MaviMelek
"Saldırganlık bir kez dışa yansıyan savunmanın düzeneğine bağlanınca, 'arzunun şiddet yoluyla doyumuna' dönüşür." - Franz Alexander

[Deneme]"Barış Düşüncesi ve Saldırganlık" | Hüsen Portakal

War Peace

"ARZUNUN ŞİDDET YOLUYLA DOYUMU"

Saldırganlıkların ve savaşların tarihi ne kadar eskiyse, barış düşüncesi de o kadar yenidir. Savaşlara doymuş olduğumuzdan mı yoksa artık sadece insanca bir dünyada yaşamak istediğimizden mi özellikle son iki yüzyıldır barışçı düşüncelere eğilmeye başladık.
Barışçı bir anlayışa yönelmek, ilk kez çiftçilik yapmak, felsefeye yönelmek ve bir toplumun yönetilmesi için genel kurallar –yasalar– koymak gibi güzel bir olay.
Barışçı düşünceye yönelmekte elbette düşünce adamlarının payı büyük. Örneğin ortaçağda din adamlarının çoğunlukta olmasına karşın, barışçı düşünce adamlarını göremiyoruz.
Geçmişte yapılan savaşları tarih kitaplarından biliyoruz; peki ama buna karşılık, bu savaşların insanlara ne kadar yıkım getirdiğini, savaşsız geçen günlerinin ise ne kadar güzel geçtiğini biliyor muyuz?

Savaşsız yıllar diye bir kitap henüz yazılmadı. Bu savaşsız yıllarda insanlar nasıl yaşıyorlardı? Nasıl mutlu oluyorlardı? “Savaşmadan, sadece çalışarak, yaşam mücadelesi vererek yaşamak dururken, niçin savaşıp birbirlerini kırıyorlar” sorusu yeterince soruldu mu?
Hemen şunu söyleyelim; savaşları çıkaranlar tarlasında, demirci ocaklarında çalışan, evinde yemek yapan, çocuk yetiştiren insanlar değildi. Bunlar bir toplumu yönetenler, dizginleri ellerinde tutanlar, toplumların üst katında olanlardır.

“Savaş yeri olan bu dünyada artık hiçbir şey görmek istemiyorum”

Trojan WarÖnce şu Troya savaşlarına bakalım. Bu savaşlar tarihten çok mitolojik boyutlar taşısa da, bu savaşların geçmişte yer aldığı kesindir. Dünyanın iki bölgesinde birbirini hiç tanımayan, aralarında hiç düşmanlık olmayan insanlar silahlarıyla karşı karşıya geliyorlar, birbirlerini yıllarca öldürüyorlar. Bir tufan yaşanıyor, geriye çok az insan kalıyor.

Troya'yı anlatan Homeros'un bu savaşlardan acı çektiği açıktır. Troya'da iyiler kötüler yoktur, sadece savaş vardır. Ölenler Homeros'un çocuklarıdır. En büyük mitologya yazarı ve Kültürel Atamız Homeros için ben de burada bir masal uydurmak istiyorum: O ömrünü tamamlayarak ölmedi; Epos'u yazarken gözleri görüyordu. Söyleyeceklerini bitirdikten sonra içine sığabileceği kadar bir çukur kazdırdı; “Savaş yeri olan bu dünyada artık hiçbir şey görmek istemiyorum” dedi, çukurun içine girdi ve üstünün örtülmesini istedi. Dünyadan giden yakınlarının kalanlardan daha çok olduğunu biliyordu. Hades'te onlarla buluşmaya gitti.

***

İnsan tek başına kimseyle ne dosttur, ne düşman

Barışa giden yollar çoktur. Barışın kaynaklarını tarihte, çocuk yüzlerinde, çiçeklerde, kendi içimizdeki yaşam duygusunda arayabiliriz. Belki daha önemlisi kendi düşünce gücümüzü barış için kullanabiliriz. Bir psikanalizci barışı insanın kendi yapısında arıyor. Düşüncelerini küçük bir kitap içinde bize sunuyor.1
Biz burada barış düşüncesini ve saldırganlığı bu kitap çevresinde değerlendirmek istiyoruz.

Hiç kuşku yok Barış düşüncesini tek başına savunmak yetmiyor; sürekli saldırıya uğrayan Barış'ı tek başına savunmanın ne anlamı olabilir? Daha önce ve daha önemlisi, saldırganlığın kaynağını da bulmamız, onu ortadan kaldıramazsak bile, etkisiz hale getirmemiz gerekiyor.
Yazarımız kendi uzmanlık alanı gereği, insanın saldırganlığını yine insanın kendi yapısında arıyor.

İnsan tek başına kimseyle ne dosttur, ne düşman; her iki duygu için de insanın dışında bir nesnenin, dostluk ve düşmanlık nesnesinin olması gerekir. Diğer bir deyişle, dostluk (barış) ve düşmanlık (savaş) için dış dünyayla bağlantı kurmamız gerekiyor. Bağlantı nesnemiz kendi dışımızda olunca, tek başımıza dost ya da düşman olamıyoruz.

Genelde dostluk duyguları bireysel olarak kendi içimizde uyanabiliyor. Bununla birlikte insanların birbiriyle toplumsal düzeyde dost olması için henüz bir eğitim kurumu ya da toplumsal kuruluşlar bulunmuyor. Buna karşılık insanlara düşman olmak için okullara milliyetçi duygularımızı besleyecek dersler koyuyor, silahlar alıyor, ordular kuruyor, kendi dininden olmayanları kötüleyen din adamları besliyoruz. Savaşçı dinlere insanüstü kutsallık tanıyor, insanların din uğruna ölmesini bekliyoruz.

Okullarda belli bilgiler veriliyor, öğrencilerin bir meslek, bir iş sahibi olması sağlanıyor. Vatan millet sevgisi aşılanıyor. Savaşlardaki kahramanlıklarımız, saldırganlıklarımız kınanmıyor, övülüyor. Bireysel saldırganlıklar ahlaksal açıdan kınanıyor, ama eğitim sistemimizde Barışdünya görüşü olarak almıyoruz. Toplumsal yapımızı Çalışma ve Barış üzerine kurmuyoruz.

The Trojan WarPiyasa ekonomisinde verimliliğe öncelik tanınır; insanın verimliliği, makineyle birlikte düşünülür; böylece insan, bir nesne, bir alet düzeyine indirgenir. İnsan bir özne, temel değer olmaktan çıkınca, artık savaş sadece ekonomik olarak değerlendirilir.

Tarihteki yağma savaşları, yağmalanacak ya da yağmadan korunacak mallar göz önüne alınarak yapılmıştır. Elbette ilkçağda Kartacalıların savunma savaşları, yirminci yüzyılın başında Türklerin kurtuluş ve yeni bir vatan kurma savaşları gibi savaşlar, bu yağma savaşlarının dışında kalır.

Romalılar üstünlük duygusundan hareket ederek ve emperyalist bir amaçla Kartaca'ya saldırdılar. Uzun yıllar süren savaşlardan sonra Kartaca gibi bir uygarlık merkezini yok ettiler. Romalılar için çağdaş hukukun kurucusu denilebilir, ama ne yazık ki onlarda daha çok savaş ve üstünlük duygusu vardı, barışçı bir düşünceyi geliştirmemişlerdi. Pax Romana –Roma Barışı– Romalıların üstünlüğünü kabul ettiren barış antlaşmalarıydı.

Çağımızda, başka uluslar üzerine egemen olmak, bizden uzaklarda yaşayan, hiç yüzünü görmediğimiz insanlara karşı savaş açmak, onlara üstünlük sağlamak düşüncesi ne iyi ki giderek zayıflıyor. Eğer ben Afrika'daki bir salgın hastalık, Yunanistan'daki bir orman yangını için rahatsızlık duyuyorsam, diğer ülkelerin toprağına göz dikmeden, kendimi diğer insanlardan üstün saymadan ve kendi emeğimle, kendi yeteneğimle yaşamak istiyorsam, işte o zaman barışçı bir insan sayılabilirim.
Tüm bu söylediklerimiz bir iyi niyetten öteye gitmez. Yeryüzünde insanlar arası çatışmanın azalması için insanın buna göre eğitilmesi, toplumsal yapıların buna göre kurulması gerekir.

Cinsel Tepi ve Saldırganlık

Bireysel düzeyde, diğer bir deyişle insanın yapısıyla ilgili olarak Freud iki temel tepinin varlığını açıklıyor. Birincisi saldırganlık tepisi; ikincisi cinsel tepi. Tepi kavramı varsayım olarak vardır, ama insanın davranışında bu iki özellik her çağda, her yerde saptanabilir.
Bunlardan birincisini doyurmaya çalışmak, sürekli çatışmaları, savaşları canlı tutmaktan geçiyor; ama böyle bir görüş, böyle bir uygulama kabul edilebilir değildir. Örneğin kimi dinsel inançların yayılmak, kimi devletlerin büyümek için sürekli savaşlara girişmesi, ancak bu saldırgan tepinin doyurulmasıyla açıklanabilir.

Savaşlar olmadığı zaman, bir toplum içindeki iç çatışmalar, bireysel kavgalar, devletlerin vatandaşlar üzerine baskısı, bu amaçla yetiştirilen polis gücü, yine bu saldırganlık tepisiyle ilgilidir. Saldırganlık tepisi toplumsal olduğu kadar bireyseldir; işin içinde öncelikle devletler olduğundan, denetimi kolay olmaz. Bir toplumun tümüne hizmet eden devlet, savaşmak, baskı uygulamak gereğini duymaz. Buna karşılık, cinsel tepiler bireyseldir, ama bunun için de özel bir eğitim ve toplumsal örgütlenmeler, toplumsal kurallar, sınırlamalar gereklidir. Saldırganlık tepisinde nasıl bir güçlü-zayıf ilişkisi varsa, cinsel tepilerin doyumunda da yine bir zayıf-güçlü ilişkisi söz konusu olabilir.
Toplumlar uygarlaştıkça, saldırganlıkların azalmadığına, tam tersine, savaşların topluca yapıldığına tanık oluyoruz. Yirminci yüzyıl bunun en göze çarpan örnekleriyle doludur.

Burada “neden” sorusu sorulmalıdır. Bize kalırsa evrimin ilkel aşamalarında edindiğimiz ve doğada diğer hayvanlar arasında gördüğümüz o ilkel güçlü-zayıf ilişkisinden, o üstün olma güdüsünden henüz kurtulmuş değiliz. Bu yöndeki eğitimimiz asla yeterli değil.

Vahşi doğanın üstünlük yarışı

Okullarda bir öğrenci bir dersi daha çok sevdiği için daha çok çalışmıyor, üstün olmak güdüsüyle çalışıyorsa; burada vahşi doğanın üstünlük yarışının bir yansımasını görebiliriz. Sınıflı bir toplumdaki bu yönlendirme, aileden ve eğitim sisteminden kaynaklanıyor. Lise öğretmeni kendini ilkokul öğretmeninden üstün görüyor.
Özellikle kapitalist ekonomi içinde diğer insanlardan daha üstün olmak için daha çok ekonomik varlığa sahip olmaya çalışıyoruz; para-mal varlığı için insanlar arası kıyasıya bir yarışa giriyoruz. Hizmet ya da insanların mutluluğu için çalışmıyoruz; üstün olmak için savaş veriyoruz.
Bir doktor verdiği hizmetle saygınlık kazanmıyor, saygınlığı parayla ölçülüyor... Doktorların verdiği hizmeti değil, kazandıkları parayı konuşuyoruz. “Benim çocuğum doktor olursa, insanlara daha iyi hizmet eder” demiyoruz, “daha çok para kazanır” diyoruz.
Ben kişisel olarak çok gözledim; bizim toplumda bir kuyumcu, bir öğretmenden daha saygın yere sahip. Bunun bir nedeni de, öğretmenin artık bir kültür adamı olmaktan çıkması ve bir esnaf düzeyine indirgenmiş olmasıdır.

Peki saldırganlık tepisiyle, cinsel tepi birbirinden bağımsız ve ayrı ayrı mı işliyorlar? Yoksa aralarında bir bağ var mı?

Yıkıcı eğilimler

Burada sözü Mitscherlich'e bırakalım: “Bütün bunlara karşın, bu iki nitelik de, yani cinsel tepiyle saldırganlık tepisi birbirlerine yardımcı olabilirler. Hayvanın tepisel davranışıyla, insanın tepisel davranışı arasındaki ayrım, insanın tepilerinin eğitilebilir olmasında yatar. Hayvanlar ancak doğrudan doğruya ilişki içinde bulundukları nesnelerle olan edimleri gerçekleştirebilirler; bu nesnelerin imgeleri onlara katı bir program çerçevesi içinde ve kalıtım yoluyla aktarılır.”2

Şöyle de diyebiliriz. Hayvanlar karınlarını doyurmak için avlanmaya çıkarlar, ama kendisine uzak, doğrudan görmediği, ilişkisi olmayan başka bir hayvanı öldürmeyi tasarlamazlar. Onlarınki anlık saldırılardır.
İnsanlar tasarlayarak ve kendilerine uzak, hiç tanımadıkları diğer insanlara saldırırlar, saldırı için her an hazırlıklı olurlar. Mal yağma etmek için Arabistan'dan çıkıp İran'a giderler. Hayvanların saldırganlığı, kişisel beden güçleriyle sınırlıdır. Oysa insanlar akıllarını güdülerinin hizmetinde kullanıyor, silah yapıyorlar. İşte insanı hayvandan daha tehlikeli yapan bu silahlı, örgütlü ve tasarlanmış saldırılardır.
Buna karşılık insanın saldırgan ve cinsel tepilerini doyurmanın ötesinde etkinlik alanları vardır; bu kültürel etkinlikler daha sürekli, daha etkilidir. İnsan savaşlardan kaçınabilir; cinsel tepilerinin doyurulmasını erteleyebilir, ama çiftçilik yapmayı –karnını doyurmayı– geciktiremez. Buna bağlı olarak etkinlik alanı ve seçme şansı daha çoktur.

İnsanın saldırganlığını engellerken, cinsel doyumu engellememeli

“Oysa iletişim bakımından daha çok evrimleşen insan, daha özgürdür. İnsan, psişik enerjisini saldırgan ya da cinsel alana kalıcı bir biçimde aktarabilecek çeşitli nesneler bulma olasılığına sahip değil midir? Ayrıca psişik enerjisini yeni nesnelere de aynı tarzda yatırabilir. Her türlü aracı çalışmaya koyar, araştırma teknikleri bulur, sanat yapıtları yaratır, yönetim aygıtları ve stratejileri tasarlar.
İnsanın edimleri kendi cinsel enerjisine yeterli besin bulduğu sürece, bütün bunları kendi gereksinimlerini doyurmaya yönelik nesnelere dönüştürme yeteneğindedir.
Eğer insanın tepisel gelişmesi birtakım engellere, her şeyden önce çevrenin genel düşmanlığına çarparsa, insanın saldırganlığını da toplumsal etkenler cinsel ilgilerine koşut olarak bastırırsa, o zaman yıkıcı eğilimler ağır basar ve özyıkımın yolu açılmış olur.”3

Freud'un deyişiyle insan tüm tepisel enerjisini olduğu gibi harcamaz. Bir bölümünü doyurur, bir bölümünü yoksun bırakır; bir bölümünü de kültürel etkinliklerine harcar (süblimasyon).
Freud, insanın saldırgan ve cinsel tepilerini ayrı ayrı ele alırken, Mitscherlich bunlar arasında bir bağ kuruyor: eğer insanın saldırganlığı, toplumsal etkenlerle birlikte cinsel eğilimleri bastırırsa, o zaman insanın saldırganlığı kendine yönelmiş olur. Şöyle de diyebiliriz; insanın saldırganlığını engellerken, cinsel doyumu engellememeli, özgür bırakmalıyız.

Biz biraz daha açıklayalım; her iki tepi çocukluktan başlayarak vardır. Çocukların bir yere kadar saldırgan olmalarına, kendi aralarındaki kaldırılabilir saldırganlıklarına göz yummalıyız; isterse bu saldırganlık kendi büyüklerine karşı olsun. Cinsel doyum için de aynı şey geçerlidir. Cinsel tepinin varlığını genital yaşamla sınırlı tutmamalı, çocukların libidinal enerjisini, cinsel eğilimlerini kabul etmeliyiz.4
Cinsel rahatsızlıklar insanlar için saldırganlık nedeni olabilir ve olmaktadır.

***

Dinsel örgütlenme saldırganlığa dönüşebiliyor

Ayrıca Freud'un kısaca sözünü ettiği Oidipus Kompleksi ile bağlantılı olan suçluluk duygusu'nun önemini yeterince bilmiyoruz. Çünkü suçluluk duygusu dinsel inançları beslediği gibi, buna bağlı olarak saldırganlığa da yol açıyor.
Şöyle de diyebiliriz; savaşları azaltmak için dinsel inanç insan üstü bir değer olmaktan çıkmalı; kişilerin kendi özel işi olmalıdır. Dinsel inancı devletlerin örgütlemesi, bu konuda hizmet vermesi şiddetin kaynağı olabiliyor. Çünkü dinsel örgütlenme saldırganlığa dönüşebiliyor. Tarihte Müslümanlığın yayılışı, Haçlı seferleri bunun en tipik örnekleri olduğu gibi, yine günümüzde örgütlü Taliban terörü de din adına yapılıyor.

Dinsel inanç bir yetenek işi olmadığı için, bu konuda övünmenin bir anlamı yoktur.
Ayrıca bir birey kendine yeterli gelirse, bir toplum da kendine yeterli ekonomik güce sahip olursa, saldırganlığının azaldığı ileri sürülebilir.
Uygulamalar bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor.
Örneğin dünyanın en büyük ekonomik gücüne, en ileri teknolojisine sahip Amerika Birleşik Devletleri, aynı zamanda en büyük savaş örgütüdür. Buna karşılık ekonomisi kendine yeterli olan modern toplumlardan İskandinav ülkelerinin savaşlardan kaçındığı ve barışçı olduğu söylenebilir. Son örnekte önemli olan insana hizmeti ölçü almaktır; yoksa sistemin güçlü olmasını değil.

Boşalmayan saldırganlık şiddetli arzuları besler

Balloon Girl Palestine | Will BuglerBir toplum isterse kendi üyelerinde saldırganlık eğilimini artırabilir ya da azaltabilir. Emperyalist eğilimler gösteren ya da kendini tehlike altında gören toplumlar ister istemez saldırganlığa başvururlar. Örneğin günümüzdeki Filistinlilerin barışçı olmalarını istemek çok saflık olur. Burada saldırganlık, savunma ve güven gereksiniminden doğar. Tehlike geçtiği zaman, saldırganlık azalır. Saldırganlık tek başına ortaya çıkmaz, cinsel ilgide olduğu gibi yönelecek bir nesnesi olmalıdır.

Bununla birlikte her toplum içinde belli bir saldırganlık enerjisini taşır; bireyler arası çatışma, devlet-toplum ilişkisindeki uyumsuzluk, toplumsal sınıflar arasındaki uçurum saldırganlığı besler. Barışçı bir toplum kurmak için saldırganlık duygularını en aza indirgemek ve oluşan saldırganlığın yavaş yavaş boşalmasına izin vermek gerekir.
Baskıcı yönetimin bireylerinde saldırganlık tepisi daha çok beslenir. Demokratik toplumlarda baskı azaldığından, saldırganlık tepileri çok beslenemediği gibi, boşalma, rahatlama olanağı da bulur. Baskıcı yönetimlerin daha ilkel düzeyde kaldığı, demokratik toplumların daha çok olgunlaştığı ve ileri aşamaya vardığı söylenebilir.

Eğer devlet kendi vatandaşlarının varlığına saygılı olursa, o toplumdaki vatandaşlar arasında da saygı geçerli olur.
Baskıcı yönetimlerde ise, vatandaşların yönetime zorla boyun eğmesi söz konusudur; böyle bir toplumun üyeleri birbirlerine güven duymadıkları gibi, saygılı da davranmazlar. Bir toplumda suçun yaygınlaşması, başta eğitimin ve devlet yönetiminin kötü sonucudur.

Alex Cherry“Saldırganlığın kendisinde, toplumsal gerçeklik içinde çok çeşitli dönüşümler geçiren temel, yaşamsal bir güç ve tepisel bir donanım görmek gerekir. Saldırganlık bir kez dışa yansıyan savunmanın düzeneğine bağlanınca, 'arzunun şiddet yoluyla doyumuna'5 dönüşür. Boşalmayan saldırganlık şiddetli arzuları besler, ama ceza tehdidi altında kalan ve kendini yinelemeye adayan bu arzular, yatışmadan kalır. Bununla birlikte bu yatışma birçok durumlarda ancak baskıyla, arzudan vazgeçilerek gerçekleşir.”6

Sonuç olarak denilebilir ki, insanın biyolojik yapısında cinsel tepi ile saldırgan tepi olmakla birlikte, bu tepiler eğitilebilir; yönlendirilebilir.

Toplumsal yapıyla ya da bireyin içinde yaşadığı koşullarla saldırgan tepiler arasında bir bağlantı bulunur.
Bir toplumun yöneticileri ya da egemen sınıf, kendi çıkarına olduğu ölçüde saldırganlık enerjisini artırmanın yolunu arar. Buna karşılık, saldırganlıktan zarar gören daha küçük insan toplulukları, azınlıklar, küçük devletler, saldırganlığa karşı çıkar.

Bununla birlikte, çağımızda salt hümanist anlayıştan kaynaklanan barışçı düşünceler de yaygınlık kazanıyor. Bizler barışçı olarak Hümanist kültüre sahip çıkabiliriz.

Burada sözümüzü şöyle bitirebiliriz:
Pacis in patria, pacis in terra7

Notlar:
1Alexander Mitscherlich, Barış Düşüncesi ve Saldırganlık. Türkçesi: Hüsen Portakal, Cem Yayınevi.
2Agy, s. 29.
3Agy, s. 30.
4Okuyucu bu konuda Freud'un dışında Wilhelm Reich, S. Malinowsky ve A.S. Neill'in çalışmalarına bakabilir.
5F. Alexander, Irrationale Krafte unserer Zeit.
6Agy, s. 37.
7Yurtta barış, dünyada barış.

~~~
Sayı: 40, Yayın tarihi: 02/09/2009

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics