MaviMelek
Hermes Kitap
"İki defa seviş benimle, bebeğim / Bugün iki kez / İki defa seviş, kızım / Uzaklara gidiyorum." Love Me Two Times / The Doors

[Öykü]"Blöf" | Fatih Kaynak

Blöf | Sinan Çakmak

"O KADAR APTAL BİRİ MİYİM SENCE?"

Yine bildik bir akşamüstüydü. İnsanlar işten, evden okuldan ve daha bir sürü yerden çıkmış, ortalıkta sevimsizce dolanıyordu. Satıcı, korna, dilenci ve kuş sesleri birbirine karışıyor ve bu uyumsuz gürültü orkestrası insanı yoruyordu.
"Ne yapabilirim?" diye düşündüm. Ceplerimi yokladım, beş on gün daha iş bulamadan geçerse iflas bayrağını çekmem yakındı. Gidip iyi bir lokantada mönüyü karıştıramaz ya da kendime yeni bir ceket alamazdım; ama yine de gidip bir yerlerde ucuza birkaç bira içebilirdim.
Fena değildi… İşsiz biri için durumu kurtarabilmek, ertesi güne bir parça da olsa umut bırakırdı. Bazıları içinse umut hiç yoktur. Bir şirkette genel müdür olmak ya da bir sokak arasında çırılçıplak ölmek…
"Biraz dolaşmalı," diye düşündüm. Canım katlanılmaz derecede sıkılıyordu. Sıkıntımın sebebi, ertesi gün yeniden alabileceğim ret cevapları değildi. Duru, yalın, anlamsız, kuru bir sıkıntıydı. Hatta hiçbir sebebi yoktu da diyebilirim. Dolaşmak istememin de bir sebebi yoktu. Aslında bu saatlerde çatı katımda şarap içip sarı leblebi yiyor ve intihara dair bir şeyler yazıyor olmalıydım. Tüm bunlar kafamdan geçerken, farkında olmadan caddedeki kalabalığa karışmış olduğumu fark ettim.
Kalabalıklar; şehrin her köşesinde durmadan oraya buraya koşuşturan, işyerlerinden çıkan, alışveriş yapan, eğlenmeye giden, otomobil kullanan, doyumsuz, mutsuz yüzler sergisi. İnsan kendini bu hengamenin bir parçası gibi hissettiğinde, daha da rahatsız oluyordu.
Üşümüştüm. Parmağımın ucuna takıp sırtımdan sallandırdığım ceketi giydim ve bir sigara yaktım.Yürümeye devam ediyordum ve tüm rahatsızlığıma rağmen ben de bu kalabalığın içinden biriydim. İşte sigaramı agresifce tüttürüp, onlarla beraber bilmediğim bir yere doğru gidiyordum.
Kalabalıkta herkes birbirinin aynı gibi görünüyordu. Şu karşıdan gelen adamla ne kadar da benziyorduk birbirimize; orta boylu, sakallı, yakışıklıca bir adam. Şu kadının bakışları tıpkı benim gibi keskin ve düşünceli. Bir an için içimdeki sıkıntıyı tekrar çok güçlü bir şekilde duyumsadım. Bir şeyler, vakit öldürecek bir şeyler bulmalıydım. Yarın yine sabahın köründe kıçımı kaldırıp, kapı kapı iş dilenecektim nasılsa.
Ne garipti, yaşamımız boyunca zamanın büyük bir kısmını istemesek de kurtulup rahatlamak zorunda olduğumuz bir bela gibi savuşturmak, öldürmek zorundaydık.
İyiydi aslında. Zaten, kazanmayı düşündüğümüz zaferlerin ilk ışıkları hep o öldürmeye çalıştığımız anlarda çarpmaz mıydı yüzümüze?
Cebimdeki parayı tekrar kontrol ettim ve caddenin yukarısındaki bara gitmeye karar verdim. Pek sevmezdim orayı. Şehrin en artık ve en sorunlu tipleri düşerdi bu bara. Niteliksiz, kişiliksiz, tiksindirici… Aynı zamanda, kötü niyetli birinin geceyi bir kadınla geçirme rüşveti karşılığında şehrin içme suyuna siyanür atma teklifini kabul edebilecek ölçüde kontrolden çıkmış adamlardı; ama arada bir iyi parçalar da düşerdi. Geri döndüm ve yukarı doğru yürümeye koyuldum. Dönerken iyi giyimli, tıraşlı, gençten bir herifle çarpıştık. Herif kesif kokulu bir parfüm sürmüştü. Daha çok, salatalık kokusuna benziyordu. Maydanoz ya da havuç da olabilirdi. Nedenini bilmiyordum, ama birden herifi yüz parçaya ayırmak geldi içimden. "Pardon!" diyerek yoluma devam ettim. Midem bulanmıştı, adamın kokusu hâlâ burnumdaydı. İçten içe kızıyordum kendime; ne zaman işler yolunda gitmese o kahrolası işleri yoluna koymak yerine, zor da olsa, saçma da gelse, ayakta kalabilmek için birtakım kararlar almak formüller bulmak yerine, kendimi şehrin en kalabalık köşelerinden birine atıyordum. Böyle durumlarda insanların arasına dalmanın, her şeyin daha da içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmesinden başka hiçbir işe yaramadığını daha önce defalarca görmüştüm.
İnsanlar birbirlerinin kompleksleriyle besleniyor, aralarındaki iletişimi de eziklik ve başarısızlık duygusuyla kuruyorlardı. Birbirilerinden nefret etmiyorlardı, ama birbirilerini kıskanıyorlardı. Askerde, işyerinde, hisse senetleri alırken, otomobil kullanırken, makyaj yaparken, sörf yaparken… Amaç hep bir üstte olmaktı. İçlerindeki eziklik duygusunu bastırabilmek için sürekli yeni şeyler, yeni zevkler yaratmaya çalışıyorlardı. Kredi kartları, ithal süs köpekleri, fast foodlar, defileler, müzayedeler hep bu yüzden vardı sanki. Oysa ben insanlara karşı nefret duyuyordum. Farklı olduğuna gerçekten inanıyorsan nefret güzeldir. İnsanın kendisini iyi hissetmesini sağlar. Büyük başarıların ilk adımları hep nefret duygusuyla atılır.
Hava kararmaya yüz tutmuştu ve daha serindi. Bara yaklaşmıştım, adımlarımı hızlandırarak bir sigara daha yaktım. On beş, yirmi adım daha yürüdükten sonra içerideydim. İçerisi tenhaydı. Dolu bir barda içmek, semt pazarında kötü müzik yapan bir orkestrayı dinlemek zorunda kalmak gibi bir şeydir. Eski solcular, mistikler, küçük orospular, metalciler, delikanlı ayağına yatanlar, feministler, ibneler, para dilenenler, şairler, fortçular, gevezeler, varoluşçular, acemi içiciler, ha babam çerez götüren müzmin yalnızlar… Bütün gece üzerinden, sağından solundan geçen bu güruha katlanmak zordur. Sabır, kondisyon ve para ister. Biramı aldıktan sonra kıyıda köşede bir yere geçip oturdum. Üç beş kişi televizyondaki futbol maçını seyrediyor, bir iki yeni yetme kız ortalıkta kıç sallıyor ve müzik insanın kafasını tepeliyordu. Bir süre öylece oturdum. Beş on dakika sonra tuvalete gidip döndüğümde, çirkin ama seksi bir kadın çarptı gözüme. Kadın da beni fark etti, birkaç kere göz göze geldik. Sonra daha uzun ve sık bakışmaya başladık. Bakışlarımız giderek daha anlam kazanmış, belki de anlamsızlaşmıştı; fakat aramızda güçlü bir çekimin olduğu kesindi. Uyarıldığımı hissediyor, buna engel olmaya çalışıyor fakat engel olamıyordum. Bütün gücümle kadının içinde patlamak istiyordum. Onun bakışları da benimkinden farklı sayılmazdı. Onunla konuşmaya karar verdim. Biramı dipledikten sonra yanına gidip kulağına eğilerek "Seninle sevişmek istiyorum," dedim. Kulağına eğilirken kokusunu duymak beni daha da heyecanlandırmıştı ve zannedersem benim nefesim de onu uyarmıştı. Ne diyeceğini bilemez bir ifadeyle yüzüme bakıyordu. Karşı koymak ister gibi bir hali vardı, ama karşı koyamayacağını seziyordum. Cesaretim içini kıpırdatmıştı.
"Ne dedin?.. Anlayamadım" dedi, kendini toparlamaya çalışarak.
Yineledim, "Seninle sevişmek istiyorum."
"Seni hayatımda ilk defa görüyorum ve bir merhaba bile demeden, gelip benimle sevişmek istediğini söylüyorsun. Bunu sürekli yapar mısın sen?"
"Hayır."
"Peki iki insanın sevişmesi bu kadar kolay mı sence?"
"Elbette hayır… Ne demek istediğini anlıyorum ama sadece dürüst olmaya çalışıyordum. İnan, uzun zamandır bir kadına karşı böylesine cesur olabilecek denli bir şeyler hissetmemiştim. Hem, herkesin yaptığı gibi önce bir iki yapay cümle bulup, sonra tanrıdan ve siyasetten bahsedip, lafı yine sevişmeye getirebilirdim değil mi?"
"Dürüst olman seni haklı çıkarmaz ki."
"Kadınların çoğu senin gibi biliyor musun… Size gerçeği değil, duymak istediklerinizi söylememizi bekliyorsunuz. Herkesle yatağa girilmez kabul ediyorum, ama hep âşık olmayı bekleyemeyiz ki."
Blöf yapıyordum. O da anlıyordu aslında. Bir tür oyun oynuyorduk sanki. Birasından bir yudum aldı.
"Ben sana bana âşık ol demiyorum, ama biliyorum ki, bu akşam sevişsek ve birkaç gün sonra burada tekrar karşılaşsak beni tanımayacaksın belki de."
"O kadar aptal biri miyim sence?"
"Bilmem, seni tanımıyorum ki."
Yerime dönmeye karar verdim.
"Belki de sen haklısın ama seni gerçekten istemiştim. Merak etmiştim."
Blöfün blöfünü yapıyordum bu sefer. Yerime geçip, ona doğru hiç bakmadan içmeye devam ettim. Beni düşündüğünü ve hâlâ beni izlediğini biliyordum. Deli gibi sevişmek istiyordu benimle. Gelecekti… Gelecekti… Gelecekti… Ona yatakta neler yapacağımı düşlüyordu belki de. Nasıl öpeceğimi, içine nasıl gireceğimi…
Yanılmamıştım yarım saat sonra yerinden kalktı ve yanıma geldi. Gülümsüyordu. Bu sefer o kulağıma eğilerek, "Hadi gidelim" dedi.
Yerimden kalktım. Belime sarıldı ve çıktık. Gece seviştik…
Sabah olduğunda her şey yine eskisi gibiydi. İnsanlar sokaklara dönmeye başlamışlardı.

Sayı: 27, Yayın tarihi: 25/06/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics