MaviMelek
Hermes Kitap
"Denizin taşıdıklarını da kesip kesip yakmıştın, o bir zamanların şimdi uzakta kalmış ocağında –ne kalır ki, geriye?.." Yakın / Oruç Aruoba

[Öykü]"Başka Meridyenin Aşkı" | Koray Sarıdoğan

Başka Meridyenin Aşkı | Genco Demirer

"GEÇMİŞE NOT DİYE DÜŞÜLEN"

Bu gece bitmesine karar verdim. Bu öyküyü anlatmalıyım, yoksa kafatasımın içindeki su kabarcıkları benimle birlikte havaya uçacak. Kaç gün oldu saymadım, yatağımın üstünde dizlerimi karnıma dek çekip, yerdeki cam kırıklarını izler gibi düşündüm bu parçaları nasıl birleştireceğimi. Tıpkı onlar gibi birer barikat oldu bu öykünün parçaları, bu hamuru yoğurmanın zamanı…

Aslında tam olarak ne zaman başladı bilmiyorum. Onunla aynı evde kalıyorduk, benden farkı olmayan, ona baktığınızda beni görebileceğiniz kadar benziyorduk birbirimize… Onu kendim kadar iyi tanıyordum; dedim ya, benden farksız gibiydi. Ve eğer o, benim tanıdığım adamsa, o zamanki hareketleri de hayra alamet değildi. Her yeni âşık oluşunda olduğu gibi, yine en sevdiği mekânlardan, sohbetine en düşkün olduğu arkadaşlarından kısacık bir zamanda sıkılıp, yalnız köşelere atıyordu kendini. Yine yeryüzünün yerinden ayakları kesilmiş, göğün yedi katına çıkmıştı sanki. O, kafasının içinde gezinen esinti, bizim bildiğimiz fırtınalardan değildi, biliyordum. Âşık olduğunda herkesin kimyası değişir, ama biz ondan yere göğe sığmamasını beklerken, o yerden de gökten de kaçıyordu. Sebebini biliyordum bunun. Hem de kendim gibi…

Geçmişinden ona kalan, tırnakları yenmiş titreyen ellerdi çünkü. Bu ne demek bir bilseniz; ne uçacak güvercin, ne de tırmanacak gökyüzü vardı onun geçmişinde. O yüzden bu eller ne kanat olabildi, ne de güvercini uçuracak sahip… Ölü doğmuş sevdaların hatmini indiren bir adamdan ne beklersiniz ? O eller yüreğin kendisi değil mi ki; eksik ve titrek… Birkaç cümleyle biten günlerin gecelerinde karşımdaki yatakta, kulağında müzik, uyurken, buruşan yüzündeki çaresizlik aklından geçenleri kulağıma fısıldardı sanki. Hayatı boyunca adam gibi seven, ama yarım yamalak yaşayan birinin yeniden birine tutunmaya başlaması, bütün o kara geçmişin ta en baştan temize çekilmesini gerektirir çünkü; ve bu öyle bir iştir ki, yüzyıllık geleneği bile sallamaz ve yeni bir aşkta kendini sokaklara atan bir doğum günü çocuğu olmak yerine, artık kimsenin uçurtma uçurmadığı bir tepeye öykünür… İşte bu genç adamın uykusu da böyleydi, kulağındaki her bir nota, aklındaki eski bir sevgiliyle birleşip, suratını fırlatıp atılmış mendile çeviriyordu.

Nasıl olmuş, nerden çıkmış, ben de bilmiyorum. Ama bu sevdayla başı büyük dertteydi. İlk kez bir gün, bilgisayar başında yazışırken görmüş o kadını. O ânı anlatışı öyleydi ki, sanki Mezopotamya'nın en eski gecesi, bütün saklı arzuları ve mahremiyetiyle odanın duvarına yansıyordu. Öyleydi ki, o kadına ben de âşık olmuştum sanki. Neresi çıkmaz bu sokağın, dersek, işte cevabı: Bu güzel, bu tatlı, bu, yüreğinin kutsallığından ayakları yere basmayan kadının başından bir evlilik geçmişti ve annesi gibi tatlı bir de kızı vardı. Ve tabii bir de aradaki yaş farkı… İşte, bu genç adamı o çok sevdiği ara sokaklardan alıp, loş ışıklı odalara kapatan da buydu. O odalara ben de kapandım, o ışığın zulmünü ben de çektim. O adam, her gece yattığı yatağın yarısını boş bırakıp, gece lambasının ışığında yanındaymış gibi sevdiği kadına baktı boş yatağın suretinde. Ben de baktım; o kadının yüzüne, güzelliğine ben de baktım, o adamın sevdasını ben de yaşadım; kendim gibi…

Aradan geçen zamanda, artık yalnızca bilgisayarlar değil, mektuplar da konuşmaya başladı. Bir mektubun gelme zamanı bir iki gün geçse, sabahı zor eder, gözleri şafağın laciverdine bürünüp, elektrik tellerindeki kuşlar gibi beklerdi. Mektup geldiğinde ise, kimseyi almadığı odasında mistik bir merasim başlardı sanki. Oda, oda olmaktan çıkar, sırrı çözülmemiş bir piramide, kirli ayakların girmediği bir mabede dönüşürdü. Mektubun gelmesi ayrı bir sevinç, ama cevap yazmak ve yenisini beklemek büyük sorundu. Aradan geçen zamanda onu tanımamaya başlamıştım. Onun o çaresiz halini izlemek için, çoğu gece uyuyamazdım bile.

Nasıl bir kadındı, nasıl bir aşktı bu, bir türlü çözemedim. Saçlarının sarısının, bildiğimiz sarıdan ne farkı vardı? Yeryüzünde onun gibi gülen yok muydu başka? Güzel olan neydi, kadının kendisi mi, içi mi, yoksa onu sevmesi mi? Tarihin cevaplanamayan tek sorusu "Aşk nedir?" satır satır çözülüyordu sanki… Aşk buydu işte, tenine dokunup, gerçekliğine iman bile edemediğin bir kadını, dünyayı zahmetli ve ilahi bir aşkın çile hanesine çevirip, çileye kapanacak kadar çok sevmek. Sevmek bile değil, bu başka bir şey… Bazen dili çözülür, anlatırdı, ona olan sevgim, insanın hiç görmediği annesine âşık olmasına benziyor diye… Bundan daha iyi bir tanım olabilir miydi ki? Nice dertler görüp geçirmiş tenindeki ağırlık ve efendilik, ne ilk kez âşık olunan bir genç kızın tenine, ne de usta bir fahişeninkine benzerdi. Bu, evrendeki gelmiş geçmiş en kutsal sözcük olan ve söylenecek birisinin olmamasını en iyi savaş çocuklarının bilebileceği "anne" sözcüğüyle açıklanabilirdi ancak. Üstelik çelişki de burada bağırmaya başlıyor; kavuşmanı engelleyen, her şeyden habersiz bir kızın annesine âşıksın ve onu hiç görmediğin bir anneyi sever gibi seviyorsun.

Hayatında bir kez bile olsa öyle bir seveceksin ki, ilk görüşünde tanrıyı görmüş gibi çarpılacaksın, ergen yaşta ilk kez seviştiği kıza köpürmüş bir coşkuyla âşık olan delikanlı gibi seveceksin, ilk dokunuşunda Hz. Ali'nin sırrını üfleyen neyin sesini çözmüş gibi titreyeceksin, sokakta kavga etmiş çocuğun ağlayarak annesine yanaşması gibi kollarına sızacaksın, onun boynundaki kokuyu tel örgünün arkasındaki bir başka ülkenin hiç bilmediğin çiçeği gibi derinine çekeceksin, kutsal bir çömlekten su içer gibi öpeceksin dudaklarını, kendisi için kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir canlı bombanın inancı gibi sabit bir inançla savaşacaksın; ve zamanı geldiğinde hayatının en doğru yerinde, en doğru şekilde onun için öleceksin… İşte o da, bütün geçmişini bunlar için temize çekmeye uğraşıyordu. Varsın hiç kimse dokunmadığı bir kadına bunları verecek kadar çok sevmesini anlayamasın. Ben her şeyi, tam ortasında yaşadım, kendim gibi tıpkı…

Aylar ilerledi… Bu uzak mesafelerin aşkı, büyüdükçe imkânsızlaştı. Nasıl mümkün olsun, bu topraklar nasıl kabul eder bu sevdayı? Biri kendisinden kaç yaş büyük bir kadına âşık olmuş, diğeri başından bir evlilik geçecek kadar büyümüş, bir de kızı var… Hem cep delik, cepken delik… Elinde kendine ait parası olmayan çocuk, nasıl hayal kursun ki uzun uzadıya? Bu işin sonu olmadığı başından belliydi. Daha ilk bakışlarında belliydi ama… ama, insan başına en büyük dertleri, çekiciliğinden kaçamadığı hisler yüzünden açar…

Ben nasıl bitireyim bu öyküyü; ne yapacaklarına, nasıl yapacaklarına karar veremediler. Genç adamın âşık olduğu kadın, bu kararsızlığın sonu olmayacağına karar verdi sonunda. Kendisine her anlamda daha yakın herhangi birisi olabilirdi, ama genç adam değil. Bir kez olsun yan yana gelebilseler, birbirlerine bir dokunsalar, aç kalıp, susuzluktan öleceklerini bilselerdi bile birbirlerini bırakamayacaklardı. Ama göze alamadılar. Sancılı cümlelerin, telaşlı sözlerin sonrasında görüşmemeye karar verdiler.

O gün kapıyı kapatıp eve girdiğinde, yüzünde son birkaç ayın izlerini gördüm sanki. Göz göze dakikalarca bakıştık onunla… Küçükken, hiç ölümü konduramadığım komşumuzun trafik kazasında öldüğünü duyduktan sonra, alev alev yanan asfaltın üstünde öylece kalakalıp hiçbir şey yapamadığım, hiç kimseyi göremediğim zaman gibi olmuştu evin içi… Ölüme insan nasıl alışır, hele ölenin arkasındaki sessizliğe? Onun da yüzünden kimsenin ölmediği, ama ölüme benzeyen bir şeyin gerçekleştiği belliydi o gün… Hiç dokunmadığı bir kadının arkasından, kırk yıllık evliliği bitirmiş gibi bir boşlukla kalmıştı. Her şeyi anladığımı anlamıştı, öyle bakıyordu bana… Gözyaşı yoktu, ama ağlıyordu. Alkol yoktu, ama sarhoştu. Ev buz gibiydi, ama eriyordu. Kırmızısı bile yoktu kanın, ama ölüyordu sanki…

Hiçbir şey diyemedim. Aşk büyüktü, çok büyüktü, ama sevdiği kadın daha da büyüktü ; boyu kısa ama yüreği dev gibi olan bir kadındı. İnsan âşık olacaksa, kainata ve gaibe dair her şeyi onun bedeninde sevebilecek birine âşık olacaktı, tıpkı genç adam gibi… Ama ya vazgeçmek; insan hem kainattan, hem gaipten vazgeçebilir mi?

Günlerce, artık gömülmeye hiçbir cesedin yanaşmadığı, ürkütücü bir mezarlığa dönüştü odası… Hiçbir şey bunun önüne geçemiyordu. Aradan aylar geçince, bir akşam bir sırt çantası hazırladığını gördüm. Sormama gerek yoktu, onun yanına gitmeye karar verdiğini biliyordum.

Dışarıda deli gibi yağan bir mayıs yağmuru… Yollara düştük, neyle karşılaşacağımızı tahmin etmeye bile cesaretsiz…

Kadının yaşadığı şehre indiğimizde de hiçbir şey konuşmadık. Sessiz sedasız yürüyor, düşünüyor, bir yerlere gidiyorduk. Bir saat kadar sonra bir mahallenin meydanındaki bir çocuk parkının önüne geldik. Benim durmamı istedi, çantasını sırtına takıp parka girdi. İlerde, bankların birinde oturmuş, parkta oynayan kızını izliyordu sevdiği kadın… Saçının sarısı, güneşin bulutlardan fırlayan çizgi çizgi ışığına karışmış, gözlerinin buğusu sanki güneşin tarihiyle yaşıt gibi olgun… Gidip yanına oturdu. İkisi de dolu gözlerle birbirlerine baktılar. Mitolojinin kavuşamayan bütün çiftleri, ikisinin varlığında birleşiyordu sanki… İkisi de sessizce ve sırayla birbirlerinin yüzüne dokunup, gerçekliklerine şehadet getirdiler… Dakikalarca susup birbirlerine baktılar, kapanmış gökyüzünde akıllarından geçen cümleler uçuşuyordu sanki…Ve aşk, işte bu oyun parkının siluetinde somutlaşıyordu. Derin bir nefes alıp, sırt çantasının bağını çözdü. İçinden itinayla süslenmiş pembe renkli bir hediye paketi çıkardı. Yavaşça ve acıyla karışık bir gülümsemeyle paketi ona uzatırken, aylardır doğru düzgün açılmayan dudaklarından yavaş yavaş, asıl ona ait olan bir cümle çıktı: "Anneler günün kutlu olsun…" Çatırdayan gökyüzü, hüngür hüngür yağmaya başladı parkın üstüne… Yer kabuğunun üstünde o an ağlamayan kim varsa, hepsi de sonsuza dek lanetlenecek gibiydi. Parkın diğer tarafından kadının kızı gelirken, bizimki yavaşça kalktı, çantasını sırtına alıp, kadının yanından uzaklaşmaya başladı. Ama o sırada, bıraktığı yerde ben yoktum. Her şeyin olup bittiği o yerde bir şey fark ettim, bunca zamandır sessiz sedasız varlığımla bu aşkı yaşayan bendim. O evde yapayalnız olan, uzaktan kendimi izleyen bendim. Her şeyi kendim gibi yaşayan ben, iki kişinin varlığını kendimde birleştirmiştim sanki. Bir o güzel gülümseyen kadın, bir de ben vardım aslında; üçüncüsü yok!

Parktan çıkarken, bir de kendim olarak dönüp baktım ona, onu seviyordum… Her şeyi arkamda, terk edilmiş bir parkta bırakırken, şu üç sayfalık yazının, hiçbir şeyi anlatamayacağını düşündüm. Ne anlatsam, ne desem eksik kalıyordu o güzel kadına… Bu, aynı meridyene bile düşemeyen iki insanın aşkını, bu birkaç sayfa nasıl anlatsın? Eksik kalan bir şeyler vardı. O güzel kadından ne bir şiir, ne bir öykü, ne bir cümle… Ondan ancak bir roman yazılabilirdi…

Çevremde her şey olağan düzeniyle işlerken, gözümün önüne düşen ıslak saçlarım ve ben, aklımın bir köşesinde o güzel, o eşsiz kadını düşünürken, merak ettiğimiz bir şey vardı: Her şey bir gün bittiğine ve herkes bir gün gittiğine göre, geçmişe not diye düşülen bu cümlelerin sorumlusu kimdi?

Yirmi Dört Ağustos İki Bin Altı
Perşembe, Bir: Sıfır Üç

Sayı: 33, Yayın tarihi: 23/11/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics