MaviMelek
"Adama, iki kişilik toplumda başlıca amacın bunu üç kişilik yapmak çabası olduğunu düşündürüyorlardı." - Aylak Adam / Yusuf Atılgan

[Deneme]"Akıntıya Karşı Aylak Adam" | Tuğçe Ayteş

Aylak Adam | Yusuf Atılgan

"KORKULUKSUZ KÖPRÜDEN
GEÇER GİBİYİZ"

Sabah saatin alarmıyla uyandı. Sevgili karısı kahvaltıyı hemen hemen hazırlamıştı. Küçük kızları yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Oğullarıysa birazdan kalkar, okul için hazırlanırdı. Kahvaltısını yaptı, bu arada oğlu da kalktı, onu ve karısını öptü; sonra yola koyuldu. On yıllık evliydi. Karısıyla üniversitede tanışmıştı. Bir sene sonunda ilişkinin iyice ciddiyete binmesi üzerine işi resmiyete kavuşturmuşlardı. (Karısı da son sene bırakmıştı okulu, ne de olsa artık başka sorumlulukları olacaktı.) İşe giderken bir hafta sonraki bayramın sevincini de şimdiden yaşıyordu içinde. Uzun zamandır görmediği akrabalar, bayram harçlıkları, şekerler… Sonrasında gelsin yılbaşı! İşini de seviyordu. Her gün sekiz saat pul yapıştırmak nedir ki? Sırf para kazanmak için değil, çalışmış olmak için de çalışmalı insan. Ne o öyle boş gezenin boş kalfası tipler? Oğlunun da kendisi gibi olması için dua etti. Otobüste yanındaki adam geğiriverdi. Bu kadar insanın arasında… Hiç nezaket kalmamıştı. İnsan önce başkaları ne der diye düşünmeli. Herkes bu toplumun bir parçası değil mi? … Her zamanki bir iş gününden sonra dönüş yoluna geçti. Acıkmıştı sanki. Eve gidene kadar ayaküstü bir şeyler atıştırsa… Etrafa bakındı. Sadece bir simitçi gördü. İnsan içinde koparta koparta simit yenmezdi, ayıptı. Hem bir de o susamlar dişe kaçarsa maazallah. Simide vereceği parayı bir dilenciye verdi, “Ne kadar yazık, bazı insanlar daha şanssız oluyor görünüşe bakılırsa” diye düşündü. Bir ağacın kenarında bir çift ateşli bir şekilde öpüşüyordu. Erkeğin eli tehlikeli bölgelerde dolaşmaya başladığında artık dayanamadı. “Kendinize gelin. Çoluk çocuk geçiyor buralardan. Gidin evinize. Orada ne halt karıştırırsanız karıştırın,” diye çıkıştı. Gençliğin durumunu hiç iyi görmüyordu. Bu sefer de minik kızının ileride böyle olmaması için dua etti. Eve vardı. Kapıyı karısı açtı. Her kapıyı açışında yaptığı gibi karısını öptü. İş iyi hoştu da ev gibisi yoktu yine de. Yemek masasına kuruldu. Karısı sofrayı kurana kadar gazetesini okumaya başladı. Birkaç saat sonra da zaten mayışır, ardından yatar uyurdu. İşte yaşamak!

Bir anti-kahraman

Böyle bir yaşam tarzı C.'nin ancak kâbusu olabilirdi. Evet, C. Oidipus kompleksini sonuna kadar yaşayan (ve buna bağlı olarak hayatını etkileyen obsesif ve kompülsif davranışlar gösteren), babasından kalma eviyle tuzu kuru diye nitelendirebileceğimiz, Oblomov gibi yazı yazmakta bile zorlanan, üstüne üstlük karşı olduğu şeyleri neredeyse sadece kendi içinde savunan bir kişi. Ama işte bu noktada bir anti-kahraman olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişini tamamen aşmış, bir şeyleri değiştirmek için sürekli mücadele eden ve ekmeğini taştan çıkartan biri olsa ona ister istemez daha fazla değer biçecektik. C.'nin en büyük farkı, tamamen rahat bir yaşam sürebilecekken insanların kendilerini akışa kaptırıp hiçbir şeyi sorgulamadıkları bir yaşamda akıntıya karşı yüzmesi. En başlarda da sonlarda da hep bunu belirtir zaten: “Ne yamansınız dökme kalıplarınızla: bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.” (s. 10) “Onlar kalıplarının içinde rahat. Onlardan değilim ben.” (s. 148) “Hep ölçülü-biçimli mi davranmak gerek? Kim demiş?” (s. 18)

FlâneurAylak Adam, Türkçe edebiyatta varoluşçuluk akımının bir temsilcisi olarak da sayılır. Roman kahramanı C. ise daha ziyade “normalleştirmeye” direnen bir nevi Flâneur'dür. Bu iki terim de uzun makalelerin konusu olabilecek derinliktedir, ancak ikisinden Aylak Adam'daki izleri çerçevesinde söz edeceğim. Tabii önce bu terimlerin anlamları bilinmeli.

Normalleştirme, Foucault'nun kastettiği biçimde, normal olmayan, normal olduğu düşünülmeyen bireylerin toplumun geneline uydurulması durumu ve işlemidir. Aylak Adam, toplumun “normal” saydığı her şeyi sorgular. Gelenek göreneklerin, evlilik kurumunun, düzenli bir işin, kuralların, etiketlerin, “kalıpların”, başkalarının görüşlerinin ve daha birçoğunun onun için önemi yoktur ya da en azından kendini öyle olduğuna inandırır. “Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. 'Ne adamlar be. Güldüysem güldüm, size ne?'” (s. 18) Başkalarının kendi hayatlarını sorgulamadan, önlerine sunulduğu gibi yaşamakla kalmayıp farklı olanları da kendilerine benzetmeye ya da aralarından atmaya çalıştıklarını bilir. “Bunların, çevrelerinde sevişen iki insana gösterdikleri bu hoşgörü ne zamana dek sürecek acaba? Bu sevginin onlardaki güdük sevgi ölçüsünü aşan başkalığını, törelere uymazlığını görünce nasıl tedirgin olacaklar! Bizi aralarından atarlar. Çocuklarına kötü örnek olduğumuzu söylerler. Sanki çocuklarına kendilerinden daha kötü örnek olabilirmiş gibi.” (s. 112) Karşı olduğu şeyleri değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini yer yer hisseder (ya da varsayar), boşuna bile olsa dünyaya bakış açısında değişikliğe gitmez ve sıklıkla hem yakın hem de uzak çevresi tarafından yadırganır.

“Üç oda, bir mutfak, sevdiğim adam, biri kız biri oğlan iki çocuk…”

“Normalleşmiş” insanlarla ilişki kurmaya pek yanaşmaz, gözlemlemeyi tercih eder ama sevgili konusundaki iyimserliği onu tam da kaçındığı yola düşürür. Güler tipik bir “aile kızı”dır. Evlenip aile kurmak hayali vardır ve tekdüzelik onu rahatsız etmez. Oysa C.'nin ilişkiye üçüncü kişilerin girmesi kadar çok korktuğu şeylerden biri tekdüzeliktir. “ Güler'le hep bu masada buluşmasınlar istiyor du. Alışmaktan korkuyordu. Böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı. ” (s. 71, 72) Güler, günlüğüne şöyle yazar: “Geçen gün Cavidan'ın evlenmesini anlatıyordum. “Sevişmiyorlarmış” demesin mi! Şaştım. “Sen hiç gerçekten sevişen iki kişinin evlendiklerini gördün mü? Ben görmedim” dedi. Sevişmek dediği acaba neydi? Tuhaf değil mi? Onun ne istediğini anlayamıyorum. Nasıl olur da bir insan, küçük bir evi, bir eşi, iki çocuğu olsun istemez?” (s. 80) Oysa C.'nin içine kurt düşmüştür bile.
…evvelsi gün burada otururlarken, Güler, '- Dünyadan çok şey beklemiyorum. Üç oda, bir mutfak, sevdiğim adam, biri kız biri oğlan iki çocuk…' deyince, yalnız, '- Adam bıkıp kaçsın, çocuklar kuşpalazına tutulsunlar diye mi?' der demez, ürperirdi. Bu sözü başka bir yerde işitseydi 'Bu kız beni eli paketlilerden biri yapmak istiyor. Onlar için yaradılmış. Benim aradığım değil o,' diye düşünür, belki çeker giderdi.” (s. 72) Hem Güler daha genç ve toydur. C.'ye hemen âşık olmuştur. Onu sevdiğini söyler. Ama bu, C.'yi memnun etmez. “Nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. Sevmek! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?” (s. 73) C., Güler'i doğrudan suçlamaz. “Sevinçliydi, ama ona değil, onu böyle çekingen yaptıkları, 'bir şeyler uydurmak' zorunda bıraktıkları için ötekilere kızı yordu.” (s. 83)

İşin büyüsü bozulduğunda

Ayşe yurt dışı deneyimi olan, açık görüşlü bir kadın olarak karşımıza çıkar, hatta C.'yle birlikte yaşar bir süre ama o da ailesinin ve diğer insanların etkisinden kurtulamaz. “İçinde kızgınlığa benzer bir duygu vardı. Önemli olan pencereden bakıp bakmadıkları değil, onun dudaklarına yaklaştığı zaman bunu düşünebilmesiydi. Yoksa kişi, dışarıdakilerden hiç mi kurtulamayacaktı?” (s. 124) Buna rağmen Ayşe, kendi sınırlarını zorlayarak C. ile birlikte yaşar. C. de onunla yaşamaya alışmaya başlar. Hatta neredeyse “eli paketlilerden” olur. Bir yandan da babası, teyzesi ve onun bir genelevde ilk cinsel deneyimini yaşamasına (ve ondan sonra bir daha geneleve adımını atmamasına) vesile olan arkadaşı Feyyaz'la ilgili travmalarını dahi anlatır. Ayşe onun bu kadar içini dökmesini istemez çünkü onu terk edeceğinden korkar. Evet, C. Ayşe'yi elbet terk edecektir ancak bunda sırf geçmiş yaşantıların ortaya dökülmesi değil, ilişkilerinin tekdüzeliğe doğru yol alması ve üçüncü kişilerin eklenme ihtimali de yatar.

Arkadaşı Sadık ona imkânsızı aradığını söylese de C. aslında gerçek bir kadını aramaktadır: “boyasız”, “topuksuz” sevmek için seven, kendini değer yargılarına ve sıradanlığa kaptırmayan, ilişkilerine üçüncü kişileri sokmayan. “İçindeki sıkıntı daha bu arsa bozuntusu yere girer girmez, iskemlelerin arasındaki geçitte duran çocuk arabalarını görünce başlamıştı. Adama, iki kişilik toplumda başlıca amacın bunu üç kişilik yapmak çabası olduğunu düşündürüyorlardı.” (s. 122) Âşık olduğu ya da olduğunu düşündüğü kişide bu tür özellikleri bir süre görmezden gelir ama işin büyüsü bozulduğunda yavaş yavaş karşısındakinin kendisine göre olmadığını anlar. İlişkiyi bitirme yöntemleri cesaretsizcedir. Karşısındakinin kaçmasına izin vererek kaçar bir bakıma. Ama büyük umutlar vaat etmemiştir zaten.

Etrafındakiler ona ne kadar boşa kürek çektiğini, tutunacak dalı olmadığını, aramakta olduğu kadının aslında varolmadığını söyleseler de C. pes etmez. Bir yandan o bilmese de biz onun yalnız olmadığını, aradığı sevgili B.'yle yollarının hep kesiştiğini biliriz ama ne kadar istesek de bir ilişki başlamaz aralarında. “Şimdiye dek bu loca insanlarına hep alay ederek bakardı. Neden kendi durumu ona pek önemli geliyor? Neden çarpıntısını durdurup kendisiyle alay edemiyor? Işıklar yanınca salondan yana bakamayan bu sinmiş, kızarmış loca insanlarının tedirginliklerindeki gülünçlük… Yoksa o da onlardan mı olacak?” (s. 32) (C. de daha sonra şöyle der: “- Localar var, ucuz randevu evi odacıkları. Arka sıralarda öpüşmeye gelenler var.” [s. 76]) Belki de gerçek sevgiye ulaşmaktan öte onu aramak dile getirilmek istenmiştir. Başka bir ihtimal de masalsı bir romantizmin tersine bu iki insanın ilişkisinin bile yıpranabileceği acı bir gerçekliğe girmeye lüzum görülmemiştir. Onlar tanışmasalar da B. ile C.'nin hemen hemen aynı görüşlere sahip olduklarını anlatıcı aracılığıyla öğreniriz. Normalleştirmeye karşı durmanın yanı sıra C. erkekliğinden, B. de dişiliğinden çektiği kadar hiçbir şeyden çekmemiştir neredeyse:
- Ne o, yoksa kız mısın?
Önce şaştı. 'Ah, bu kadarı fazla…' İçinde yıkıcı, acı verici bir
deprem başladı. Dönüp baktı. Şu yakışıklı erkek işte buy du, Artık tanıyordu onu. Şiirlerin, kitaplardan kapma büyük sözlerin yapma süsünden sıyrılmış; beylik yargılarla dolu, bayağı . Böyleleri için en önemlisi kızlıktı. Oysa B.'nin ona ver mek istediği şeyin yanında kızlık neydi ki? Yarın gidip onların bu kızlık dedikleri şeyi tanımadığı bir erkeğe verecekti. (Hey gidi öfke, sen insan aklına daha saçma düşünceler bile geti rebilirsin.) Yanındaki erkek bunu almanın sorumluluğundan korkar. Biliyor, korkaktır o. Ona sarılmaktan, onunla öpüşmekten tat aldı diye kendini hor gördü. 'Bulaşık bezi. Vıcık vıcık…' Onların gözünde bütün kadınlar birdir. Amaç larına götürmekteki başarısı denenmiş o pek rahat 'sıra'larını bozmazlar: Önce el tutulur, sonra öpülür, sonra memeler okşanır; en son etekliğin altı gelir. “Ben onun için yeni bir kobayım, bir deney hayvanı…' ” (s. 33-34)

B.'yi C.'den ayıran en büyük farksa onun kenti terk edip kasabaya yerleşebilmesidir. Ama C. bazen insanlarıyla birlikte eleştirdiği kentten aslında memnundur. “Sigarayı küllüğe bastırıp üstünden battaniyeyi attı. Sedirden inerken ayak tırnaklarını gördü: Büyümüş. Işığı yakıp küçük bir makasla tırnaklarını kesti. Kırpıntıları küllüğe attı. Tıraş oldu. İşte insanoğlunun bir yığın süfli işi vardı. Oysa bir an önce sokağa çıkmak istiyordu.” (s. 30) “Hadi sokağa, insanların arasına; hepsi de demir gibidir.” (s. 30) “Önünden insanlar, otomobiller, tramvaylar geçiyordu. Işıklarını yeni yakmış bu şehri seviyordu.” (s. 30)

Kalabalık içersinde yaşayan terk edilmiş kişi

Aylak Adam'ı en iyi tanımlayansa belki de Charles Baudlaire'in Flâneur tipidir.(1) Flâneur kabaca kent gezgini olarak tanımlanabilir ama tabii bu kadarıyla kestirip atılamaz. Flâneur'ün Flâneurlük yapabilmesi için geniş sokaklara ihtiyacı vardır. (Aylak Adam'da Taksim, özellikle İstiklal Caddesi ve Tünel civarı buna uygundur.) Avareliği (C. durumunda aylaklığı), gözlemciliğiyle haklı kılınır: “Bir kadın çocuğu dövdü. Dayak yiye yiye bu şehirde yaşamayı öğrenecekti. Hep tetikte olacaktı. Yasaktı dalgınlık. Daldı mı, büyük şehir insanı kornalar, çanlar, küfürler, gıcırtılar, çarpmalarla kendine geliyordu.” (s. 64) “İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba? Futbol maçı hastalarınınkini anlıyordu. “Ya ötekiler? Binlerce gazete satılıyor bu şehirde. Örneğin şu yaşlı adam! Yoksa FATİH'TE İKİ EV YANDI başlığını görüp 'İyi, benim orada evim yok,' diye düşünebilmek rahatlığı için mi okur? BİR ADAM KARISINI ÖLDÜRDÜ. 'İyi etmiş. Kim bilir ne namussuzdu.' ÇİN'DE İSYAN. 'Beter olsunlar, kırsınlar birbirlerini. Bize dokunmasınlar da!..' Bu 'biz' dediği daha çok 'ben' değil mi? 'Ben, benim, bana, beni!' Herkes 'Ben'.” (s. 102) “Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı.” (s. 109) “İnsanlar her yerde böyleydiler. Kısasından isterlerdi. Hep aynı çamurdandılar; sevgiymiş, dostlukmuş; laftı.” (s. 136) “Bu iki adam dünyada hoşgörü diye bir şey olmadığını bilmiyorlar. İnsan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz, hoşgörüsü olmadığını bile bile, başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamağa çalışana hoşgörülü diyoruz.” (s. 118)

Flâneur toplum içinde tedirgin değildir. Ama bu demek değildir ki o, topluma uyum sağlamıştır. “Flâneur, kalabalık içersinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir… Kendisi bu özelliğinin bilincinde değildir. (C. de genelde böyle bir haldedir. Ne var ki ara sıra şüphelenmiyor değildir. “Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum? Bir ben miyim düşünen? Bir ben miyim yalnız?” [s. 37]) Ama bu, içinde bulunduğu konumdan etkilenişini azaltmaz. Sözü edilen özellik, Flâneur'ü hedef olduğu pek çok aşağılanmayı unutturacak kadar mutlu kılan bir uyuşturucu gibi etki gösterir.”
Ertesi gün sıkıcı bir sabah başlayacaktı. Kim bilir, iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. 'İş avutur,' derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför, çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu. Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz, güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti . Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.” (s. 41)

“İki çeşit içen vardır”

“Flâneur, kendi yalıtılmışlığının bıraktığı boşluğu yabancılardan ariyet alınmış - ve kurmaca ürünü - yalıtılmışlıklarla doldurmakla 'her bireyin duygudan yoksun bir biçimde kendi yararları üzerinde odaklanmış yalıtılmışlığını' ancak görünüşte kırmış olur.”
İki çeşit içen vardır. Biri, benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından…” (s. 152-153)

Farklılaşan bir FlâneurFarklılaşan bir Flâneur

Küçük burjuvadan olan Baudelaire, bol vaktini değerlendirmeyi eğlenceye dönüştürmüştü. Bunu toplum içinden çekip çıkarabilen küçük burjuva mutlu olur, fırlatılıp atıldığı yazgıda bile “çekici yanlar bulabilme duyarlılığına” erişir. “Bu adam belki de onu aldatıyordur. Beş-on liralık aldatmalar, salt böylelerinin bildiği çapraşık düzenlerle girdi-çıktıları uğraşa didine tartılmış, uzun emekli ek-paralardır bunlar. Bir de şu vicdan dedikleri şeye sahipse bu, bu -şaşılacak şey, avukatın adını unutmuş- her neyse, bu adam; o da cabası. Bütün aldatmalar, para kayıpları onun kurtulmuşluk duygusu yanında ne kadar önemsiz.” (s. 29) “Yarı yarıya kopmuş olduğu toplumdan” aldığı zevki de bu duyarlılığa borçludur. Bu “esriklik içerisinde” toplumsal gerçeklik, Flâneur'ün gözünde perdelenmez. Ne var ki bunu hep bir sis ardından, dolaylı olarak betimler. C., içten içe isyan ettiği halde eylem konusunda pasif kalır ya da babasının (geliri dışında) miras bıraktığı şiddete başvurur. Sonuç olarak Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'da yarattığı C., oldukça tartışmalı bir karakter. Bir açıdan bakıldığında C. toplumsal ve ikili ilişkilerinde başarısız, düşünce ve laftan öteye gitmiyor, babasının maddi mirasıyla beslenip manevi mirasıyla kendi cehennemini yaşıyor, kendini doğrunun tek ölçütü olarak gören kibirli ve bencil bir adam. Hatta yakın çevresindekiler de onu olumlu değerlendirmez: “Tanımıyor musun onu? Hep eskisi gibi. Aklına esti mi basar gider. Sekiz aydır görünmüyordu. Bu akşam bir pastaneden çıkarken karşılaştık. Gidip biraz içtik. 'Korkuluksuz köprüden geçer gibiyiz,' diyor. Bütün değerlerini yitirmiş, dayanacak bir şey arıyor. Yakında büsbütün kaçırırsa şaşmam.” (s. 156) Ama diğer bir açıdan toplumsal değerlerin hepsini eleştiriye açık gören, şehirdeki herhangi bir birey olacakken bir nevi farklılaşan bir Flâneur. C.'ye hangi açıdan bakılırsa bakılsın Aylak Adam'ın Türkçe edebiyattaki en başarılı eserlerden biri olduğu gerçeği yadsınamaz.

(1) Flâneur hakkında yazılanların kaynağı Walter Benjamin'in Pasajlar'ıdır. (YKY 2001, s. 129-160)
Aylak Adam, Yusuf Atılgan, Yapı Kredi Yayınları, 18. baskı: İstanbul, Haziran 2009

~~~
Sayı: 43, Yayın tarihi: 22/12/2009

tugce@mavimelek.com

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics