MaviMelek
"Yaşamanın artığından eksiğinden çok, çeşitleri var. Herkes elinden geldiği ölçüde yaşar. Nedir zaten yaşamak dediğin?" - Göçmüş Kediler Bahçesi / Bilge Karasu

[Öykü] "Butimar" | Özgür Arslantürk

Butimar | Yusif Katanov

"SUSMAK SEVMEKTİR,
HİÇBİR SÖZÜN ULAŞAMADIĞI YERDE"

"ben hep, dünyada susmaktan daha iyi bir şey yoktur, butimar gibi olan insan daha iyi insandır diye düşünürdüm. butimar, deniz kıyısına çöker, kanatlarını açar, oturur tek başına.
ama ben hiç de öyle yapamam şimdi."
Sadık Hidayet

Bir patikayı tırmanmakta bir çift narin ayak. Adımlar tedirgin ve yavaş. Gökyüzü şimdilerde masmavi gözükse de buralı olanlar bilirler; göz gözü görmez sisin basması için birkaç dakika yeter. Aslında buranın neresi olduğunun da pek fazla önemi yok. Karadeniz'de ağaç bitmeyecek kadar yüksek bir yayla da olabilir, İran'ın göz açtırmayan rüzgârlara aşina bir çorak tepesi de. Ayaklar, farkında değiller gittikleri yerin. Taşlar kesmekte zaman zaman ayakları. Tabanlar sertleşmiş…

Sormuştu babasına çocukken:
"Edep nedir baba?"
"Başkasında görüp de nefret ettiğin şeydir edep."
Bunu düşünmeye başladı. Bir tekerleme gibi sürekli aklının kuytularındaydı bu söz. Hazreti Ali'ye ait olmalıydı. Ancak söyleyenden çok, kelimelerdeki ahenk, puslu anlam takılmıştı kafasına. Arkasında binlerce yıllık bir geleneği barındırırken, edep kelimesine takılmak; bir gün yıkıntının boyutunun katlanılamaz olacağını düşünüp bizzat tarihi lanetlemek olacak iş miydi? Yoksa onun için edep kelimesinin anlamı sadece kendi gözlerinin rengi miydi?

Patikayı tırmandıkça, rüzgâr sertliğini arttırmaya başladı. Rüzgâr, inadına sert, inadına vurdumduymaz. Buralarda rüzgârın sert esmesi için mevsimin önemi yoktur. Kavuran temmuz güneşinde bile yüzlerce kavmin katlandığı tüm acıları yüzüne vurur insanın. Tarih, buralarda düğümlenir kalır insanın boğazına haram lokma gibi. Sadece ayaklar kalır geriye, aksak bir davul ritmiyle birbiri ardınca sürüklenen. Ayaklardır tüm insanlığın birikimini bir kalemde silmeye razı. Ancak vakarla taşırlar yine de bütün günahları.

Tepeyi gözüne kestirdiği sırada fark etti ayaklarından kanlar akmaya başladığını. Şimdi duramazdı. Dinlenmemeliydi henüz. Gideceği çok yol, taşıyacağı çok günah, çekeceği çok azap vardı daha. Tepe; ulaşılamaz bir bakire gibi beklemekteydi onu. Derin bir nefes almak için, rahatça ağlayabilmek için, yeniden yaşayabilmek için önce ulaşmalıydı tepeye. Ancak ne vardı tepede? Neydi onu bekleyen ısrar ve umutla? Bu çorak ve inatçı tepede ne olabilirdi insanlığa umut veren?

Bazen edep susmaktır. Korkar, susarsın. Kızar, susarsın. Nefret eder, susarsın. Herkes tırnaklarını hayata saplayıp yaşar, sen susarsın. Susmak dünyanın pisliğini onaylamak değil, onu kendinden uzak tutmaktır. Susmak her türlü yalanın ardındaki güzelliği doya doya içine çekmektir. Susmak sevmektir, hiçbir sözün ulaşamadığı yerde. Susmak çakmak çakmak gözlerle beklemektir başının okşanmasını.

Babası başını okşardı onun her gece. Dokunarak severdi onu. Koklayarak severdi. Susarak severdi. Hikâyeler anlatırdı elini tutup dik yamaçlarda dolaşırken. Tarihini, dinini, efsanelerini, masalları hep böyle gezintiler sırasında öğrendi babasından. Hiçbir zaman unutmadı onları. Hepsi nakış nakış kazındı ruhunun derinliklerine. Sormuştu bir kez daha babasına:
"Sevgi nedir baba?"
"Sevgi fedakârlıktır oğlum."
Uzun süre düşündü bunu. Fedakârlık neydi? İnsan neyden fedakârlık yapabilirdi? Neyden vazgeçebilirdi sevdiği uğruna? Neyden vazgeçtiği anda gerçekten sevmiş olurdu? Bir çift göz için yaşamaktan vazgeçilebilir miydi? Umudu yeşertmek için susabilir miydi insan?

Tepeye varmasına az kalmıştı. Dizlerinin titremesinin dayanılmaz biçimde artmasından anlamıştı bunu. Biriken gözyaşlarının gözlerini yakmasından anlamıştı. Acısının dişlerindeki gıcırtıda cisimleşmesinden anlamıştı. Korkmuyordu tepede göreceklerinden artık. Merak ediyordu sadece. Ancak yine de sis basmadan tepeye varmalıydı. Sisin içinde kaybolmak, birkaç adım sonrasını görememek, tüm umutların kaybolması demekti. Dayanmalıydı o tüm insanlık adına. Belki de hepsinin geleceği onun gözyaşlarına bağlıydı.

Ulaştı tepeye. Dizlerinin üzerine çöktü önce, sonra usul usul bağdaş kurdu. Hiç acele etmeden ayaklarına batan birkaç dikeni çıkardı. Avucunda topladığı dikenleri seyretti bir süre. Parmaklarını aralayıp, toprağa emanet etti hepsini, bir başka yolcuya yoldaş olsunlar diye. Derin bir soluk alıp önünde çarşaf gibi uzanan gölde yüzünün aksini izledi. Yanaklarında kurumuş gözyaşlarını gölden aldığı iki avuç suyla temizleyip yeni gözyaşlarına yer açtı. Öncekiler acıdan akmıştı. Oysa yenileri sevgi ve inançla akacaktı. Biraz su içti, sonra yarım saat kestirdi suyun başında. Dinç olmalıydı. Zihni berrak olmalıydı. Çektiği acıyı ve duyduğu nefreti unutmalıydı.

Uyandığında bir çocuk gibi olmasa da temiz hissediyordu kendini. Sonra paçalarını katlama ihtiyacı hissetmeden bileklerine kadar girdi suya. Sanki sudan güç alıyordu artık. Sanki hayatı o suyun orada olmasına bağlıydı. Dik duruyor, sevgi ve inançla başını göğe kaldırıyordu. Sanki o, tufandan insan ırkını elleriyle koruyan bir Nuh'tu artık. Ateşi tanrılardan çalıp gözbebeklerinde saklayan bir Prometheus'tu. Birden yüksek sesle konuşmaya başladı, bir insanlık trajedisini dinleyicilerine aktarır gibi:

"Suyun kıyısına oturduk ve onu seyrediyoruz korkuyla. Birazdan kuruyacak her şey. Ellerimizden yeşermeye başlayan filizler solacak bir bir. İnsanoğlu tanınmayacak hale gelecek. Simsiyah olacak yüzlerimiz. Her birimizin günahı yüzünde belirecek damga gibi. Kimse kaçamayacak kendisinden. Kimse saklayamayacak korkularını. Yüzünün siyah olduğunu fark edenler tek tek bizimle beraber oturmaya başlayacak suyun kenarına. Herkes susacak bizim gibi. Kimsenin söyleyecek sözü kalmayacak. Karanlığın en koyusunu yaşayacak insanoğlu. Cehennem, ateşle değil karanlıkla gösterecek kendini. Tarih boyunca gerçek olan her şeyden korkan insan, yine korkacak. İşte bu yüzden; ağıt yakmak zamanıdır artık. Yaşanan vakit dar-ül harp değil dar-ül zar'dır. Kurtuluşa erenler ise siyahtan korkanlar değil ondan uzak kalanlar olacaktır."

Güneş kayboldu bir zaman sonra. Sinsice bir sis bastı ortalığı. Etraftaki tek tük çalılıklar, saklanır oldular kendi gölgelerinden. Doğa, yutmak istedi her şeyi. Tüm olanları unutmak; derin bir uykuya mı dalmak gerekiyordu yoksa? Yoksa tüm cevaplar bir ipek böceğinin kozasında mı saklıydı? Uzun uzun seyretti çalının dalında yatanı. Tertemiz birkaç damla süzüldü yanağından. Trajedisinin henüz tamamlanmadığını fark etti birden. Bir veda öpücüğü gibi sessizce döküldü dudaklarından son cümleleri: "Uyu ey canan! Sen de elbet aydınlık bir şafağa ulaşırsın."

Sormuştu babasına çocukken:
"Hayat nedir baba?"
"Hayat, her gün yeniden ölmektir oğlum…"

~~~
Sayı: 46, Yayın tarihi: 06/05/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics