MaviMelek
Hermes Kitap
"Öğleden sonra. Nefret ve tiksinti dolu bir başın göğsün üstüne düşmesine izin vermek. Orası öyle, ama ya eğer birisi boğazını sıkıyorsa?" Kafka

"Beyinler" | Gottfriend Benn*

Beyinler

"HER KİM Kİ, SÖZCÜKLERLE YALAN SÖYLENEBİLECEĞİNE İNANIYORSA, İŞTE BUNUN BURADA GERÇEKLEŞTİĞİNİ DÜŞÜNEBİLİR..."

Evvelce pek çok kez kadavra açan hekim Rönne, Almanya'nın güneyinden kuzeyine doğru gidiyordu. Son ayları hiçbir şey yapmadan geçirmişti; iki yıl boyunca bir patoloji hastanesinde görevliydi, yani bu da kendine gelme fırsatı bulamadan elinin altından yaklaşık iki bin kadavranın geçmesi demekti, ve işte bu nedenledir ki garip ve açıklanması olanaksız bir biçimde tükenmişti.

Şimdi cam kenarında bir yer kapmış ve dışarıya bakıyordu: üzüm bağları boyunca gidiyoruz demek ki diye mırıldandı kendi kendine, epeyi düz, gelincik tüten tarlaları geçerken. Hava biraz sıcaktı; bir mavilik bastırdı gökyüzünü ansızın, nemli ve kıyılardan esip gelen; bütün evler güllere yaslanmış hatta kimi yitip gitmişti içlerinden tamamen. Bir defter ve kalem alıp olabildiğince çok yazmak istiyorum akıp gitmesinler aşağılara diye. Bunca yıl yaşadım ve her şey yitip gitti. Başladığımda, bende kaldı mı? Artık bilmiyorum.

Sonra tünellere girdikçe gözler sıçramaya hazır, ışığı yakalamak için yeniden; erkekler samanların içinde çalışıyordu, ahşap köprüler, taş köprüler; bir kent ve bir araba dağların ötesindeki bir evin önünden.

Veranden, Hallen, Remisen hepsi de bir dağın seviyesinde bir ormanın içine kurulmuş. Rönne burada başhekime birkaç hafta vekillik edecekti. Yaşam ne kudretli diye düşündü; bu el daha az çalışkan olamazdı ve sağdakine baktı.

Ortalıkta çalışanlardan ve hastalardan başka kimsecikler yoktu; epeyi yüksekçe bir yerdeydi hastane, için için heyecanlanıyordu Rönne; yalnızlığıyla, çevresini sardığı o ışığıyla hastabakıcılarla gayet mesafeli bir biçimde iş konuştu.

Yapılacak her şeyi onlara bıraktı; kol çevirmeyi, lamba takmayı, motor çalıştırmayı, bilimi, art arda gelen el hareketlerinden bağımsız görmek rahatlatmıştı onu, bunların kaba olanları bir demircinin, inceleri de bir saatçinin el hareketlerine eşdeğerdi. Sonra kendi ellerini aldı önüne, röntgen borularının üzerinden geçirdi onları, kuvars lambasının cıvatasını dürttü, ışığın, üzerine düştüğü sırtta önceden açılmış bir yarığı uzattı ya da daralttı, oradaki kulağın birine bir huni itekledi sonra bir pamuk alıp kulak yoluna yatırdı ve kulağın sahibi üzerinde yaptığı işin sonuçlarını almak için derinleşti; yardımcıların, tedavinin, iyi hekimin, genel güvenirlilik ve yaşamın genel hazları üzerine görüşleri nelerdi ve suyukların arasındaki uzaklık ruhaniyeti nasıl dokumuştu. Sonra önüne bu kaza geldi ve o, bir pamukla sarmalanmış küçük bir tahta parçası alarak onu parmağın altına yerleştirdi sonra sarıp sarmalarken bunun bir çukurun üzerinden ya da aşırı cesaretle kayıtsızca bir ağaç kökünün üzerinden atlarken, kısacası, bu yaşamın gidişatının ve yazgısının ne gibi bir ilişki içinde kırılmış olabileceği üzerine kafa patlattı bir süre, uzaktaki bir kimse ve kaçak gibi ve derinliğe boyun eğdi, acının vurduğu anda uzaktaki bir sesin kendi duyurması gibi.

Devasızları, bu gerçeğe peçe vurulması koşuluyla, ölümün beraberinde getirdiği yazçiz ve pislik angaryalarından ötürü ailelerine devretmek usuldendi. Rönne böyle bir olaya tanık olmuştu, onu şöyle bir gözden geçirdi: önde yapay bir açıklık, arkada yatmaktan aşınmış sırt ve ikisinin arasında bir parça telesimiş et; kür'e hak kazanabilmekteki başarısından ötürü adam kutlayıp lök lök uzaklaştı oradan. Eh, artık o, evine gidecek ve ağrılarını, iyileşme süreci içinde dayanmak zorunda olduğu yönetici olarak duyumsayacak, yenileşme kavramı altına ulamlayacak, oğluna direktifler verecek ve kızını yetiştirecek, yurttaşı yüksek tutacak, komşusunun genel görüşlerini kabullenecek, ta ki, bir gece kan boğazına doluncaya dek diye düşündü Rönne. Her kim ki, sözcüklerle yalan söylenebileceğine inanıyorsa, işte bunun burada gerçekleştiğini düşünebilir. Oysa ben sözcüklerle yalan söylemeyi becerebilseydim burada olmazdım sanıyorum. Ne yana bakarsam bakayım, yaşamak için bir sözcük gerekli. Keşke yalan söylemiş olsaydım ona "ucuz kurtuldunuz!" derken.

Bir sabah sarsıntı içinde kahvaltı masasının başında oturuyordu; öyle dalmıştı ki: başhekim yolculuğa çıkıyor ve onun vekili geliyor hemen şu saatte, yatağından kalkıp ekmeğe davranıyor. İnsan, yediğini sanırken kahvaltı onun çevresinde çabalıyor. Her şeye karşın verilebilecek buyrukları veriyor, sorulacak soruları soruyordu; sağ elinin bir parmağıyla sol elindeki bir başkasına vuruyordu, sonra bir akciğer beliriverdi onun altında; yatak yatak dolaştı: günaydın, gövdeniz ne alemde? Ama artık koridorlarda giderken herkesi, işi gerektirse de, tek tek sorgulamadığı olabilir, konu ister o kimsenin öksürük sıklığı isterse bağırsaklarının sıcaklığı olsun. Yatakhaneler boyunca gittiğinde –bu onu derinden uğraştırıyordu- çifter çifter gözlerin içine düşüyorum, ayırdıma varılıyor ve akıllardan geçiyorum. Cana yakın ve ciddi eşyalarla aramda bir bağ kuruluyor; belki de özlemini çektikleri bir ev, bir zamanlar tadına bakmadıkları bir parça tabaklık ağaç. Ve gözlerim vardı benim, bir zamanlar gerisingeri giden, evet efendim, ben vardım: sorusuz ve derlenmiş. Nereye vardım? Neredeyim? Küçücük bir kanat çırpış, bir esinti.

Kara kara düşündüydü ne başladığını, ama artık bilmiyordu: bir sokak boyunca giderken bir ev görüyor ve bunu Floransa'daki bir saraya benzetiyorum, oysa cepheyi yalayıp sonra sönen bir ışıktı bunlar.

Tepemde bir şeyler gittikçe zayıf düşürüyor beni. Gözlerimin ardındaki dayanak yok artık. Sonu gelmez dalgalanmalarda oda, bir zamanlar akıp gidiyordu oysa bir yerde. Önceleri beni taşıyan bu kabuk paramparça şimdi.

Böyle turları tamamlayıp da odasına geldikten sonra sık sık ellerini bir o yana bir bu yana çevirir ve öylece bakakalırdı. Bir defasında hastabakıcılarından biri, onu, ellerini koklarken ya da daha doğrusu havalarını sınamak istermiş gibi üzerlerinden geçerken ve sonra avuç içlerini yukarı doğru eğimli açıp küçük parmaklarını kavuşturarak sanki beyaz ve iri kabuklu bir meyveyi ayırmak ya da bir şeyi bükmek istermiş gibi bir durumda gördü. Daha sonra gördüklerini diğer hastabakıcılara da anlattı; ama hiç kimse bunun ne anlama geldiğini çözemedi. Ta ki, günün birinde hastanede irice bir hayvan kesilene değin. Rönne görünüşe bakılırsa oraya rastlantı sonucu geldiğinde hayvanın kafası kırılmaktadır, içinden çıkanları ellerine alır ve şöyle bir ayırır birbirinden. İşte o an hastabakıcı daha önce gördüğü o garip hareketi anımsadı. Ne var ki, aradaki ilintiyi kuramadığından bir süre sonra gördüklerini unuttu.

Rönne ise bahçelerde geziniyordu. Yazdı; engerekotları mavisini sallıyordu göğün, güller açıyordu, tatlı tatlı kesilmiş başları. Toprağın fışkırışını sezinliyordu: topuklarının ucuna ve şiddetin kabarmasına değin; ama kanında değil. Özellikle gölgeli ve oturma banklı yollarda yürüdüğü; ışığın acarlığı karşısında sık sık dinlenmesi gerekiyordu ve soluksuz bir gökyüzünün keyfine terk edilmiş olduğunu duyumsuyordu.

Yavaş yavaş işini de düzensiz bir biçimde yapmaya başlamıştı; özellikle, hastane yöneticilerine ya da başhemşireye herhangi bir şeyle ilgili açıklama yapması gerekiyorsa, o konuda kendisinden ille de yanıt beklenmiyorsa işte o zaman tam anlamıyla ruhen çöküveriyordu. Olup biten bir şeyle ilgili olarak ne söylenebilirdi ki? Keşke böyle olmasaydı da biraz başka türlü olsaydı mı demeliydi? O an öyle de böyle de boş kalmayacaktı. Oysa o bulunduğu yerden bakakalıp odasında dinlenmek istiyordu.

Uzanması, birkaç hafta önce bir göl kıyısından ya da dağları aşıp gelmiş birinin uzanması değildir; tersine gövdesi, uzandığı yerle bütünleşip daha yıllar önce zayıf düşmüş gibidir; ve kendisinde katı ve sanki balmumundan bir şey vardı, sanki çevresini ören gövdelerden çekip alınmış bir şey.

İleride de elleriyle epeyce uğraşacaktır. Kendisine hizmet eden hastabakıcı çok seviyordu onu; o ise durumu tam anlamıyla kavramasa bile, hastabakıcıyla yalvarırcasına konuşurdu. Sık sık alaylı bir dille başlardı: bu ne idüğü belirsiz tanıdığını, ellerinin onları tuttuğunu söylerdi. Ne ki, sonra yeniden bulanıklaşırdı: onların yasaları bize yabancıydı ve yazgıları, üzerinde seyrettiğimiz bir ırmak denli belirsizdi. Ve sonra tamamen sönmesi, manzara ise daha bir gece içinde: onun direktifi olmaksızın ve ona danışmaksızın çözülecek olan on iki kimyasal birimin bir araya gelmesidir söz konusu olan. Nereye söylemeliydi öyleyse insan kendini? Üzerlerinde uçup gidecekti.

Dediğine göre hiçbir şeyle karşı karşıya değildi artık; oda üzerinde hiçbir yetkinliği yoktu; neredeyse aralıksız uzanmış ve kımıldamıyordu hiç.

Odasını bir güzel kilitlemişti arkasından, kimse üstüne çullanmasın diye, oysa açmak ve o kimseyle yüzleşmek istiyordu.

Hastanenin demirbaşı olan bir arabayı örgütlemişti, kent dışında gezip tozmak istiyordu; arabanın yuvarlanışı hoşuna gitmişti, gözlediği buydu: öyle uzaklardaydı ki, bu, eskiden olduğu gibi, yabancı bir kentte de oluyordu işte. Sürekli aynı konumdaydı: kaskatı sırtüstü. Sırtüstü yatıyordu upuzun bir sandalyede, sandalye dümdüz bir odadaydı, oda ise bir evin içinde ve ev de bir tepenin üzerinde. Birkaç kuşun dışında en yüksekteki hayvandı o. İşte toprak eter tabakası boyunca ve sarsmadan, yıldızları yalayarak uzaklara taşıdı onu.

Bir akşam, aşağıya, yatakhanelere gitti; şezlongların ak örtüleri altında nasıl da iyileşmeyi bekliyordu; orada nasıl yattıklarına baktı şöyle bir: hepsi de sıladan, bol düşlü uykulardan, akşam eve dönüşlerden, baba-oğul türkülerinden, talih ve ölümün arasından kopup gelmiş –salona boydan boya baktı ve çıkıp gitti.

Başhekim geri çağrıldı, sevecen bir adamdı, dediğine göre kızlarından biri hastalanmıştı. Rönne ise dedi ki: bakınız, şu ellerimle tuttum, yüz ya da bin tane vardı; kimi katı kimi yumuşaktı ama hepsi de balçıklaşmıştı; erkekler, kadınlar iyice telesimiş ve kan çanağı gibi. Artık kendiminkini tutuyorum ellerimde ve devamlı araştırdığım benimle neyin olası olabileceğidir. Doğum kaşığı şakağımı biraz daha fazla kıstırmış olsaydı?.. Eğer sürekli kafamın belli bir yerine vurulsaydı?.. Beyinlere ne oluyor böyle? Derbendin içinden uçup yükselmek isterdim her zaman; oysa şimdi dışarıda kristalin içinde yaşıyorum. Eh, artık lütfen yol verin bana, savrulayım yine - öylesine bitkindim ki - bu kez kanatlarla turluyorum - mavi denizşakayığı kılıcımla - ışığın öğleüstü pikesinde - güneyin yıkıntıları içinde - paramparça olmuş bulutlar arasında - alınların un ufak oluşunda - şakaklardaki bombenin alınışında.

(1915)
Almanca'dan çev: Yücel Sivri

* Düşler Öyküler, Nisan 1996, Sayı 1.


Diğer Derlemeler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics