MaviMelek
"Gerçekten bilmiyorum. Belki yazılabilirdi. Kimin için? Niçin? Neyi anlamak için?" - "Bir Gemide" / Ferit Edgü

[Deneme]"Rotasız Bir Gemide Yol Almak" | Melek Öztürk

Bir Gemide | Ferit Edgü

"ÖYLEYSE NİÇİN YAZIYORSUN?"

"… bir yalnızlıkta yazdık. Bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, birer aykırı olarak, birer horlanmış olarak yazdık. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdık. Bizim dilimizden anlayacak kişiler için yazdık."
Ferit Edgü

Hava ağırdı. Eriyen bir kurşun

Evrensellikten yerel olana, sonsuz denizlere yelken açan Bir Gemi'deymişçesine okurunu sarsar Ferit Edgü öyküleri. İmgesel ve üslupçu anlatımıyla Ferit Edgü yazınında tümelden tikele, tekilin içindeki çoğula yöneliş sezinlenir. Birey içinde bulunduğu toplumda sesini duyuramaz, kabuğuna çekilir. Kimi zaman da çığlıklar atar ama ses yankısız kalır. Aykırı, ayrıksı bir kişilik ortaya çıkar; öteki olur. Ancak zamanla bu aykırılık varoluşunun biricik parçası, bir erdemi haline gelir ki, bu yanına da hiçbir zaman ihanet etmez ve doğasındaki bu aykırılık başka aykırılıklarla, tepkilerle anlam kazanır.

Edgü'nün 80'li yılların ortalarından 2000'li yıllara uzanan öykülerinin yer aldığı İşte Deniz, Maria'nın “Yolda” isimli kısa öyküsünde, yola çıkan anlatıcı çok geçmeden yolun olmadığını ve silindiğini fark eder, ancak yine de geri dönmek niyetinde değildir, bu nedenle yeni bir yol açıp ilerlemeyi dener. Nereye gideceğini bilemez, geri dönemez ve sürekli bir yolculuk, yolda olma hali belirir. “Ama bu yol hangi yol ve beni nereye götürecek, bilmiyorum.” (İşte Deniz, Maria, s. 64) Ne ki bu yolun da nasıl bir yol olduğunu ve kendisini nereye götüreceğini bilememektedir.

İşte Deniz, Maria | Ferit EdgüBenzer bir durum yazarın 1967-71 yılları arasında kaleme aldığı, 1979 yılında da Sait Faik Hikâye Armağanı'nı getiren Bir Gemide'de yer alan aynı isimli öyküsü için de geçerlidir. “Yolda” öyküsünde yol nasıl bir imge haline gelip yaşamı alegorize ediyorsa hiçbir yere doğru giden, rotası belirsizlik olan “Bir Gemide”nin yolcuları da nereye gittiklerini bilememektedirler. Aynı şekilde Kaptan Baba'nın(!) nerede ve kim olduğundan sual olunmaz, biri çıkıp sorduğunda ise yaşlısından gencine bu soruyu cevaplamaktan herkes kaçınır. Adı belleklerden çoktan silinmiş gemide birinci mevki yolcular domuz gibi yiyip içip sabahlara kadar dans edip eğlenmekte, ikinci mevkidekiler de birincilere özenmekte. Geminin temizlik işlerinden sorumlu üçüncü mevki yolcular ise, tayfalarla birlikte bir gün bile bıktık demeden çorba, fasulye ve pilava talim etmektedir. Sırası gelen dümene geçer; kimi zaman bir garson yamağı, bir yabancı, kimi zaman da gözleri yuvalarından fırlamış, bir deri bir kemik prangalı bir zavallıdır bu kişi. Bazen de dümen otomatiğe bağlanır ve her zaman olduğu gibi ağır ağır bunaltıya doğru ilerler. Felsefenin sınırlarında gezinen, kuşkucu başkarakterimiz kaçıncı kezdir bu bunaltıdan, sıkıntılı sulardan kurtulmanın düşüyle geminin her yerinde Kaptan Baba'yı arar, meltemlerin estiği sulara dümeni kırmasını isteyecektir ondan. Öykünün başlarında yazarın şu sözleri de öykünün iklimini özetler niteliktedir: “Hava ağırdı. Eriyen bir kurşun. Buharını ben soluyordum. Kesik soluyuşumla.” (s. 34) Bu cümleler Nâzım Hikmet'in “Kerem Gibi” şiirinin ilk dizelerini de hatırlatır: “Hava kurşun gibi ağır!! / Bağır / bağır / bağır / bağırıyorum.”

Korkmadan, yaşamla yüzleşmek gerekir

Bir tarafta insanlar sorumsuzca, kaygısızca yiyip, içip uyumakta diğer yanda da olgun bir yaştaki anlatıcımız geminin okuyan yazan, farkında tek kişisi olarak kendi kendine sorular sormaktadır, “Nerden binmiştim bu gemiye? Nasıl binmiştim bu gemiye? (Eskilerin deyimiyle, feleğin bir cilvesi olmalıydı bu.)” (s. 34) Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere anlatıcımız bu geminin üstünde doğup büyümüş, denizle gökten başka bir yer görmemiştir. Kitaplardan, gördüğü resimlerden, toprağın yeşilden griye tüm renklerinde bir zamanlar yaşamış olduğu düşüncesi anılarında onun olmayan, olmasını düşlediği bir gerçek midir? Kaptan Baba'nın aslında hiç var olmadığını, çok önceden çizilmiş bir rotayı izlediklerini, ola ki bir gün kasırga patlarsa geminin su almayan tek filikasına atlayıp, “Batıyorsunuz çocuklar, batıyorsunuz ve bense sizleri yazgınızla baş başa bırakıp kaçıyorum” (s. 37) diye neşeli kahkahalar atıp sıvışacağını da kurgulamaktadır öte yandan.

Ferit EdgüYine bunaltılı bir gecede tere batmış yazar anlatıcımız, güvertenin bir köşesinde serinlemeye çalışırken gençten bir çocukla karşılaşır. Kendisiyle aynı dili konuşan bu genci, anlatıcının bir zamanlar umut dolu gençliği ve karşılaşmalarını da Ferit Edgü'nün “Korkularım Olsaydı” başlıklı yazısında belirttiği gibi, insanın hayatıyla, kendisiyle yüzleşmesi olarak düşünülebiliriz:
Bir gün gelir, yaşamı karşınıza alır, onunla söyleşmeye başlarsınız. Bunun yaşı yoktur. Rimbaud gibi yirmi yaşında da olabilir bu, Dostoyevski gibi altmışında da.
Korkmadan, yaşamla yüzleşmek gerekir.(1)
Bu gençten çocuk birinci mevki yolculardandır. Anlatıcımız kuşkuyla yaklaşır ona, başka biriyle, hatta kendisiyle bile düşüncelerini paylaşamamasının tedirginliğini yaşar önce. Peki, bu iki yolcu ayrı sınıflardaysa nasıl aynı kişi olur, diye sorulabilir. Bu noktada, yazarın hayatı eserlerine dahil diyebiliriz; çünkü Edgü'nün röportajlarında sıklıkla ifade ettiği gibi yazınını iki ayrı çizgide, Hakkâri'den öncesi ve sonrası dönemlere ayırarak değerlendirmek doğru olacaktır.

Hakkâri'den önce İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde ve 1958 yılında Menderes Hükümeti'nin yurtdışına öğrenci göndermek için açtığı sınavı kazanıp gittiği Paris'te öğrencilik dönemi gelir. Ardından “27 Mayıs'ın güzel bir armağanı, yedek subay öğretmenlik”(2) yaptığı askerlik dönemi. Edgü de bu imkândan yararlanmaya karar verir ve 1964 yılında Paris'ten İstanbul'a döner. Buradan da Hakkâri'nin on dört haneli, yolu, elektriği, telefonu olmayan en yüksek köyü Pirkanis'e gönderilir. Paris'ten Pirkanis'e; kafiyeler tutar ama bu durumu birinci mevkideki bir yolcunun bir anlık düşüşle üçüncü mevkiinin zor şartlarında yola devam etmesine benzetebiliriz.

Onat Kutlar ise bu düşüşü şöyle tanımlıyor: “Ve cebinde Gauloise paketi, koltuğunun altında Nouveau Roman'ın ilk örneklerinden biri, Rive Droite'den alınmış şık ayakkabılarının tozuyla ülkenin en yoksul ve ücra ilinin en yoksul ve ücra köyüne, Hakkari'nin Pirkanis'ine gitti.(3)

Gerçek bir umutsuzluktan doğan gerçek bir kurtuluş

“Bir Gemide” öyküsüne geri dönersek, anlatıcı yazarın karşılaştığı birinci mevkideki bu gençten çocuğu yazarın Paris döneminde gözleri ışık saçan, dünyayı değiştirebileceğine inanan gençliği olduğunu elbette düşünebiliriz. Zira bireysel açıdan bakıldığında düşselliğin yanı sıra toplumu da ilgilendiren ciddi bir gerçek vardır ortada; gemideki yolcuların eşit olmayan şartlarda yolculuk yapıyor olmaları veya imgesel anlamıyla gemiyi dünyaya benzetirsek sınıfsal farklılıklarının ortaya konulduğu sonucuna varabiliriz. O halde bilinmezliğin rotasında ilerleyen gemiye müdahale etmek gerekmektedir. Bu durum tıpkı dünyanın gidişatına müdahale etmek ve değiştirmek isteği gibidir. Genç çocuk da anlatıcı yazarımız gibi Kaptan Baba'nın varlığından kuşku duymaktadır, hatta öyle biri olmadığını varsa bile onun sahte kaptan olduğunu söyler. Sohbet derinleşir, genç çocuk sorar: “Amacımız ne? Kendimizi mi kurtarmak, yoksa gemiyi mi?” (s. 43) O halde bilinmezliğin rotasında bilgisizlik içinde ilerleyen geminin yönetimi ele alınmalıdır, “Güzel bir rota çizmek. Ilıman bir ülkenin limanına, en kısa zamanda ulaşmak. Bütün tayfaları, bütün yolcuları bu limana çıkarmak, sonra da gemiyi batırmak. Bir güzel batırmak.” (s. 43-44) Anlatıcı yazarımız ise oldukça karamsardır bu konuda, ılıman limanı düşleyemediğinden gemiyi denizin ortasında batırmayı önerir. Böylece “Genel bir kurtuluş. Acıların ve anlamsızlığın ve bir rastlantının sona” (s. 45) ermesiyle bu kısır döngüden, bunaltıdan kurtulmuş olacaktır. Niçin böyle düşünmektedir anlatıcı yazarımız, yoksa bunalım/kaçış edebiyatı mı yapmaktadır bize? Veya 1958'de Yeni Ufuklar dergisinde Kemal Bilbaşar'ın da söylediği gibi “Demokrasiyi benimsemiş bir toplumda karamsar düşünceler” mi sunmaktadır öykünün asıl yazarı?(4) Tabii ki bu bir başkaldırıdır; düşsel bir başkaldırı. Düşüncelerin ve olayların düşsel boyutta okura aktarılmasıyla gemi ve rota sözcükleri gerçek anlamını bulur: dünyanın ve hayatın gidişatına başkaldırı; “Yerleşik olan her şeye başkaldırı. Başlangıçta Tanrı'ya, Devlet'e, kurulu düzene, genel ahlaka, politikaya başkaldırı, yavaş yavaş insanın dünya içindeki konumuna, gerçekliğe, yavan umutlara, ölüme…(5)

Öyküdeki genç çocuk başkaldırmanın ötesinde ölesiye umutludur. Dolayısıyla da gemiyi denizin ortasında batırma fikrine katılmaz, anlatıcı yazarımız gibi umutsuz değildir; çünkü karanlıkta gördüğü yanıp sönen ışıklar umudu müjdelemektedir. Ona göre ortak bir kurtuluş mutlaka vardır: “Batarken bile var. Suyun dibini boylasak bile var. Giderek, asıl o zaman var diyesim geliyor. Gerçek bir umutsuzluktan doğan gerçek bir kurtuluş. Bir gün göreceksiniz bunu.” (s. 47) Anlatıcı yazara göre ise ortak kurtuluş diye bir şey yoktur, çünkü bu ışıkları yıllar önce o da gençliğinde görmüştür; denize atlayıp ışığa doğru yüzmeyi çok istemiştir ama cesaret edip bu “aşağılık gemi”den atlayamamış ve sonra ışık geldiği gibi yitmiş, bir daha da görünmemiştir.

Öyle günler yaşayacağız ki bu geminin üstünde

Bu tartışmanın ekseninde gemide herkesin bildiği ama dile getirilemeyen bazı gerçekler var; kaptanın kim ve nerede olduğunun bilinememesi, rotanın belirsiz olması, sınıfsal farklılıklar vb… İnsanların bu durumu kendi aralarında konuşmaktan korkuyor olması anlatıcı yazarın öykünün başındaki tedirginliğinin nedenini de açıklar. Korku toplumunda bireyin tek başına var olamaması, sürüden ayrıldığında ötekileştirilmesi, baskılara başkaldıramaması onu benzerini aramaya, kendini çoğaltmaya da iter. Bu durumu Ferit Edgü'nün yazarlık tavrıyla da karşılaştırabiliriz: “… bir yalnızlıkta yazdık. Bireyselliğe yer olmayan bir toplumda, birer aykırı olarak, birer horlanmış olarak yazdık. Kendi benzerlerimizi bulmak için yazdık. Bizim dilimizden anlayacak kişiler için yazdık.(6)

Hakkâri'de Bir Mevsim | Ferit EdgüBuradan da açıkça anlaşılabileceği gibi, gemideki anlatıcı yazarımızın tartıştığı gençten çocuğun, asıl yazarımızın Hakkâri döneminden önceki kendisi olabileceğini düşünebiliriz. Edgü'nün Hakkâri'de Bir Mevsim (1977) romanındaki gemisi batan yolcu ise, hem bu öyküdeki umutsuz yolcuyu açıklar hem de umutlu gencin gördüğü ışıktaki yanılsamanın nedenini: “Bir kez daha batıyor gemim. Daha önceki batışı ansımıyorum. Kimin suçuydu? Kötü hava koşulları mıydı? Yolumuzu mu yitirmiştik? Pusulamız mı bozuktu? Dümenci mi uyumuştu dümenin başında? Yoksa rotayı mı iyi çizemedik? Ya doğru çizilmiş rotayı yanlış mı izledik? Yoksa rotasız mı yol alıyorduk?” (Hakkâri'de Bir Mevsim, s.114)

Hakkâri'de, denizi olmayan bir yerde, denizden bahsetmektedir yazar. “Bir Gemide” öyküsünde de bu varoluşsal konumu açıkça görebilmekteyiz; “Yaşanılan gerçeklerden edinilen deneyimler ve bunların dünyayı(7) algılamasına kattığı yeni boyutlar söz konusudur çünkü. 1997'de Adam Öykü dergisindeki röportajında Edgü, bu durumunu Kundera'nın, genç bir Fransız yazarın kitabı hakkında söylediklerine benzetir: “Dünyayı değiştirmekten umudu kesen dünyayı gözlemler.(8)

Çünkü
için -
yazıyorum.

Sonuç olarak, “Bir Gemide” öyküsünde Edgü gerçekliği dil yoluyla okura gösterir. Umutla umutsuzluğun gerçeküstü, düşsel bir boyutta çarpışmasını görürüz öyküde, ki galip gelen bir tarafın olmaması bugün de belirsizliğin sürüyor olduğunu açıkça gösterir. Tartışmanın sonunda genç çocuğun “bir ahir zaman peygamberi gibi” dile getirdiği sözler belleksiz toplumlara bir gönderme niteliği de taşır, “Öyle günler yaşayacağız ki bu geminin üstünde, yalnız gençler bilecek.” (s. 48) Edgü'nün öykülerinde çocuklar gerçeği gören, dile getirebilen olmaları itibarıyla önemli bir yer tutar. “Şehrin Üzerinde Dayanılmaz Bir Koku”yu anlatıcının dışında duyabilen yalnızca çocuklardır. “Seksek” öyküsünde de anlatıcıyı kendinden ve içinden bir türlü çıkamadığı CEH/ENNEM çemberinden çıkaran da onlardır. Bu durumu Kral Çıplak hikâyesine benzetirsek gerçeği korkusuzca dile getiren çocuklardır. Ancak bu gerçekler büyüdükçe dile getirilemez olur, bu noktada da bireyin tedirginlik, güvensizlik gibi varoluşsal sancıları başlar. Öyküdeki anlatıcı yazarımız da bu durumu yansıtır.

Son olarak, Ferit Edgü'nün yazınında “kime” ve “niçin” yazmak sorunsalı incelenebilir. Kendi benzerini, dilinden anlayabilecek birini bulmak dışında öykülerinde de bu sorunun yanıtını bulmaya çalışır Edgü. “Kime” yazdığını soran genç çocuğa “Bir Gemide”nin anlatıcı yazarı kaçamak bir yanıt verse de üzerinde düşünmeye değer: “Denize atmak için, dedim. Yazdığım mesajları boş bir şişeye koyup, ağzına tıpasını yerleştirip denize atıyorum.” (s. 46) “Bir Gemide” öyküsüyle aynı tarihte yazdığı “Olanak-siz” öyküsünde de Edgü yazmayı varoluşsal bir sorun olarak irdeler. Birileri okusun diye değilse, niçin yazıyordur? İç ses bu soruyu defalarca sorar, anlatıcının yanıtıysa, yalnızca yazarak var olabilen bir yazarınki kadar çoktur:

Öyleyse niçin yazıyorsun?
Yazmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Kurtulmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Anlatmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Susmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Kusmak için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Mutlu günler için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Bilinmek için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Umutsuzluğu yenmek için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Güçlüğü yenmek için.
Öyleyse niçin yazıyorsun?
Çünkü
için -
yazıyorum.
” (“Olanak-siz”, s. 88)
~~~

Dipnotlar:
(1) “Korkularım Olsaydı”, Kitap-lık, Kasım 2003, S: 66.
(2) “Öyküde 1950 Kuşağı Ferit Edgü”, Düşler Öyküler, Ocak 1997, S: 3.
(3) “Ferit Edgü'yle Yazının Ucuna Yolculuk”, Cumhuriyet, 11 Ocak 1987.
(4) “Öteki Olmadığı Sürece Ben de Yokum”, Radikal Kitap, 3 Eylül 2010, S: 494.
(5) A.g.y.
(6) “Ferit Edgü ile Dünden Bugüne”, Adam Öykü, Mart-Nisan 1997, S: 9.
(7) A.g.y.
(8) A.g.y.

~~~
Bir Gemide / Öykü
Ferit Edgü
Can Yayınları, Eylül 2007, 94 s.

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 17/09/2010

 

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics