MaviMelek
Hermes Kitap
"İnanmış insanların arasında yaşayan birinin iyiye gitmek yerine daha da kötüleşmesinin nedeni, bu kişinin iğrendiği şeylerden kaçıp kurtulamamasıdır." Huxley

[Öykü]"Beyin Fırtınası I" - Sultan Yavuz

Beyin Fırtınası I

"KANAYAN BİR YARADIR"

Anahtar sözcüklerimiz: pas, sandalye, kibrit, tilki.

1
"pas"

Kalbim acıyor. Sanki paslı bir çivi batmış gibi acıyor. Hep dikkatsizliğimden. Hep benim suçum. Çocukken de böyleydim ben. Kendime verdiğim yaramaz zararlar yetmiyormuş gibi, erkek kardeşimi de belaya bulaştırırdım.

Evimizin arkasında yığın halinde duran çivili keresteler olurdu. Ben henüz birinci sınıftaydım. Sonra beşinci sınıfa kadar öyle gitti zaten. Kerestelerin bittiği yerde, büyük bir tarla vardı. Buğdaylar, yazın güneş gibi olurdu. Henüz yeşillerken, aralarında saklambaç oynardım. En çok da yılandan korkardım; bir gün bacaklarıma dolanacak diye. Ama filmlerden biliyordum; hemen diş ısırığını kesip, kanımı emecek ve tükürecektim. O yüzden mi gitmekten vazgeçmedim?

Sıkılınca, erkek kardeşimle birlikte kerestelerin üstüne çıkıp, zıplardık. Bazen tahterevalli de yapardık. Bazı günler birimize, bazı günler ikimize birden batardı paslı çiviler. Genelde ninem çıkarırdı çivileri ve yaptığı özel bir ev merhemiyle yaramızı sarardı.

İlk batışında, kardeşim ve ben çok korkmuştuk. Zamanla eğlenceli oldu. Birbirimize gösterip, marifetmiş gibi: "baak! benim ki daha derin," derdik. Sakatlanmadan büyüdük gitti işte. Hem o paslı çiviler küçük bütçelerimizi de oluşturdu zamanla. Topladık, kiloyla satın aldı eskiciler. Biz de top, misket, çikolata aldık. Ama o kozalak savaşları sokağın tüm çocuklarını sarınca, biz de gitmez olduk paslı çivilere.

O paslı çivi battı mı, ayağınıza ekşi bir sızı verir. Bir gariptir. Kanayan bir yaradır, ama ayağınız acımaz; ağrır sadece. Hele o tarhanadan yapılmış, kaynar ilaç ayağımıza bastırılırken nasıl da ciyaklardık. Azarlar, yasaklar asla kâfi gelmezdi bizi eğitmeye. Biz ille de paslı çivileri severdik.

Aynı acı. İşte bu sabah da kalbime battı o paslı çivi. Küçük kardeşimi o kadar kırdım ki, kırıklardan bir paslı çivi fırladı ve saplandı içime. Çok ağrıyor ve ninemin ilacı da fayda etmeyecek. Nicedir, ben paslı çivileri bıraktığımdan bu yana, onlar artık kalbe batar oldu. Hep benim yüzümden ama.

2
"sandalye"

Bazı objeler çocukken kafamıza kazınırken, hep bir isimle beraber anımsanır. Ben ne zaman plastik, kahverengi, demir ayaklı sandalye görsem, aklıma Çerkez Mustafa gelir.

Yaşlıydı. Ölmeden önceki son yılı olmalı; bu kadar net hatırlıyorsam, altı yaşındaydım ve yedime basmadan bir tren kazasında ölmüştü. O zamanlar "Bulvar" gazetesinde haber olmuştu. Onu hiç sevmeyen karısı, hâlâ o haberi saklar küçük bir bohçada, eski fotoğrafların yanında. İşte o Mustafa öyle bir sandalyede otururdu.

Nadir uğradığı evinde, kulakları ağır işittiğinden, o sandalyeyi televizyonun dibine dibine koyar, kulağını da hoparlöre yapıştırıp, haber dinlerdi. Çerkez Mustafa, oturma odasına girdi mi, herkes bir yana gidiverirdi. Çünkü kimse sevmezdi. Sanki her şeyin suçlusuydu. Ama bir gün demedi "neden bana böyle davranıyorsunuz?" diye.

Çocuk aklımda kalanlar; akşam, ışık yanmıyor, televizyonun aydınlığı var sadece. Ben, tahta aralık kapıdan tek gözümle bakıyorum. Sandalyenin sol bacağına vuran ışık parlıyor. Gri ceketin tek kolu sandalyede, diğeri yerde. Kulakları da amma kepçe. O gidince, sandalye yine eski yerine konulacak. Çekiniyorum, ama bana kötülüğü yok. Eğer görürse, cebinden çıkardığı bir çikolatayı uzatır. Bazen de kâğıt bir para. Ama bakkala gidemiyorum, ninem alıyor bana badem kraker, cino ve çokomel. Belki de seviyorum; bu yabancıyı seviyorum evet.

Taşınırken, tek ayağı kırılmış olan o sandalyeyi ninem eskiciye verdi. Eskici de nineme plastik kova verdi. Ne garipti eskiciler; şu kötü sandalyeye, güzelim mavi kovayı veriyordu. En hayretime giden; eskicilerdi çocukken. İşte o eskicilerden biri, bir gün Çerkez Mustafa'nın sandalyesini de götürdü. Öldüğünde de çok anlamadım. Ama yıllar sonra, "bir kez konuşabilseydim dedemle!" diyorum.

3
"kibrit"

Bir kibritle ne yapılır? Ateş yakılır, evet. Başka? "Asker" diye bir oyun oynanır. İki kişi sırayla atarsınız "Kav" kibriti. "Kav"da üstümde hep "Vita" yağı etkisi yapar. Neyse, dik gelirse, yan düşerse ya da düz, ona göre puan alırsınız. Nedense, pek severdim ben.

Boş kibrit kutularını birleştirip, tren yaparsınız. Evcilik oynarken, margarin yaparsınız mahsuscuktan. İçinde "top böceği" beslersiniz. Cebinize koyup, arkadaşlarınıza çalım atarsınız böceğinizle. Sonra, güzelce kitap kaplığıyla sararsınız, hediye kutusu olur. İçine plastik yüzük, kolye koyup, hediye edersiniz arkadaşınıza. Başka?

Eğer yaramaz çocuklardansanız, kibritin ucunu emersiniz; ekşi olur, biraz da dil ucunu yakar. Sonra, kibritin ucunu tükürükle ıslatıp, kendinize sağlıksız bir dövme yaparsınız. İlk aşklar için mektup koyarsınız içine, fırlatıverirsiniz pencereden. Sonra, fal da bakılır. İki kibrit sıkıştırılır kutunun iki yanına ve aynı anda yakılır. Eğer, söndüklerinde ikisi de birbirine dönükse, sizi seviyordur. Birde terbiyesiz bir adı olan oyun vardır; kibrit çöpü nasıl da yukarı kalkar. Başka?

İlkokul arkadaşlarıyla toplanılıp, ruh çağrılır. İki kişi karşılıklı, birbirine değdirir ikişer kibrit başını. Ruh geldiyse, hareket eder çöpler. Sonra, işaret ve orta parmağınızı kibritin kapağına sokar, başparmağı da altına koyarsınız. İşte bir kukla oldu, konuşturabilirsiniz artık. Küçüklerin çok hoşuna gider. Bebeklerse, sallayınca çıkan kibrit çöplerinin sesini sever. Sizse bir barda ritim tutarsınız o müzik aletinizle.

İlk anda aklıma gelen tek şeyse, ne yazık ki sadece sigara yakmaya yaradığıydı. Şimdi inanılmaz çeşitlilikte kibrit var. En kocamanından, en küçüğüne, az çöplüsünden, çoğuna. Hele o değişik kutuları yok mu? Belki koleksiyon da yapılabilir evet. Başka?

Belki sayıyı arttırmak mümkündür, ama benim aklıma gelen son şey; bir gece sevgilimin benim için yazdığı güzel sözcüklerin o kutuyu süslemesi ve hayatım boyunca saklayacağım bir hatıra olarak kalması.

4
"tilki"

Siz hiç tilki adam gördünüz mü? Ben görmedim ama adını çokça duydum. "Tilki Ömer"diye biri. Köyde "Dilki Ömer" derlermiş. Anadolu'nun birçok köyünde olduğu gibi, o zamanlar Tokat'ın köylerinde de insanlara lakaplar takılırmış.

"Dilki Ömer" de onlardan biriymiş işte. Belki de kurnaz biri olduğu için köyde bu adla anılmıştı, kim bilir? Sonraki nesiller bu adı devam ettirirlerken, sebebini kimse merak edip de sormamış. Ninem çocukken, Dilki Ömer "Saray" diye bir köyden gelir, ninemlerin köyü olan "Çermik"teki hamamda yıkanırmış; diğer birçok köylü gibi. Sonra da ninemlere gelip yemek yermiş. Anlattığına göre, yaşlı, ufak- tefek bir adammış. O zamanlar "külotlu pantolon" denen ve kadınlar tarafından elde dikilen bir pantolon, çarık, gömlek ve şapka giyermiş. Ne sakalı, ne de bıyığı varmış. Öyle bir adammış işte.

Çocukken bize kızdı mı; hemen o lakapları sıralardı peşimizden. Erkek kardeşime de en çok "Dilki Ömer" diye kızardı. Yıllarca hayal ettim, merak ettim gerçek Dilki Ömer'i. Ama ninem bile hakkında pek bir şey bilmezken, yüzünün ayrıntılarını hatırlamazken, iş yine hayal gücüme düştü. Kestiremiyorum; ninemin anlattığı gibi giyinen, bulanık bir siluet duruyor sadece. Köyde. Bir çitin kenarında ayakta.

Ah o lakaplar! Ninemin dediklerine bakılırsa, en çok bu " Saray" ve "Tekke" denilen Türk köylerinde lakap takılırmış. Neler yok ki; "Gıdı Mıstık", "Tokuç'un Memet", "İt Yumurtası", "Altı Parmak", "Gödeğin Ali", "Mucur'un Oğlu", "Kedici'nin Durmuş", "Teneke Ali", nane satan ve "neneci geldi!" diye bağıran "Kız Sali(h)", " Yancı'nın Memed", "Çök oğlan'ın Durmuş", "Gözlüğün Mustafa", "Halıcı'nın İsmail", "Başı Açığın Ahmet", "Kambur'un Ali", "Tavar'ın Ahmet", "Sümüklü Hacı…"

Yaramazlığın çeşidine ve dozajına göre lakaplar alırdık o an. Bazen "kız Sali", bazen "Dilki Ömer", bazen "Sümüklü Hacı" oluverirdik. Bu lakaplardan, sahiplerinin de haberi olurmuş ve yüzlerine karşı söylenmesinde de hiçbir sakınca olmazmış. Büyüğünden küçüğüne herkes söyleyebilirmiş. Şimdi düşünüyorum da, garip geliyor. Genelde kusurlara göre verilen bu isimler, kimseyi kızdırmadığı gibi, tuhaf da gelmiyormuş. Belki de o günlerin ve o insanların hoş görüsünü belgelemek için kullanılmıştı?

Başa dön

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics