MaviMelek
Hermes Kitap
"Kime sorsam dönüşüm yok / Her gemi biraz deniz / Her yanım mavi, her yanım yel / Her yanım tuz" Gemi / Ezginin Günlüğü

[Öykü]"Bir Yokmuş İki Varmış" | Bensu Kaya

Bir Yokmuş İki Varmış | İlker Bulundu

"BİR YAĞMURLA GELDİM BURAYA"

Nisan sonunun kısa süreli yağmuru, suyun üzerinde ritmik kıpırtılar yaratıyor, genelde durgun karakterli olan göle hareket veriyordu. Ağaç dalları yağmurun belirlediği hızla inip kalkıyordu. Uzaktan bakan düş gücü gelişmiş biri, gölün ağaçlarla dans ettiğini düşünebilirdi. Alaca dağın ardındaki bu gölü bugüne dek hiçbir insan görmediği için bu fanteziyi geliştirebilecek kimse yoktu, ama en azından öykümüzün kahramanı olan kurbağayı böyle düşündürtebilmişti bu manzara.
Yüzlerce çeşit su böceği ve bitkilerinden, coğrafyaya uygun ağaçlardan başka canlı bulunmazdı burada. Günleri birbirinin fotokopisi gibi geçen göl yaşamında farklılığı yaratan en önemli unsur, böyle arada sırada yağan yağmurdu. Yağmurun sesi, tıpırtıların hızına göre farklılaşan şarkılar oluştururdu. Bir mandolinden gelir gibi yükselen; kimi kez hüzünlü ve ağır, kimi kez neşeli ve kıvrak ezgiler duyulurdu. Bazen de yolunu şaşıran beyaz bir tavşanın göl kenarındaki ağaç kovuklarında yaşayan sincapları ziyarete gelmesini şaşırılacak bir durum olarak görebilirdiniz. Tavşan her geldiğinde kurbağamız hızlı bir hamleyle kendini sincapların evinden görülme açısının dışında bırakacak şekilde, yedek nilüfer yaprağına sıçrardı. Kurbağa, uzaktan tam olarak seçemediği bu tavşanın eski bir tanıdık olmasından kuşkulanıyordu.
Onu görmeye dayanamazdı.
Yaşadığı nilüfer yaprağına konuk gelmek isteyen başka kurbağalarla pek dostluk kurmak istememiş; diğerleri de onu pek ciddiye almamayı yeğlemişlerdi. Böyle çok mutluydu bizim kurbağamız, ama aslında sosyal yaşam da fena sayılmazdı bu gölde. Yılanbalıkları, arada sırada sürü halinde yüzerek görsel bir şölen yaratırlardı örneğin. Sivrisinekler ve bülbüller bazen koro halinde şarkı söylerlerdi. Aslanbaş, torbagöz, çiklit ve cüce vatozlar, akvaryumlara hapsedilen türdeşlerinin aksine uzun gezilerle vatanlarının tadını çıkarır; balıkçıllar pelikanlarla kanat çırpma yarışı yapardı. Su fareleri, su kaplumbağaları, kerevitler, akbalıklar, kızılkanatlar, yengeçler, birbirinden bağımsız ama gece-gündüz bir arada keyifle yaşayan konforlu bir sitenin sakini gibiydiler. Susamurlarının aşkı, melodramları anımsatan bir duygusallık veriyordu göle. Ağaçların sonbahar ve ilkbahar aylarındaki renk değişimleri; yumuşak efektler yaratıyordu. Türü ne olursa olsun tüm kuşlar zaten başlı başına tiyatral unsurlardı. Saz kamışları, kofa otları, su sümbülleri, binyapraklar, yabani naneler ve ayrık otlarıyla bezeli yeşil ve mavi dekorda rengârenk kanat çırpışlarıyla, bir ressamın tuvalinde renk cümbüşü yaratır gibiydiler. Sanki gizli bir güzellik yarışmasında dereceye girmişti hepsi. Fonda bir müzik gerekse, Vivaldi'nin "4 Mevsim"ini kullanabilirdiniz.

Öykümüzün kahramanı olan kurbağa, özellikle "öykümüzün kahramanı" sözüne sinirlenirdi. Çünkü onun herhangi bir öykünün kahramanı olmak gibi bir niyeti yoktu artık.
İsminin belirtilmesini özellikle istemedi benden. Hatta rica etti. Üstü kapalı tehdit bile etmiş olabilir de ben anlamamış olabilirim. Her neyse ona söz verdim sonuç olarak. Bir süre sözümde duracağım. Göl kenarındaki "bu öyküde geçen tüm varlıkların" gerçek yaşamda aslı olmadıklarını belirtmem gerek. Ya da gerçek yaşamdaki asıllarının göl kenarındakilerle ilgili olmadıklarını. Diğer kurbağalar, onun bu tuhaf hareketlerine anlam veremez, dedikodu malzemesi olarak kullanır, bazen de sıkılıp hiç sorgulamazlardı. Aralarına kimbilir nereden gelip en son katılmış olması, sonuçta onun da bir kurbağa olduğu gerçeğini değiştirmezdi. O da buradaki herkes denli sıradandı işte. Her iki taraf için de "yaşasın"dı.
Aylar mı geçmişti, yoksa yıllar mı?.. Üç-beş gün olabilir miydi? Ne kadar süredir buradaydı? Ne kadardır yalnızca "vrak", "cik", "iyk" gibi sesler duyuyordu? Akşam, sabah, gece ve diğer tüm zamanlar buradaydı, ama saat yoktu. Ve üstelik bir kurbağa saate bakmayı bilmezdi.

"Akşam için Füsunlara söz verdik, unutmadın değil mi hayatım?"
Telefonun öbür ucunda tatlı bir yaptırım gücüyle konuşan kadının sorusu, olumsuz yanıt vermeyi olanaksızlaştıran cinstendi; hani şu soruymuş gibi durup da aslında soru olmayanlardan. Kravatını hafifçe gevşetip gülümsemeye çalışarak saatine baktı Orhan. "Tabii ki unutmadım" dedi karısına, içine şeker karıştırılmış bir sesle. "Tıpkı annenlere, kızkardeşlerine, yengenlere, liseden arkadaşın Lale ve tıknaz kocası Hamdi'ye ve daha dilediğin kimbilir kimlere gitmeyi hiç unutmadığım gibi, Füsunlara gitmeyi de unutmayacağım" diye eklemedi, düşündü sadece.
Büyük bir otel düğünüyle evlenmişlerdi. Havuz çevresindeki alana kocaman kurdeleli, beyaz saten örtülü sandalyeler ve masalar yerleştirilmişti. Masaların üzerinde cam vazolara konmuş açık pembe güller vardı. Orhan bir yüzme havuzunun başında niye evlenildiğini daha önceleri ve sonraları merak etmişti aslında, ama o anda hiç bunu düşünecek durumda değildi. Dilek, düğün öncesi, sırası ve sonrasında, yanakları şeftali tonlarında, içindeki bahar telaşıyla sürekli dilemişti: "Üç çeşit müzik olacak; bir orkestra çigan çalmalı. Oynamak isteyenler için de zaman ayıralım. Zengin bir açık büfe kurulacak. Düğün boyunca iki gelinlik giyeceğim. İki kez saçım ve makyajım değişeceği için kuaförüm ve makyözüm düğün boyunca ayrılmasın. Gelinlik ve damatlıktaki bazı ayrıntılar mekânın bütününe de yayılacak. 500'e yakın davetlimiz olacak…"
"Alice'in beyaz tavşanı Cengiz Bey…" derken yakalamıştı bir keresinde kendini Orhan. Danışmanının bunu anlamayacağını düşünmüştü, ama karşısındaki adam da çocuk klasiklerinin aslında insanın her yaşında önemli olduğunu bilecek olgunluk ve kültürdeydi neyse ki. Cengiz Bey'in bakışlarında bunu yakalayıp rahatlayınca sözünü tamamlayabildi: "Sanki Alice'in beyaz tavşanı içime kaçtı doktor bey. Öyle acelem var ki her şeye. Yemek yemek bile, benim için sadece yetiştirilmesi gereken bir ev ödevi." Son terapi randevusunda bunları söylemişti. İlk zamanlar pek açılamamış, ama dört-beş seans sonra terapistiyle daha fazla şey paylaşır olmuştu. Çevresindeki hemcinsleri arasında terapiste giden tek kişiydi. Yaşamı, doğumun ardından eğitim tamamlamak, askere gitmek, iş bulmak ve evlenmek olarak listeleyip yanlarına başarı işaretleri koyarak sürdüren nicelerindendi o da. Eğitimi ve şimdiki yaşam standartları, ortalamanın çok üstündeydi. Dilek'le ortak arkadaşları sayesinde tanışmışlardı. Evli arkadaşları; yemek, sinema, ev gezmesi, tatil programlarında zaman zaman aralarına aldıkları Orhan'ın daha fazla yalnız kalmasına dayanamamışlardı çünkü. Dilek de buğday sarısı saçlarının çerçevelediği ela gözleri, biçimli dudakları ve güler yüzüyle hayır denebilecek bir kız değildi. Bayılmışlardı birbirlerine. Çok geçmeden tüm programlara ikili olarak katılır oldular. Daha da çok geçmeden evlendiler. Dilek'in ailesi Orhan'ı kendi oğulları gibi benimsedi. Annesi, tıpkı diğer kızı ve oğlu eşleriyle geldiğinde olduğu gibi, onlara da her gelişlerinde zeytinyağlı yaprak sarması yapmaya başladı. Ortaokuldan beri ailesinden ayrı olan Orhan için ilk başlarda bu şenlik ortamı çok cazipti. Dilek'in babası, maddi durumu sorulduğunda "zengin" denilen adamlardandı. Oğlu ve büyük damadıyla sürdürdükleri küçük ölçekli fabrikalarında fermuar üretilirdi. Orhan, eğitimi ve yabancı diliyle kayınpederi için oldukça cazip bir elemandı, ama genç adam seçimini bağımsız çalışmaktan yana kullanmıştı. Orhan'ın ailesi, başka bir büyük şehirde yaşıyordu. Emekli bir babası, ev hanımı bir annesi ve üniversite mezunu, bekar bir kızkardeşi vardı Orhan'ın. Arada sırada onlarla telefonlaşır; Dilek'le yurtdışına gitmedikleri bayramlarda da ziyaretlerine giderlerdi. 30'larını para, kariyer ve yalnızlık sorunu yaşamadan sürdürüyordu. Tek sorunu zamansızlık gibi görünüyordu. Karısıyla ya da kendiyle başbaşa kalma süresi, yıllar geçtikçe daha da azalıyordu. Üniversite yıllarında heveslendiği resim çalışmalarıyla ilgilenmeyeli uzun zaman olmuştu. Oysa ne çok severdi boyalarla, fırçalarla uğraşıp durmayı. Lisedeki resim öğretmeni bile resimlerine hayran kalırdı. Okul yıllarında kitap okumaya da ciddi zaman ayırırdı. Bunların üzerinde duracak, düşünecek zamanı bile yoktu şimdi Orhan'ın. Karısını seviyordu üstelik. İşlerinden artakalan bir zaman varsa, bu ya karısıyla ya da karısının istediği birileriyle geçirilirdi.
Evliliğinin tadını çıkarmak için elinden geleni yapan Dilek için, üç-dört ayda bir tonunu değiştirdiği sarı boyalı saçları üzerine kararlar vermek, sezon alışverişleri yapmak, aylık dekorasyon dergilerindeki "yeni trendleri" uygulamak gibi uğraşlar vardı yaşamında. Arkadaşlarının evinde gördüğü hoşuna giden bir yeniliği de kendi evine taşımayı geciktirmezdi. Eşyaları kızkardeşi Arzu'nun evindekileri andırırdı. Eğitimini paralı okullarda tamamlamış, evlendikten sonra da çalışmaya gerek görmemişti. Sıklıkla eşiyle ailesini bir araya getiren organizasyonlar yapardı. Orhan, haftanın üç-dört akşamı tekrarlanan, bazen de büyük damadı övme partilerine dönüşen gecelerde hafifçe sıkılır, ama bunu belli etmemeye çalışırdı. Dilek'in babası ve annesi için büyük damadın yeri bir başkaydı. Onun şirketin kâr marjını nasıl artırdığı, aile meclisinde anlatıla anlatıla bitirilemezdi. Zeytinyağlı yaprak sarması geleneği, büyük damadın aileye girişiyle başlamıştı. Ya birlikte yemek yenir ya yemek sonrası kurabiyelerin eşlik ettiği çaylar içilir ya da salonda sevimli yeğenlerle oynanırdı. Akşamları büyüklerin; varaklı koltuklarla, duvar aynalarıyla döşeli büyük evi, ailenin bireyleriyle dolardı. Ortamı dolduran sesler, hep yüksek ve neşeliydi.

Günlerden bir gün Dilek'in küçük kardeşi Murat, sıklıkla yaptığı gibi bir yurtdışı gezisine çıktı. Çin'e gitti.
Dönüşte tüm yakınlarına olduğu gibi ailesinin her üyesine de çeşitli hediyeler getirdi. Murat, sıradan ve geleneksel pek çok erkek gibi bagaj ağırlığını bahane edip bir geziden elini kolunu sallayarak dönenlerden değildi. O akşam annesine, babasına, ablaları Dilek ve Arzu'ya, çocuklara ve eniştelerine aldığı hediyeleri, büyük evi dolduran kahkahalar eşliğinde verdi. Erkeklere hemen hemen aynı renk ve modelde birer saat seçmiş, kadın ve çocuklara farklı hediyeler almıştı.
Büyük evde, iki gece sonraki akşam yemeğinde, tüm erkeklerin kolunda Murat'ın aldığı saatler vardı. Yemeğe son zamanlarda olduğu gibi yine gecikmeli olarak katılan Orhan'ınki hariç. Zeytinyağlı yaprak sarması servis edilirken kayınvalidesinin bakışlarını kolunda hissetmişti Orhan. Bu bakışları herkes hissetmiş olmalıydı ki, o anda masada kısa bir sessizlik oldu.
Orhan çalıştığı şirketin mali sorunlarından pek kimseye söz etmiyordu. Bu nedenle işine son verilen birkaç kişinin yerine şirkette kalıp daha fazla çalışmak zorunda kalanlardan biriydi. Unvanıyla birlikte sorumluluğu ve iş yükü de artmıştı. Hatta bu yüzden aile yemeklerine birkaç kez katılamamış; sofrada yalnız kalan Dilek'in akşam boyunca biriken negatif enerjisi, kocası gece yarısı eve geldiğinde patlamıştı. Birkaç yıllık bir evlilik için günlük kavga sayıları çoğalmaya başlamıştı.
Kocaları işteyken zamanlarını yoğun olarak birlikte geçiren Arzu ve Dilek'in ortak konuları çoktu elbette. Son zamanlarda, "neden" diyordu Arzu sık sık; örneğin, "Neden senin kocan da bizimkilerle birlikte çalışmıyor?" Çocuklar okuldan gelene kadar sabah kahvesi ve kuaför seanslarında birlikte olan kızkardeşlerin uyumu, görenleri kıskandıracak gibiydi. Aralarında kan ve DNA ortaklığından gelen ilginç bir stratejik işbirliği vardı. Güzellikte birbirini aratmaz ölçüde iki kadındılar. Ancak Arzu'nun soruları gün geçtikçe daha da artıyordu: "Neden?.." Orhan geçen sene annelerinin damatlara hediye ettiği kravat iğnesini de zaten hiç takmamıştı; büyük evdeki yemeklere daha da sık gecikir olmuştu; sofraya sanki soluk soluğa oturuyordu; geçen akşamki yemekte tatlıyı yememişti; yemeğin ardından herkes maç izlerken o saksı çiçeklerine doğru dalıp gitmiş, ikram edilen çayı bile fark etmemişti… Arzu bu soruları öyle büyük bir başarıyla sıralıyordu ki, nedenlerin içindeki yanıtlar da kız kardeşine aktarılmış oluyordu böylece. Ablasının sözlerini tanıdık bir kaygıyla dinleyen Dilek, bir dönemin yakışıklı prensinin bu soruların öznesi olmasına bozulup üzülüyordu. İşlerinin yoğunluğu, herkesin aynı özelliklerde olamayacağı, bireysel farklılıkların normalliği gibi savunmaları vardı çoğunlukla, ama Arzu'ya yenilmek hiç de hoş değildi. Arzu'nun eşi Kemal'den daha yakışıklıydı gerçekten de kocası. Ancak "kendi çapında efsane" yaratabilen Kemal olmuştu işte. Evliliklerinin öncesinde, içinde öpücük ve prens geçen masalı anımsatan cümleler kurardı ablasına ve arkadaşlarına. Elbette şimdi kocasını ailesine ve dünyaya karşı savunmalıydı, ama ah şu biriken negatif enerjiler… Nedense Orhan'ın eve geldiği geç saatlerde patlayası tutardı bu enerji balonlarının. Terapiste birlikte gitmeyi de denediler pek çok evli genç çift gibi. Orhan'a neredeyse her seferinde, "Kendinize bireysel uğraşlar bulmalısınız." diyen terapistin önerdiği papatya çaylarından Dilek de içmeye başlamıştı. Ancak çayların saatinde bir sorun vardı herhalde, genç kadın pek sakinleşemiyordu kocasına karşı.
Uzaktan bakan herkesin aralarında bir sorun olmadığına yemin edeceği çiftlerdendiler. Neyi başaramadıklarını kendileri de anlayamıyordu bir türlü. Masum ve iyi niyetliydiler. Birbirine bu denli yakışan çift az bulunurdu belki de. Her iki taraf da birbirine bağırmaktan yorulunca uzun süreli bir sessizlik yaşanıyor, ardından yatak odasında rehabilite olunabiliyordu. Orhan'ın zamanı gibi, hareketleri de iyice hızlanmış ve küçülmüştü. Yatak odası seansları bile daha kısa sürüyordu artık.

Genç adam o gece de, son zamanlarda sıklıkla olduğu gibi, tanımsız güzellikteki o yeşil gölü gördü rüyasında. Büyük şehir çocuğuydu aslında, doğayla ilgisi yok denilecek kadar azdı, ama bu güzelliğe kayıtsız kalabilmek olanak dışıydı. Yeşilin her tonuna karışan çiçek renkleri, olağanüstü güzellikte bir tablo oluşturuyordu. Lisedeyken yaptığı resimlere benziyordu bu tablo. Durgun suya yansıyan günışığı, gölde mücevher pırıltıları yaratıyordu. Kuşların rengi, çiçeklerle yarışıyordu. Yılanbalıklarının hızlı ve seri kavislerinden önce ürkmüştü, ama göle hareket katan hoşluklardan biri olarak kabul etmişti onları da. İçi sonsuz bir huzur ve mutlulukla doluydu. Susamurları ve yılanbalıklarının dışında göle hareket sağlayan en önemli güç, az önce birdenbire bastıran yağmurundu. İri damlalar nilüfer yapraklarının üstüne düşüp yavaşça göle akıyordu. Göl ve çevresindeki her şey, yağmurla neşelenirdi. "İşte ben de…" dedi Orhan kendi kendine; "ben de bir yağmurla geldim buraya! Bir bulutta oluştum, henüz çok küçükken yaprağıma düştüm!" Yıllar önce kendi ailesiyle izlediği bir filmden kareler karışıyordu rüyasına. Filmdeki kurbağa yağmuru sahnesi, izleyen herkesi etkileyebilecek nitelikteydi.

Orhan, düşlerinde kendini bir kurbağa olarak görüyordu çok uzun zamandır.
Bunu kimse bilmiyordu.
Beyaz tavşanınki sanıp bir an korktuğu çalar saati, yatağının başında sabahın olduğunu haykırıyordu.
Saati susturup, balköpüğü renkli uzun saçları, pürüzsüz teni ve masalsı güzelliğiyle, uyurken bir prensesi andıran karısına baktı.
Evliliğini bitirmeye karar verdi.

Sayı: 31, Yayın tarihi: 20/10/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics