MaviMelek
"Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası- / Öyle bir ruh o… / Yalnızca öbür gün… / Bugün hazırlanmak istiyorum…" Erteleme / Fernando Pessoa

[Hezeyan]"Boran Kuşu" | İhsan Arı

Boran Kuşu | İhsan Arı

"YÜZÜ HÂLÂ ISLAK BİR RESİM"

Ya sağımı-solumu karıştırıyorum ya da göğüs kafesimdeki boran kuşu yer değiştirdi, gagasını temizliyor.
Hamile kadınların hissettiklerine mi benziyor?
Göğsümü, burnumu hizalayarak ikiye böldüğümde, sağımda kalıyor bu sevimli devinim. Kalbimin ayağı ya da eli, uzanabilir mi oraya kadar?

Şu ince sigaralardan yakıyorum bir tane. İnadına değil.
Bu çalkalanmanın durumu, otomobilin tümsekten inişine, uçağın hava boşluğuna düşüşüne benziyor ve benim sigaradan başka tutunacak bir şeyim yok.
Bu pırpırlanma uykusuzluğumun yoldaşı, ne tuhaf bir sevinç…

"Huzursuzluğun Kitabı"nı ikide bir kapatma durumum da canımı sıkmıyor.
Şu Fernando Pessoa denilen adama da kızmıyor değilim aslında. Kurcalayıp duruyor, şehrinin ve kendinin her yerini.
Ben, kurcalamak istemiyorum.
Huzurmuş, sevinçmiş, acıymış, melankoliymiş… Hiçbirini hissetmek istemiyorum.

Kızım, yine uzun bir nutuk çekti, akşam, Cansun Hanım'ı örnek göstererek.
Gerçek adı Cansun değil aslında, ama unuttum.
Sırf sesinden dolayı travesti dedik bir ara. İhtimal vermedim. Memeleri çok büyük ama elleri öyle iri görünmüyor. Pavyonlarda çalışmış herhalde, belki de sadece komşu tahmini.
Her gün Cansun'dan erken uyanırım. Kitabıma tam gömülürüm ki Cansun uyanır. Öksürüğü öğürür, böğürür gibi.
Koa diyor kızım. Nasıl yazılır, açılımı nedir bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum.
Hayatın açılımı için ne kadar uğraştım. Boş…
Fernando'ya da bu yüzden kızıyorum ya…
Cansun, hayata çok benziyor. Gözlerime balkondan ılık ılık bakarken, pat diye dönüverip başkasına alakasız laflar atıyor. Paralı bir müşterisi gelmiş gibi.

Aklımın hayatı arayan uzun yürüyüşü, birkaç Frenk gömleği, bir çift iskarpin ve boyalı şekerlerin bulunduğu sırra 10'u çıkarırsak, kırk yıl önce başladı.
Frenk gömlekleri saten geceliklere, iskarpinler yüksek topuklu kırmızı ayakkabılara, boyalı şekerler boyalı dudaklara dönüşeli de çok oldu.

Hayatımın ilk kadınını hiç unutamadım.
Tek gözü vardı. Diğer gözü, Gelinkayası'ndaki bir kaklığı hatırlatır ve susadığımı fark ederim.
Kaklık, kayanın içinde su biriken çukurluklarıdır. Suyu kuruyunca oyulmuş göz çukurlarına benzer.
Yüzü hâlâ ıslak bir resim, sesi hâlâ tazecik…
Ne kadar da anlayışlıydı. Adı, yoktu ki.
Memelerine izin vermedi. Süt dolu. Çocuğum olursun dedi, yumuşacık.
Dudaklarını öpmeme de izin vermedi. Yeni boyadım, boş ver. Zaten domuz yağı da varmış bu boyalarda.
Annem hâlâ yaşıyor. O da yaşıyordur. Çok da yaşlı değildi ki annemden.

Şu son birkaç tümceyi bir yazabilsem… Bir jilet atmış olacağım, bunca yıl kendimi astığım şeytan uçurtmasının ipine. Uçurtma, ruhumu da alıp götürecek, gitmek istediğim yerlere.

Sabaha karşı düşleri, çok yer kapladı yaşamımda. Üstlerine daha ahlaki düşler görebilsem belki de silinirlerdi ki bunu hiç istemem.
Çokgenli, renkli, uzun ve gösterişli kuyrukları olan uçurtmalardan biri olmadım, olmayı da hiç istemedim düşlerimde.
İkigen, bir ucu yerde, şekilsiz, çocuk… Öbür ucu gökte, şeytani, biraz da uyduruk… Bir kayığa benzeyen tuhaf yalnızlık arasında, var-yok olan ip miydim?
Kayaların zirvelerinde, mutlaka bulunan, çanakkör bir gözün yanına oturup, bulutlara bakmayı hâlâ seviyorum.
Önce, gözlerimin arkasında görüyordum bulutun ne olacağını.
Ya bulut sahtekârdı ya da ben.

Tanrıya ihtiyacım olunca, kendinden desenli, upuzun sakalları olan, gri gölgelerle netleşen, sağ kolunu hiç göstermeyen bir Allah Dede oturuyordu da ben sakalın, kadını erkek yaptığını düşünüyordum.

Sonra gözlerinden biri anneminki oluveriyor, sakalları o gözden sünen, sakal sayısı kadar sünnetli penislere de benzeyerek, kayama, bana doğru, hiç tükenmeyen bir zaman sarmalıyla, acelesiz yılanlar olarak geliyordu.
Her taraf uçurum… Ben, tortop bir kartopu eriyorum ve kaklık göze doluyorum. Tanrı içiyor. Acelesiz.

Yatağım, ıslak.

Mitolojiyi merak edip, tanrıların, genellikle birbirlerini aldattıklarını öğrenince gözlerimin arkasından sildim onları…

Kanatlı atlar oldu bazen bulutlar. Boşlukla, dizimi dijital bir düğme yapıp oynadım. Dokunuyorum tık… Kartal oluyor. Dokunuyorum tık… At işte. Kanatlı, kanatsız… Ama hepsi eğersiz, dizginsiz, gemsiz ve yularsız…

Annemin sesi, dermansız dertlere düşecise, ipsiz, Yonan tohumu…

Bulut, aniden beyaz peçetegüller dökmeye başlıyor. Rodos'a Melanie'nin üstüne… Ada ve deniz ağarıyor…

Yine bir resme hamileyim.

Atölye, tanrıyla hesaplaştığım yer. Tanrı, göğün ve yerin tanrısı kendini azaltmasa, tüm apartman havaya uçacak öfkemden.

İlk kadınım, tek kadınım, topu topu on iki dakikalık kör kadınım, sigaramın dumanında beliriyor.
Silvie, Melanie, Sevda, Gül, Ingrid, Kearztien… Besmele yemiş şeytanlar, atmaca görmüş serçelerce kaçışıyorlar.
Resimlerime bakıyor. Resimlerimdeki kadınlara, kadınların kapalı gözlerine…
Sakın korkma diyor.  Tek tek, bütün resimlerdeki bütün gözleri açıyor. Kafandaki bu, bir göz iyiyse öbür göz kötüdür düşüncesini at artık diyor. Sana öfkeyle, kadın düşkünü diyen nazlı kıza, öğrencilerine, hep nü çalışan bir ressama yakın bakma ödevi veren yazar arkadaşına da kırılma artık. Mor kelebek kanatlarına dönüşen elleriyle yüzümü tutuyor. Kırmızı boyalı dudaklarıyla öperek kapatıyor gözlerimi. Boyalı şekerler serpiyor birisi kanıma.
Başımı göğüslerine bastırıyor. Hadi em. Senin için sakladım, hâlâ taze.

Tam, seni seviyorum anne diyecektim ki Cansun Hanım'ın böğürerek çıkardığı dumanlar, ince sigaramın dumanlarına karışıyor.
Resimlerimdeki mektupları taşıyan boran kuşu, göğsümün orta sol tarafında çırpınıyor.

Sayı: 32, Yayın tarihi: 23/11/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics