çıkmıştı bu toplantı faslı? Merak etmiştim doğrusu. Ayrıca mesaj çekmesi de garip bir durumdu. Bunları düşünürken önüme atlayan taksici “Abla nereye, gel taksimetreyi açmadan gideriz, bir kolaylık yaparım ablama” derken taksinin içinde buluvermiştim kendimi. Kapıcıdan anahtarı alıp içeri girdiğimde ilk sürprizle karşılaşmıştım bile. Evin her tarafı süslenmiş, “iyi ki doğdun” yazılı kâğıtlar asılmıştı duvarlara. “Ne güzel, bana yıllarca kötü davranan ikizime peri eli değmiş olmalı” diye düşünmüştüm. Evin her yerine iliştirilmiş renkli, küçük post-itler vardı. Bu küçücük kâğıtlarda yazanlar, adım adım beni yönlendiriyordu. Ocakta pişirilmek üzere hazırlanmış bir kahvenin beni beklediği yazıyordu pembe kâğıtta. Ne yazıyorsa hepsini yerine getiriyordum. Acaba bana, hangi odaya yerleşeceğimi, hangi renkten kâğıt söyleyecek diye düşünürken beni mutfağa yönlendiren başka bir not buluyordum. Mutfağa girdiğimde ise masanın üzerinde yazılı bir başka kâğıtta şunlar yazılıydı: kahveyle birlikte sigara içeceğini biliyorum, ben sigara içmiyorum artık, senin için bir kül tablası aldım, tam karşındaki dolapta… Dolabı açtığımda kapağına iliştirilmiş bir başka not çıkıyordu bu kez karşıma: dikkat et, kahve taşmasın. Hayret etmemek elde değildi. İkizime gerçekten bir şeyler olmuştu. İyice eğlenmeye başlamıştım ki, kül tablasının yanında bir de çakmak gördüm, üzerinde, “Doğum Günün Kutlu Olsun” yazan. Ocağın hemen yanında ise fincanım hazırdı. Ve fincanın tabağında yeni bir not: kahveni al ve camın önündeki koltuğa otur, sıkılma diye sana özel bir film hazırladım, kumanda sehpanın üzerinde, film de videonun içinde, hazır ol, parti başlıyor… Kardeşim benim için her şeyi düşünmüş, her şey çok güzel olacak, kırk yaşımız uğur getirecek ve bundan sonra iyi birer dost olacağız diye mutlu mesut düşünmeye başladım ve yorgunluk kahvemin yanına bir de keyif sigarası yakıp videoyu çalıştırdım. Film, babamın çektiği çocukluk görüntüleriyle başlıyordu… İkimiz de oldukça sevimli görünüyorduk annemin diktiği bir örnek elbiseler içinde. Annem sürekli peşimizde koşturuyordu, elbiselerimiz kirlenmesin diye. Zavallı babam hiçbir zaman görüntüye giremezdi; biz çocuktuk, annemse kamerayı kullanmayı bir türlü beceremezdi. “Nasıl, keyfin yerinde mi” diye soran Sude girivermişti birdenbire görüntüye. Kendini de kaydetmiş olması şaşırtıcıydı. “Hayatımın kolâjı” demişti. “Hadi bakalım Sude Hanım; göreceğiz” deyip bir sigara daha yakarken Sude tekrar görüntüdeydi ve “Hazır mısın, başlıyor” diyordu. Ben zaten hazırdım…

Alkışlar arasında pasta üfleyen biz görüntüdeydik… On dördüncü yaş günümüzdü. Sude karanlıklar prensesi gibi görünüyordu onu gösteren her karede. Gerçekten kötü bir doğum günüydü… Sude, önce doğum günü kutlamak istemediğini, hiçbir arkadaşını çağırmayacağını söylemişti. Evdekiler buna razı olmayınca da doğum günü kutlamasına katılmak zorunda kalmıştı. İkimiz farklı sınıflarda okuduğumuz için, eve çağırdığımız insan sayısı fazlalaşmıştı. Bir gece önceden tüm hazırlıklar bitmişti. Ben çok heyecanlıydım. Beğendiğim çocuk da partiye gelecekti. Sanki sadece o yakışıklı çocuk için düzenlemiştim doğum günü faslını. Aylarca o günün gelmesini iple çekmiştim. Yakışıklı çocuk evimize girdiği andan itibaren tüm hünerimi gösterecektim. Odamı görüp hayran olacaktı, biliyordum. Annem nasıl olsa bu muhteşem kalabalığı görünce, harika ikizlerini piyanonun başına oturtacak ve büyük bir hayranlıkla etrafındaki insanların bizi gıptayla dinlemelerini izleyecekti. Ben de, sonradan âşık olacağım bu yakışıklı çocuğun gözlerinin içine baka baka en güzel melodileri çalacaktım. Anneme çaktırmadan odamda dans bile edebilirdik. Ertesi gün büyük gündü. İki dirhem bir çekirdektik!

Doğum günü görüntülerinin arasına birdenbire Sude girmişti yine: “Hatırlıyor musun, elbise yüzünden çıkan kavgayı, göğüslerin benimkilerden daha iri diye elbise senin üzerinde çok güzel durmuştu; bense çuvala sarılı süpürge gibi görünüyordum.” Hatırlanmayacak gibi değildi. Elbiseyi çıkarıp başka bir şey giymeyi teklif bile etmiştim; sırf günü mahvetmesin diye. Neyse ki, halam bu göğüs işine bir çare bulup onun göğüslerini de bir avuç pamukla büyütüvermişti. İkimiz de heyecanla camın önüne oturmuş, merakla gelecekleri bekliyorduk ki, zilin çalmasıyla kapıya koştuk. İlk gelenin o çocuk olacağını hayal ediyordum. Sude de ilk misafirin kendi sınıfından olacağını iddia ediyordu. Kapıyı açtığımızda ikimiz de yanılmıştık. Gelen ilk misafir benim sınıfımdandı, ama o değildi. Çilli inek Belkıs'tı gelen. Yavaş yavaş konukların sayısı artıyordu. Ne o geliyordu, ne de Sude'nin sınıfından bir tek kişi. İkimizin de suratı asılmıştı. Neyse, yine de en mutlu bendim. Bir sürü hediyem olmuştu. Partinin sonlarına doğru Sude oldukça kötü görünmeye başlamıştı. Takma göğsünün biri düşmüştü ve çok komik görünüyordu. O gün odasına gidip ertesi geceye kadar uyumuştu. İkimiz için de biraz buruk bir doğum günü partisi olmuştu. Sude kaldığı yerden devam ediyordu konuşmasına: “Hiç unutamadım, biliyor musun? Farkına vardın mı, bak göğüslerimi yaptırdım, sanırım seninkileri geçti” diyordu al al olmuş yanaklarıyla. Gerçekten doğruydu. Nasıl da fark edememiştim o koskocaman göğüsleri. Hâlbuki ben de onun küçücük göğüslerine imrenirdim. Neden herkes kendinde olmayana özenir ki? Sanki başkalarının hayatları hep daha güzel, başkaları daha akıllı, başkalarının kocaları daha yakışıklı…

İlginç bir doğum günü geçirmeye başlamıştım. “Hadi hayırlısı” diyordum içimden… Bir kopya da bana hazırlasa iyi olur diye aklımdan geçirirken, Sude yine karşımdaydı: “Annemizi çok özlüyorum. Keşke biraz daha yaşayabilseydi…” Keşke… Gerçekten çok genç yaşta kaybetmiştik annemizi. Öleceğini önceden hissetmiş gibi, “sizin 18 yaşınızı göremeyeceğim” derdi. Haklı çıkmıştı. Annem çok sert bir kadındı. Bütün yaşıtlarımız bahçede güle oynaya eğlenirken, bize bütün evi temizletirdi. Dokuz yaşında iki küçük kız çocuğu, olacak şey mi? En acıklısı, annemin eve gelip temizlediğimiz yerleri kontrol etmesiydi. Dev gibi boyuyla salonun ortasında durur, acı kahve gözlerini şöyle bir gezdirip, parmağını ileri doğru uzatır ve isabetli yere atışını yapardı. “Bu ne toz! Olmamış. Hadi bir daha” derdi. Yorgun düşmüş bedenimiz bir de annemin kocaman, ama öpülesi ellerinden de payını alırdı. Bir tane bana. İki tane ona. Annem nedense bana çok fazla kıyamazdı. Sude'yle aralarında hep bir çekişme olurdu. Annem onun silik biri olmasına katlanamazdı. “Siz Neriman'ın kızlarısınız, dik durmayı bilin, sinmeyin, silinmeyin” derdi.

Üçüncü bir sigara daha yakarken, Sude görüntüye girmekte geç kalmamış ve bana ilk hediyesini vermişti. Şaka yapıyor diye düşünmüştüm. Değilmiş. O uğursuz doğum günü partisine, Sude çağırmamış dört gözle beklediğim yakışıklı çocuğu. Ne acayip, aramızda ateşli bir aşk olmasını engellemeye çalıştığı kişiye beş koca yılımı vermiştim sonradan. Neden daha önce ikisi de bana bundan söz etmemişlerdi ki? Üç kere denemiştik. Olmamıştı… Üçüncüsünde bu son demiştim, evet, bu kez gerçekten olacak ve biz sonsuza dek sürecek bir ilişkiye kucak açmış olacağız, ama… Evlilik haberi İzmir'e kadar gelmişti. Yeni bir aşkın pençesine takılmış yine, kısa bir zamanda kurtulur demiştim yakın dostlara… En çok, nasıl biriyle evlendiğini merak etmiştim duyar duymaz. Fazla merak kediyi öldürürmüş oysa. Ortak arkadaşlarımız taze gelini tanımadıklarını söylemişlerdi! Adı Poyraz'dı… “İlk ve son aşkım sensin, eğer bir gün biterse senden başkası girmeyecek kalbime” derdi. “Ben yalnız kovboyum” derdi… “Savaşçıyım” derdi… Ama savaşacak gücü kalmamıştı demek ki. Ne büyük bir illüzyonmuş meğer benim aşk sandığım şey. Âşık olmak ile salak olmak arasında ne çok benzerlik varmış. Belki ikisi de aynı şeyi yaptırıyordu insana. Gözümü bu kadar karartan neydi acaba? Kendine âşık olunduğunu sanan kocaman bir aptalmışım besbelli. Sineğin örümcek ağına yapışıp kalması gibi, o da neden benim aklımın bir yerlerinde asılı kaldı hâlâ? Üst kattaki, muhtemelen âşık biri teybin sesini bu kadar çok açmasaydı eğer. Çalan bizim parçamız çünkü: “Gel Ey Seher…”

Bir kahve daha alıp kardeşimin benim için hazırladığı filmi kaldığım yerden izlemeye devam ettim. Ekranı tanımadığım bir sürü insan doldurmuştu. Sanki bazılarını tanıyor gibiydim, ama loş ışıkta çekilmiş görüntüler insanları ayırt etmekte zorluyordu beni. Yılbaşı partisi gibiydi. Sude'yi seçemiyordum kalabalık içinde. “Herkes ne kadar da şık” diye düşünürken Sude gelinlikler içinde görünüvermişti. Kıyafet balosu olduğunu anlayamadığıma kızmıştım. Gözlerim damat kılığında birini aramıştı hemen. Canım babam da partideydi. Onun ne işi vardı ki kıyafet balosunda? Ne güzel görünüyordu lâcivert takım elbisesiyle. Üzgün görüntüsünün altında yatan nedenin, aklına annemin gelmiş olmasından kaynaklandığını düşünmüştüm. Gerçekten çok sevmişlerdi birbirlerini. Annem de sevilmeyecek kadın değildi hani. “Ben öldüğümde, birbirinizi hiç bırakmayacaksınız, sacayağı gibi olacaksınız. Gözlerime iyi bak Burhan, kızlarım sana emanet,” demişti daha çok beni işaret ederek. Annem bu açıklamayı yaptıktan sonra Sude'yle yalnız kalıp konuşmak istemişti. Oysa her zaman “Asude benim kızım, Sude de babasının kızı” derdi. Evet, onlar daha iyi anlaşırlardı. Babam hep kol kanat gererdi Sude'ye. Ona, “seni cam fanusun içinde saklamak lâzım” derdi. Annem babama, Sude'ye çok yumuşak davrandığı için kızardı. “Elinde olsa onun yerine nefes alacaksın” diye söylenip dururdu. Annem beni nasıl derin denizlerin ortasına attıysa, babam da Sude'nin hep can simidi olmuştu. Ölmeden önce son bir kez görebilmeyi çok isterdim babamı. Belki bana anlatacakları vardı. Var mıydı acaba?

Kamera kalabalık arasında dolaşırken, Sude'nin biriyle dans ettiğini fark etmiştim; ama partnerinin kim olduğu seçilmiyordu. Sonunda kendine uygun bir sevgili bulabilmiş diye gurur duymuştum kardeşimle, kuğu gibi dans edişini izlerken bu gizemli yabancıyla. Birazdan bana, bugüne kadar kimsenin vermediği bir hediye daha verecekti. “Bu gece çok mutluyum. Gelinliğim yakışmış mı? Herkes göğüs dekolteme bayıldı. Sence nasıl görünüyorum Asudeciğim?” demişti kameranın gözünün içine bakarak. Hoştu, gerçekten hoştu, ama? Anlam verememiştim önce. Bu bir kıyafet balosu muydu? Yoksa gerçekten bir nikâh töreni miydi izlediğim? Bir anda her şey, çözülmesi imkânsız bir bulmacaya dönüşüvermişti ki, Sude imdadıma yetişmiş ve kilit sözcüğü söyleyivermişti: “Evlendim.” Bana da “hayırlısı” demek düşmüştü tabii bunu duyunca. Sude hâlâ kalabalığın içinden bana seslenmeye çalışıyordu, müstakbel damadın elinden tutup kameraya çevirmiş ve “seni kocamla tanıştırayım çok sevgili ikizim. İşte senin doğum günü hediyen,” demişti. Olanlara inanamamıştım önce. Filmi olduğu yerde dondurmuş ben de donakalmıştım gördüklerim karşısında. İkizimin kocası oydu: Poyraz. Yani ilk aşkım… Yani ilk göz ağrım… Bunu hak edecek hiçbir şey yapmamıştım oysa. Neden onu seçmişti ki? Memlekette başka adam mı yoktu evlenecek? Bir de utanmadan karşıma geçmiş, “Amacım senin canını acıtmaktı. Acıttım. Poyraz senin aşkındı, şimdi de benim. Her şeye değer,” demişti, ilk kez gözlerimin içine bu kadar ışıl ışıl bakarak…

Evden çıkmadan önce son bir kez annemin öldüğü odaya girmiştim. Canım annemin fotoğrafı yatağının hemen üzerinde asılıydı. Onun da üzerine siyah kalın harflerle yazılı bir not iliştirilmişti: Bu odaya bakacağını biliyordum. Lafı çok uzatmayacağım. Annem daha fazla acı çekmek istemiyordu ve benimle yaptığı anlaşmaya göre, ona ilaç yerine şeker verecektim, siz anlamayın diye. Ölmek üzere olan birinin son isteğini kim yerine getirmez ki? Öyle değil mi ikizim… İkinci isteğiyse senin bunu bilmemen olacaktı, ama dayanamadım. Ondan da öcümü aldım işte…

Bir de utanmadan annemizi çok özlediğini söylemişti. Annem ne kadar da haklıymış onun elmanın çürük tarafı olduğunu söylemekte. Şimdi her şey yerli yerine oturuyordu. Annem demek, bunları söylemek için Sude'yle odada yalnız kalmak istemişti. Benim böyle bir şeyi yapamayacağımı biliyordu, aramızda en çok ölmesini isteyenin Sude olduğunu bildiği gibi.

Bunları duyduğumda, ne içim yanmıştı, ne de canım acımıştı. Böyle bir itiraf, kimilerinde soğuk duş etkisi, kimilerinde elektriğe tutulmuş hissi, kimlerindeyse felce uğramış etkisi yaratırdı. Ama bende yarattığı etki, bir hafiflik, bir boşluk duygusu olmuştu. Sanki üzerimden bir yük kalkmış gibiydi. Yoksa aklım başımdan mı gitmişti? Mavi bulutlar, yerini gecenin siyahına bırakmak üzere. Sanki gökyüzüne kar yağmış. Hadi bakalım hayırlısı…

~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 16/06/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics