MaviMelek
"Bu yitişte, insanî olan her şey, en ince bir yaratıcılıkla yapılmış sanat yapıtları bile yokluğa karışacak." - Kanal Kentlerinde / Demir Özlü

[Deneme]"Demir Özlü Anlatılarında Ziyaretçilik" | Tuğçe Ayteş

Demir Özlü

"BU DÜNYA BİR OYUNDU"

Bu dünyaya ait değilim. Hep yabancı hissediyorum… bir ziyaretçi gibi.” - Hattie McDaniel

İnsanın bir yere ait olma-olmama hissini tarif eden ne çok sözcük var: Tanıdık, yabancı, ev sahibi, göçmen, sakin, yerleşik, seyyar, misafir, ziyaretçi, sürgün, kaçak, mülteci… Bazı sözcükler kültürlere özeldir; mesela Eskimo dilinde “kar”, Arapçada “deve” için birçok sözcük bulunur. Gelgelelim bu “aidiyet/aidiyetsizlik” hissi, her dilde sayısız sözcük ve ifadeyle karşılanır. Örneğin, İngilizcede foreigner, stranger, outlander, alien, bazı küçük farkları olsa da, sözlükte genel anlamda “yabancı” demektir. Rousseau ve Moliéré gibi düşünürler, (tartışma götürür bir şekilde) insanın özgür doğduğunu, başka bir deyişle doğasında özgür olduğunu ama sonradan “zincirlere” vurulduğunu, özellikle de kendi kendini sınırlandırdığını belirtirler. Bu zincirler ya da daha hafif tabirle bağlılıklar çok çeşitli olabilir. Ama toprağa/ülkeye aidiyet açısından bakarsak, Türkçede de, İngilizcede de, Almancada da (ve kim bilir daha ne kadar dilde) “anavatan” diye bir tabir vardır, yani toprak, anneyle özdeşleştirilir, bireyi en çok etkileyen aile ferdiyle. Dolayısıyla, uzun yıllarını geçirdikleri, kendinden bir parça buldukları herhangi bir topraktan uzaklaşan kişiler, bu değişikliği ister birtakım zorunluluklardan dolayı isterse gönüllü olarak yaşasınlar, görünüşe göre, geriye dönük bir özlem, bir “sıla hasreti” çekerler.

Bir “misafir” değil bir “ziyaretçi”

Türkiye'deki siyasi çalkantılardan ötürü 1979-1989 yılları arasında, yani on yıl süreyle sürgün hayatı yaşayan Demir Özlü'nün eserlerinde de bu atmosferi çok rahat yakalamak mümkün. “Düşünde eski bir Beyoğlu sokağını göreceksin.” (Berlin'de Sanrı, s. 47) Sürgün zorunluluktan kaynaklandığı için yaşadığı, alıştığı yerden aniden koparılma ve hiç tanımadığı yerlerde kendini yapayalnız bulmanın ağırlığı, Demir Özlü anlatılarında yoğun ölçüde hissedilir. “Belki de, kimbilir, bir sürgün oluşu değil de, tümden 'iyimser oluşunun yarattığı hava' diye düşünüyorsun, seni ona çeken.” (B.S., s. 36) “…yabancısı olduğun bu ortamda, derinden derine, bir mutluluk duyuyorsun bundan. Çünkü gerçekten de yabancısın burada, bir tek tanıdığın yok. Uzun zamandır çoğu yerde olduğu gibi. Son dört beş yıldır gezip dolaştığın, hemen hemen bütün yerlerde.” (B.S., s. 15)

Berlin'de Sanrı | Demir ÖzlüBu sürgünden sonra, 2002 yılında, daha önce defalarca kaldığı Berlin'de bu sefer DAAD'nin (Alman Akademik Değişim Servisi) bir konuğu olur. Bu dönemde Berlin'de tuttuğu günceler Kanal Kentleri'nde kitabının ilk bölümünde yer alır. Berlin'de Sanrı ve Kanallar anlatıları da sürgün döneminden sonra, sırasıyla 1991 ve 1996 yıllarında yayımlanır. Berlin'de Sanrı'da, anlatıcı davetli bir yazar olarak geldiği Berlin'de tanıştığı Kristin'e âşık olur ama bunaltı atmosferinin yanı sıra gelişen bazı kötü olaylar ilişkinin sürekli olmasını engeller. Kanallar'daysa, Kirkegaard'ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü'ndeki aşk anlayışını benimseyen anlatıcı, mutlak aşkı olduğuna inandığı Ana'yı arar ama bulamaz. Zaten bulması ona göre mutlak aşkın doğasına aykırıdır, arayışı esnasında kısa süreli başka ilişkiler kurar.

Gelelim bu üç eserdeki anlatıcıya: O, yine “yabancı”. “Tanımadığı bir kente gelen yabancı, günlerini nasıl geçirirse, sen de öyle geçiriyordun günlerini.” (B.S., s. 64) Belki “gezgin”. “'Hayatım bir gezginin hayatına dönüşeli, bunu hemen anlıyorum.'” (Kanallar, s. 62) “Yolcu”, “turist” veya “göçmen” değil artık. “Elbette bu kente ilk defa gelen bir yolcu. Orada ne aradığını kesin olarak bilmeyen, belirsiz bir çağrının izini sürerek, hiç bilmediği, çıkış yolunu hiç bilmediği bir labirente ulaştığı sanrısına yakalanan yolcu.” (K., s. 8) “Bir turisttim ben; [ziyaretçi olmadan önce] her gün binlercesi gelen turistlerden biri. Kentin görülecek yerlerini görecek, tatlı birkaç gün geçirecektim burada.” (K., s. 21) Bir “sürgün” de değil artık. “Siyasi polisin elinden aylarca uğraşarak zorla pasaport alabilen bir sanık. Sürgün alaylarının yedek subay-çavuşu… Sanık yaşamı, ziyaretçi yaşamına dönüştü? Düşünmek gerek.” (Kanal Kentlerinde, s. 18-19) Evet, bir ziyaretçi. “İsveç'te, Almanya'da, bir süre kalmaya gittiğim her ülkede bir 'ziyaretçi'yim. Kendim de böyle hissediyorum. Bir 'misafir' değil bir 'ziyaretçi'. Sessiz bir ziyaretçi. Başka bir şey değil. Kendi ülkeme gittiğim zaman neyim? Orada da bir 'ziyaretçi' değil miyim?” (K.K., s. 17)

“Sanat yapıtları bile yokluğa karışacak”

Misafir ve ziyaretçi sözcükleri, TDK sözlüğü dahil mevcut kaynaklarda pek birbirinden ayrı tutulmaz, birbiri yerine kullanılır. Peki, Demir Özlü bu ayrımı hangi açıdan yapmış olabilir? Misafir veya konuk, sanki “ev sahibiyle” olumlu ya da olumsuz bir ilişki içinde. Davetsiz misafir, Tanrı misafiri. Tanışıklık yoksa bile tanışma ihtimali, beklentisi var. Ziyaretçininse adeta böyle bir zorunluluğu yok. “Ev sahibinin” bu kişiden hiç haberi olmayabilir, onunla asla tanışmayabilir. Mesela, bir mezara misafir olunmaz, mezar ziyaret edilir. Hem ziyaretçilik gözlemciliğe, dışarıdan bakmaya, üçüncü tekil şahıslığa, yabancılığı duyumsamaya daha müsait. “Arkadaş azlığı… Arkadaşsızlık. Bu dünya yüzünde insanın başına gelebilecek felaketler içinde hiç de pek küçük olmayanı.” (K.K., s. 11) “Hiçbir tanıdık yok. Olsa mucize olurdu.” (K.K., s. 15)

Kanallar | Demir ÖzlüDemir Özlü'de ziyaretçilik, yalnızca ülkelerde değil kadın bedeninde de söz konusu. “…çok eskiden beri tanıdığını sanırsın onu. Sana hiç de yabancı gelmeyen bir varlık! Tıpkı sen olan, senin duyduklarının bir parçası. Dünyada-olmak denilen, belirsiz bir sandalla gezindiğin bu sarsıntılı denizde, dalgaların çığlığı arasında sadece onun sesiydi duyduğun.” (K., s. 22) Yeni bir insanı tanımak, onunla fiziksel ve ruhsal olarak yakınlaşmak da yeni bir ülke keşfetmek gibi. Ele alınan anlatılardaki anlatıcı, ister birinci tekil şahıs isterse ikinci tekil şahıs olsun, (kısa süreli yakınlaşmaların yaşandığı garson kızlar vb de bu durum çok sorgulanmasa da aranılan veya bulunduğu sanılan) kadınlarda, “ziyaretçi”yi “misafir” kılacak derecede baskın bir “ev sahipliğine” rastlanmaz. O yüzden, yazarın metinlerinde anlatıcıların kadınlara karşı tavrı, ilişki konusunda çekingenliği ve yabancılık hissi, Kierkegaard'ın Baştan Çıkarıcının Günlüğü'nde mutlak aşkın erişilemezliğiyle birlikte, muhtemelen bu “ziyaretçiliğin” de doğurduğu bir durum.

Bunun yanında, Demir Özlü anlatılarında “dünyada ziyaretçi olma” fikri de baskın. Ziyaretçilik, zaten kendi içinde gelip geçicilik, bağsızlık, bağlantısızlık da demek aslında. Böylece Demir Özlü'nün çok etkilendiği varoluşçuluk akımındaki insanın, edimlerinin anlamsızlığı da anlatılardaki yerini bulur. “Yoksa hiçbir şeyin, başkaca şeylerin önemi yok. Bu dünya bir oyundu.” (K.K., s. 13) “Kendimden sonraya soluk alan kimi satırlar bırakmanın da gerekli olduğuna inandığım yok. Ne değeri var bunların?” (K.K., s. 19) Dünyadaki bu önemsizliği bilimle de bağdaştırır. Zira bilimin sınırları ne kadar genişlerse biz de dünyada o kadar küçülürüz. “Uzayla ilgili bilgiler arttıkça dünya basitleşiyor, insan hayatı küçülüyor. Böylece yeni bir nihilizm ortaya çıkıyor. Bu nihilizm kötümserlik verici. Ama bunun insana zevk veren yanları da bulunabilir belki.” (K.K., s. 38) “Eski tanrı-merkezcil dünya değil bu: İnsan teolojinin genel kuralları içinde sıkıştırıldığı halde, dünya Tanrı'nın yarattığı ama insanların dünyası olsun. Önce Tanrı konusunda derin kuşku doğdu. Ondan daha önemli olarak da dünyanın evrenin merkezi olmadığı… Güneş sistemi de evrendeki sayısız sistemlerden biriydi. Ortalama üç milyon yıl önce oluştuğu sanılıyor, gene tahminen beş milyon yıl sonra sona ereceği, içinde insan öğesinin yer almayacağı karanlık, bambaşka bir niteliğe dönüşeceği. Bu yitişte, insanî olan her şey, en ince bir yaratıcılıkla yapılmış sanat yapıtları bile yokluğa karışacak.” (K.K., s. 14)

Ziyaretçiliğin tadını çıkarmak pekâlâ mümkün

Yıllar süren sürgünden sonra, bu ziyaretçilik dönemleri dilde de etkisini yer yer gösterir. Şöyle ki: Hint Avrupa ailesine bağlı İngilizce, Almanca gibi dillerde yan cümleler, ana cümlenin veya betimlenen öğenin sonuna eklenerek anlatının rahatlıkla uzatılması sağlanır. Türkçedeyse cümleler art arda sıralanarak ve yüklem tekrarlanarak bu durumun üstesinden bir nebze gelinebilir. Yan cümleleri, ana cümlenin ya da betimlenen öğenin önüne eklemek de mümkün ama bu kullanım, akıcılığı biraz zorlar. Fakat Demir Özlü eserlerinde ara sıra rastladığımız bu tarz cümleler, okuyucuya ziyaretçiliği yalnızca anlatısal açıdan değil dilsel açıdan da hissettirir, metinleri içselleştirme olanağını açar. “Eski istasyonda, ülke dışındaki istasyonlara giden trenlerin kalktığı perondan daha yüksekte olan -aralarında küçük bir düzlüğün bulunduğu uzun merdivenlerle çıkılan- başka bir perona yanaşan, kentin öteki kesiminden gelen (savaştan sonra bir duvarla ikiye bölünmüş kent) eski banliyö trenine bindin, geçeceğin istasyonların görüntülerini aklında tutmayı düşünerek, bir pencerenin kenarına oturdun.” (B.S., s. 11)

Kanal Kentlerinde | Demir ÖzlüDemir Özlü, bu ziyaretçiliğin onu zorlayan, yabancı hissettiren, boğan yanlarından ağırlıklı olarak bahsetse de nihayetinde ona dair iyimserlik beslemeden de edemez. “Kendiliğinden gelen şeyleri seviyorum. Planlanmış şeyler bana boğuntu veriyor. Birçok şey biriktirmek, yaşama yukarıdan bakarak geleceği planlamak istemiş değilim. Hiçbir şeyde gözüm yok. Bende olan şeyler bana yetiyor.” (K.K., s. 45) Yalnızlık hissine bile daha olumlu bakar içten içe. “Mutluluk bu işte: yalnızlık, kendi başına olmak, rahat bir biçimde oturmak -her ev rahattır-, içilebilir içkileri içebilmek. En önemlisi de 'kafayı dinleyebilmek'. En iyisi bu. Mutluluk.” (K.K., s. 59) Belki de Nietzscheci “amor fati” yaklaşımıyla, her deneyimin iyi kötü bir şekilde güç kazandırdığına da değinir. “Kuzeyde, körfezlerle kanallar kıyısındaki, sivri kuleler, küflenmiş, yeşil bakır damlar, koyu sarı rengi boyanmış evlerle dolu kentin, parke döşeli eski sokaklarında geçirdiğin uzun sessizlik dönemlerinden sonra, başkalarına gereksinme duymadan yaşamayı, kendi kendine yetinmeyi, güçlü olmayı -eğer bir güçse bu- öğrenmiştin doğrusu.” (B.S., s. 51) Yani, Demir Özlü anlatılarında ziyaretçilik, bütün külfetine rağmen kabul edilir ama çaresizlikten ileri gelen bir kabullenmeden çok, şartların değerlendirilmesiyle varılan mantıklı bir sonuçtur.

Sonuç olarak, Demir Özlü anlatılarında “ziyaretçilik” baskın bir unsur. “Ziyaretçi”nin barındırdığı aidiyetsizlik, yabancılık, geçicilik, onun “misafir” vb sözcükler yerine kullanılmasını uygun kılıyor. Hem bu ziyaretçilik yalnızca yabancı ülkelerle veya kendi ülkesiyle sınırlı değil insanlarda, karşı cinsle ilişkilerde, genel olarak dünyadaki varlığımızda da içkin. Dolayısıyla, birtakım insani yan etkileri bir kenara bırakınca ziyaretçiliğin tadını çıkarmak pekâlâ mümkün, özellikle yabancı bir ülkede: “Bir kentte çalışıp yaşamınızı kazanmak zorunda değilseniz, gerçekten o kent asıl güzelliğiyle görünür size. Üstelik, orada kalmaya karar vermemişseniz, kuşkusuz kentin en güzel yanlarını, bitmeyen şiirini yaşamaya adaysınız demektir.” (K., s. 92)
~~~

Kısaltmalar:
Kanal Kentlerinde: K.K.
Berlin'de Sanrı: B.S.
Kanallar: K.

Kaynaklar:
Kanal Kentlerinde: Berlin & Amsterdam, Demir Özlü, Sel Yayıncılık, 2010.
Berlin'de Sanrı, Demir Özlü, Can Yayınları, 1996.
Kanallar, Demir Özlü, Can Yayınları, 1991.
Düşler Öyküler dergisi, Demir Özlü röportajı, sayı: 5, Eylül 1997.

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 22/03/2011

tugce@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics