MaviMelek
Hermes Kitap
"Sahip olma diye bir şey yoktur; yalnızca oluş, son nefesi vermeyi, nefessiz kalıp boğularak ölmeyi özleyen oluş vardır." Franz Kafka

[Öykü]"Benim Kahramanım" - Hasan Uygun

Benim Kahramanım

"ONLAR, AYNI ELLERDİ"

“Şu önündeki adamı görüyor musun?"
"Hangisini?"
"Tastamam önünde duruyor, kot montlu… Uzun saçları beyaza çalıyor, hani şurada canım; şu iki fingirdek hatun var ya, onların arasındaki adamı diyorum."
"Hımm, evet! İyi ama ne olmuş o adama?"
"Hiçbir şey olduğu yok canım!"
"Öyleyse?.."
"…"
"…"
"Sen öykü yazıyordun değil mi?"
"Yazmaya çalışıyorum. Ama demek istediklerini anlamadım doğrusu. Bu adamla benim öykücülüğüm arasında nasıl bir ilgi kurmaya çalışıyorsun Allah aşkına. Nasıl bir kurmacanın peşindesin?"
"İlgi şu; sana tarif ettiğim adam var ya, mesela o adam senin öykü kahramanın olsun."
"Dostum sen şaka mı yapıyorsun? Sadece sırtını görebildiğim, yüzünü hayal bile edemediğim biri… Benim kahramanım. Çok ilginç. Yok yok bunu benden isteyemezsin! Adamı hiç tanımıyorum."

'Benim kahramanım!' Beynime paslı bir çivi gibi saplandı bu cümle. Yüzünü doğru dürüst göremediğim bir insan nasıl benim kahramanım olacaktı?
Arkadaşımın bu teşviki üzerine, önümdeki mahşeri kalabalığı yararak 'kahramanıma' yaklaşmaya çalıştım önce. Ama nerdeee? Değil yaklaşmak, bir süre sonra geri bir noktaya bile çekilmek zorunda kaldım, ön taraftaki taşkınlık yüzünden. Önümde duran iki metrelik çam yarması gibi herifin boyunu aşmak için ise sırıkla yüksek atlama antremanı yapmam gerekiyordu önce. Neyse, baktım olacak gibi değil bu çabamdan vazgeçtim ister istemez.
Yüzlerce genç, sahnedeki rock grubunun hareketli parçalarıyla coşmuş, kabaran dalgalar halinde salınırken, onların arasındaki bu orta yaşlı, uzun saçları beyaza çalan adam gerçekten de biraz ilginç duruyordu sanki. Ama sadece bu. İlginç olması 'kahramanım' olması için yeterli miydi peki?
"Şüphesiz değil," dedi tedirginliğimi anlayan arkadaşım.
"O zaman lütfen açıkla, bu işte nasıl bir çapanoğlu var benim bilmediğim! Yoksa benimle dalga mı geçiyorsun!"
"Ben açıklarsam bu işin kadri kıymeti kalır mı sence? Önemli olan senin çözmendir."

'Önemli olan benim çözmemmiş'. Kendince kafa mı buluyordu benimle, yoksa benim gerçekten de göremediğim bir şey mi vardı bu adamda?
Bu düşüncelerle ayrıldım, arkadaşımla gittiğim o konserden. Yolda bir türlü aklımdan çıkmadı. Minibüse binerken, evin yakınında inerken, aynı soru vardı kafamda: 'Benim kahramanım' kimdi? Yüzünü dahi görememiştim.
Anahtarımla apartmanın kapısını açmaya çalışırken, buzlu camdan merdivenleri tırmanan bir gölge görür gibi oldum. Fakat içeri girdiğimde hiç ayak sesi duymadım… Sessizce, merdiven ışığının sönmesini bekledim bir süre; ama tekrar yakan olmadı. Olmadığı gibi herhangi bir kapı açılıp kapanma sesi de duymadım.
Tekrar otomatın düğmesine bastım ve aynı sessiz hareketlerle merdivenleri tırmandım. Kaldığım dairenin kapısın açtım. Kapıdan içeri adımımı atacaktım ki, o da ne? Salondan ayak sesleri geliyordu. Işıkları açmadan Sherlock Holmes misali dinledim bir süre evin içini. Mutfaktan çıkan bir karaltı elinde parlak bir metalimsi ile oturma odasına yöneldi kaşla göz arasında. Heyecanım doruk noktasındaydı. Gözlerimle görmüştüm. Sessizliğimi koruyarak, oturma odasına yöneldim ben de. Sırtı kapıya dönük, salondaki kanepede bir adam oturuyordu. Aklaşmış saçları ensesini kapatıyordu. Kanepeye iyice gömülmüş olmasına rağmen kot montunu görebiliyordum. Onun orada öyle sessiz ve sinsi oturuşu beni kaygılandırdığı gibi gereksiz bir korkuya kapılmama da neden oldu. Ancak eninde sonunda kötü niyetli biri de olsa kendimi savunabilirdim. Çünkü üstün durumda olan bendim.
"O adam benim kahramanım" diye düşündüm. Ama şimdi burada ne arıyordu? Kimseye kapının anahtarını verdiğimi hatırlamıyordum. Zira beşinci katta oturuyordum. Mutlaka camdan içeri girmiştir. Bu durumda bir örümcek adamla karşı karşıyaydım demek ki! Benim kahramanım bir örümcek adam ha! Bu kadar heyecanlı olacağını hiç düşünmemiştim.
Kafayı mı yiyordum yoksa!
Daha fazla dayanamayıp ani bir hareketle 'şimdi' diye bağırarak elektrik düğmesine bastım. Ama kanepenin üzerinde kimse yoktu.
Gördüğümü sandığım şeyin etkisiyle bir süre şaşkın şaşkın dolandım durdum evin içinde. Bir süre sonra da kafamdaki bütün düşünceleri silip uyumaya karar verdim. Ama sadece karar verdim… Çünkü karar vermek ayrı bir şey, onu uygulamak apayrı.
Keşke evde alkol olsaydı, belki o zaman daha rahat uyuyacaktım. Bir süre daha uykuya direndikten sonra göz kapaklarımın ağırlığı düşüncelerimi bastırdı. Uyumuşum… Uyumuşum diyorum; çünkü gecenin bir vaktinde kanepenin üzerinde hamamdan çıkmış gibi terlemiş bir halde uyandığımda anladım bunu.
Duşun altında, gördüğüm kâbusu hatırlamaya çalıştım. Aynı adamdı… Yine yüzünü dahi görememiştim. Israrla saklıyordu benden yüzünü. Ama elleri, ellerini görebilmiştim bu kez. Boğazımı sıkan elleri hâlâ gözümün önündeydi. Bu elleri daha önceden, bir yerlerden hatırlıyor gibiydim. Derisi çatlamış, mavi damarları iyice belirginleşmiş, bir erkek eline göre oldukça küçük ve fakat çevik ve nasırlı ellerdi bunlar. Boğazımı o kadar kararlı bir şekilde sıkıyordu ki, ölüm ânımın geldiğini hissetmiştim bir an. Çırpınıyor, canhıraş bağırtılarla kendimi kurtarmaya çalışıyor; ama bütün çabalarıma rağmen boğazımı bırakmıyordu o kerpeten gibi eller.
Başımdan aşağıya süzülen suları banyo havlusuyla kurulamaya çalışırken, gördüğüm kâbusun etkisinden biraz olsun uzaklaştığımı hissettim. Saate baktım, daha sabaha çok vardı. Ama uykum kaçmıştı bir kere, kafamda bu düşüncelerle artık imkânı yok uyuyamazdım. Saate aldırmadan telefona uzandım, tuşlara dokundum, uzun uzun çaldı; tam kapatmak üzereydim ki karşıdan ahizenin kalktığını anladım. Tam olarak ne dediği anlaşılmayan uykulu bir ses, kelimeleri ağzında yuvarlayarak 'Aloou, kimsin sen," diye çıkıştı.
Daha fazla konuşmasına ya da soru sormasına izin vermeden, verdim veriştirdim: "Allah belasını versin, al kahramanını başına çal, nereden musallat ettin başıma şu kahraman hikâyesini? Sen orada osura osura uyurken, ben burada kâbuslarla boğuşuyorum, senin yüzünden uykum bölük pörçük oldu."
Pat! diye telefonu yüzüne kapattım. Oh beee! Rahatlamıştım biraz. En azından onun da uykusunu kaçırmıştım. Şimdi yeniden uyumaya çalışsın bakalım. Ama arkadaşımın bu işte ne günahı vardı ki! O benimle belki de sadece bir oyun oynamak istemiş, besbelli ki ben de bunu kafamda büyütmüştüm. Kötü bir niyeti olamazdı arkadaşımın. O anda ona karşı yaptığımdan suçluluk duymaya başladım. Tekrar telefon edip özür dilemem gerekiyordu. Fakat incinen gururum buna engel oldu. Hem bu arada tekrar uyumuş bile olabilirdi.
Hayır! Ondan özür dilemeyecektim! O bunu hak etmişti.
Bir yandan onunla tekrar karşılaştığımda yapacağım savunmayı hazırlarken, bir yandan da tekrar uyumayı düşünüyordum. Bu kez yatak odasına geçip yatağıma uzandım. Tam olarak kestiremediğim, uzunca bir süre uyku ile uyanıklık arası yatakta debelenip durdum. Bir ara saate baktım. Neredeyse altı olmuştu. Dışarıda hava aydınlanmaya yüz tutuyordu.
Kalkıp giyindim. Yatağımı bile düzeltme gereği duymadan kendimi sokağa attım. Nereye gideceğimi hiç düşünmeden kendimi ayaklarımın emrine bıraktım. Şimdi, ayaklarım nereye isterse oraya gidecektim. Beynim asla müdahale etmeyecekti ayaklarıma.
Sokak başlarındaki çöp yığınlarını kaldırmaya çalışan çöpçüler ve fırınların önünde günün ilk simitlerini almak için sırada bekleyen simitçilerden başka kimse yoktu sokaklarda. İn cin top oynuyordu daha neredeyse.
Bir süre sonra, gün ışıdıkça evlerden sokağa taşan insanlar çoğalmaya başladı. Önce birkaç kişi, sonra onlar, yüzler, binler hatta milyonlar çıkacaktı sokağa. Birkaç saat içinde korkunç bir hengame hâkim olacaktı şehrin sokaklarında. Sağa sola deli gibi koşturan, arabaların klakson sesleri arasında, aralarından kıvrılarak karşıdan karşıya geçmeye; işe, okula yetişmeye çalışan insanlar cehennemi olacaktı bu şehir. Peki ama ben nereye gitmeye çalışıyordum böyle karga bokunu yemeden!
Arkamdan gelen minibüs tam omzumu sıyırıyordu ki, korkunç klaksonu ile toparladım vaziyeti. Sokağın neredeyse ortasından yürüdüğümü fark ederek son anda attım kendimi kaldırıma. Attım; ama minibüs şoförünün gazabından kurtulamadım. Bana iyice yaklaşarak öylesine okkalı bir küfür savurdu ki adam, neredeyse tükürüğü yüzüme geliyordu. Ona cevap veremedim. Belki haklıydı. Hatta tamamen haklıydı bile! Ya bana çarpsaydı, boşu boşuna ceza yiyecekti adam. Sonra evli, çoluk çocuk sahibi de olabilirdi… Ölmez sağ kalırsam, bir de ailesi için vicdan azabı çekemezdim. Neyse ki kazasız belasız atlatmıştım bu durumu ya, daha fazla da uzatmanın alemi yoktu.
Önüme çıkan ilk otobüs durağında biraz bekledikten sonra bir halk otobüsü belirdi uzaktan. Otobüsün içi balık istifiydi. Durağa yaklaşıp kapısını açtığında, numarasına bile bakma gereği duymadan atladım ben de. Birkaç durak sonra otobüste kolumu kıpırdatacak yer kalmadı. Ancak bu duruma rağmen otobüs şoförü her uğradığı durakta, "Arka boş, beyler lütfen arkaya doğru ilerleyelim," demekten kendini alamadı. Tıkış tıkış otobüste, henüz kahvaltı yapmamış bazı insanların iğrenç ağız kokuları birbirine karışıyor, ter ve parfüm burnumu sızlatıyordu. Daha fazla bu rezalete katlanamazdım. Büyük bir kahramanlık örneği sergileyerek orta kapıya doğru ilerledim ve düğmeye bastım. İlk durakta da kendimi zar zor yere attım.
İndiğim yerde etrafıma bakındım. Tanıdık hiçbir şey yoktu caddede. Hangi semtteydim, daha önce buralara gelmiş miydim, evimden ne kadar uzaktaydım hiç bilmiyordum. Çaresizlik içinde, sokakta rastgele birine sormayı düşündüm, ancak sonra nedense vazgeçtim. Ne gereği vardı sanki, sonuçta yaşadığım kentin sınırları içindeydim. Nasıl olursa olsun elbet yolumu bulacaktım.
İyi ama ben nereye gidiyordum?

Galiba 'kahramanımı' arıyordum. Onu nerede bulacaktım peki? Hiçbir yerde! Elimde ne bir adres, ne bir fotoğraf… Sonra zaten yüzünü de hiç görmemiştim. Sadece elleri, beyaza çalan saçları, kot takımı geliyordu gözümün önüne. Hem sonra, bu adam ne yapmıştı da bir anda benim kahramanım olup çıkmıştı? Ya da kahramanım olması için bir şey mi yapması gerekiyordu? Adam mı öldürmeliydi mesela… Soygun mu yapmalıydı? Ölmek üzere olan birini kurtarıp bir dilenciye yüklü bir sadaka mı vermeliydi? Hayır! O hiçbir şey yapmamıştı… Yapmıyordu ve belki de hiç yapmayacaktı. Belki ben, böyle deli divane boşuna çırpınıyordum sokaklarda. Arkadaşımla izlemiş olduğum o rock konserinde, o coşkulu kalabalığa rağmen, önümde kazık gibi dikilmişti sadece. Evet, bütün marifeti buydu işte!
Beynimi kemiren anlamsız soru yığınlarının saldırısı dur durak bilmiyor, sınır tanımıyordu kabaran iştahı merak duygularımın. Yürüyordum; ama gözlerime mil çekilmiş gibiydim. Yürümüyor adeta emekliyordum.
İyice yorulduğumu hissettiğim bir ara, elimi cebime atıp paketimden bir sigara çıkardım. Çakmağımı arandım. Tamam! O da cebimdeydi. Cebimden çıkarıp sigaramı yakmaya çalıştım. Fakat kahretsin! Bir bu eksikti, çakmağımın gazı bitmişti. Biraz daha yürüdükten sonra bir parkın girişinde tezgâhını kurmuş bir çakmak tamircisi gördüm. Orada doldurabilirdim. Tamirciye yaklaştım, çakmağımı uzattım: "Abi şuna gaz doldurur musun?"
Hiçbir şey söylemeden, hatta yüzüme bile bakmadan elimdeki çakmağı parmaklarımın arasından usulca çekti. Çakmak parmaklarımın arasından sıyrılıp tamircinin eline geçmişti ki, birden elleri dikkati çekti. Onlar, aynı ellerdi. Kendi kendime yemin edebilirdim. Rüyamda boğazıma sarılan, o küçük, çevik elleri… Hayır, yanılma ihtimalim yoktu. Sonra kot takımı… Daha yukarısına, saçlarına baktım çakmakçının. Beyazdı. Tamam, artık kâbus bitecekti, nihayet yüzünü görecektim adamın.
"Abi zabıtaaa!" diye bağırdı çakmakçının yan tarafında simit satan çocuk.
Adam tezgâhını kaptığı gibi kaş göz arasında eridi gitti.
Harika! Şimdi çakmağımdan da oldum. Ve Allah kahretsin yine yüzünü görmemiştim. Ama artık büyü bozulmuştu benim için.
'Benim kahramanım' kaçıyordu.
- …
- Yok yaaa! İnan uydurmuyorum. Ama hatırladıkça kendi kendime gülüyorum sadece.

hasan@mavimelek.com

Diğer Öyküler

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler    ©2007 MaviMelek            website metrics