MaviMelek
Hermes Kitap
"dokunurken bırakır ürkek bir martı gibi / çünkü deniz orada / - ben alışkın değilim bir eli martılamaya / çünkü deniz orada" Arkadaş Z. Özger

[Deneme]"Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyasına Düşülmüş Bir Anekdot: Arkadaş Z. Özger"
Betül Tarıman

Arkadaş Z. Özger

"ÜRKEK BİR MARTI GİBİ"

Çoktandır şiirin bireyselliği, tartışma konusu olarak edebiyat ortamlarında güncelliğini sürdürmekte, bireysel ya da bireyci olan şiirler de toplumculuktan uzak olmakla eleştirilmektedir. Ki nerdeyse pek çok şair de… Bu şairlerden bir tanesi de Arkadaş Z. Özger'dir. İlk şiirlerinde, İkinci Yeni etkisi görüldüğü söylenen Arkadaş Z. Özger, daha çok hüzün, acı, umutsuzluk, aşk, sevgi, anne, baba ve şeylerin gizemli dünyasına ilişkin şiirler yazmış, tüm çocuksuluğunu gençliğine ilişkin şeyleri de şiirine taşımıştır. (Ki bu daha sonraki şiirlerinde de devam edecektir.) İşte şimdi biz burada, bu yazıyla daha çok da onun trajik yaşam öyküsü ve hayata karşı duruşundan söz edeceğiz… Bir de şeylerle yakından kurduğu ilişkiden. Ki o, Ankara'da bir sokakta ölü bulunduğunda henüz yirmi beş yaşındadır. Trajik bir yaşam öyküsü olan bu genç şair, yaşamış olsaydı belki söylemini genişleterek şiirini sürdürecek, farklı şiirlere de imzasını atabilecekti. Fakat her şeye rağmen, onun şiirini yeni kuruyor olması, bizlerin onu görmezden gelmesini, onun şiirinin varlığını kabul etmememizi gerektirmez. Gerektirmemelidir de. Yirmi beş yaşındadır ve o hayatın kendisini değiştirmesine asla izin vermemiştir. Daha çok da, kendisini toplumdan dışlayarak, kendini gerçekleştirme yolunu tercih etmiştir. Toplumun istediği normlarda, onun istediği ölçülerde yaşamayı reddetmekle, zaten tercihini bireysel olandan yana yapmış; dışardan bir gözle bakıldığında da, tercihini bu yönde yaptığını hissettirmiştir. Tercihini bu yönde yapmış biri olarak o, bir azınlık olarak varlığını sürdürecektir de. Ama bu da onun yalnız kalmasına neden olacaktır. Yalnızlığını içinde taşıyan ve çevresine yansıtan biri olarak da artık o bundan sonra ötekidir. Hatta diğerlerine göre tedavi edilmesi gerekli, toplum dışına sürülen bir ötekidir. Tabii burada kimin normal, kimin anormal olduğu konusu da gündeme gelebilir. Fakat burada konu, bunu sorgulamak değil, Özger'in şiirine dışardan bir gözle bakabilmektir daha çok. Bu da onun yazdığı dizelerden yola çıkarak, hayatından kesitler sunarak yapılmaya çalışılacaktır. Tabii bu da bunu başarabileceğimiz ölçüde. Tam da buradan bakıldığında onun, yani Özger'in, kendisini toplumdan dışladığı ve kendi ile sürekli hesaplaştığı görülebilir.

Özger de daha çok, bu çok erkek dünya içinde neliğini, kimliğini sorgular. Ki bu bile, o erkek dahi olsa, onun cinsel eğilimlerini şiirlerinde yansıtması anlamında, toplum tarafından dışlanmasına engel olmaz. Her şey toplumun izin verdiği ölçüde yaşanır. Bireysellik bile. Bu nedenle, "Özger'in toplumsallığını, şiirinin toplumsal özelliklerini bireyselliğinin içinde aramak daha doğru olacaktır. Başka bir deyişle bu, bireyliğin izin verdiği ölçüde bir toplumsallıktır. Üstelik sözü edilen toplumsallığı, Özger'in bireyliği oluşturur, biçimlendirir. Bu haliyle 60'ların ikinci yarısında 70'lerin başında yazılan şiirden tabii ayrıdır. Apayrı yerden yazılır ve ayrı bir yerde durur. Bir başka yerden söyleniyormuş izlenimini verir okuyucuya. Dönemin politik ve ideolojik olarak biçimlendirdiği anonim biz söylemi Özger'in şiirindeki kendiliğini ortadan kaldıramaz. O biz söylemi içinde bile, bireyliğin belirgin olarak önde durduğunu görürüz." (Halim Şafak, Kavram Karmaşa, Mart-Nisan 2002; 23. sayı.)
Fakat bu bile, yani bugün kendi normlarımıza göre yaşıyor olmaya çalışsak bile, toplumun isteklerine göre biçimlenmiş olan dünyamızda, otoritenin bizlerin birey olmamız yönünde önümüze çıkarılmış bir engel olduğu gerçeğini de ortadan kaldırmaz. Oysaki birey olmuş bir insan, her şeye karşı çıkar, saldırır, yıkar yeniden yapar. Bunu yaparken de pek çok şeyi göze alır. Ötekilerle arasına sınırlar koyar. Fakat tüm bunların yanı sıra acı da çeker. Bu çok kabul gören bir durum olmasa ve nerdeyse toplum tarafından dışlanmayı gerektirse bile, birey olmanın önemli özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkar. Bu da zaten egemenin ya da çoğunluğun istediği bir durumdur. Öyle ya, çoğunluğa karşı azınlık olmak da kolay olmasa gerektir. Belki de İsmail Uyaroğlu'nun onun için; "Dolayısıyla da şiire gözünü yeni açan genç ozan, karşısında İkinci Yeni'yi görmekte, ondan etkilenmektedir. Arkadaş Z. Özger için de böyle olmuştur bu. Öz olarak da biçim olarak da İkinci Yeni'den etkilenmiştir ilk yıllarda. Ama ileride değişecek, şiirini de doğru, sağlıklı bir yola sokacaktır" demesi de işte bundandır. Burada kime ve neye göre sağlıklı olmak gibi bir durum da, yukarda söylediklerimle örtüşmektedir. Ki onun şiiri, kısa ömrü ve ilk yayınladıkları dahil olmak üzere şiddet yüklüdür. Bu şiddeti, onun bireyselliği içinde aramak daha doğru olacaktır. Ötesi ise, farklı bir bakış açısıyla onun şiirine yaklaşmanın bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Bir de hafif sarışın, ince yapılı ama başladığı şiiri bitirmeye ömrü yetmeyen bu çok genç şairin, aynı zamanda bireyciliğini ve mizaha yakın düşen güler yüzlü şiirler yazdığı… Hatta yazdığı ilk şiir "Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası" bu türden bir şiirdir. (Soyut, Ağustos 1967, sayı: 28) Ki bu şiir bireyselliğin öne çıktığı bir şiir olarak da alımlanabilir: "yoksul ve utangaç bir müşteriyim ben / siz de güneş bulunur mu biraz / kaktüs alıcam / saksılarımı eşersin üç beş bulut verin de / çok üşüdü güneşten şizofreni olucak / çabuk olun lütfen dikenleri solucak / yanaklarım gobi çölü soğuk su içer misiniz".

"Hayat trajik bir homoseksüeldir" diyen bu şairinse "Tamirat" adlı şiiri yazmaması düşünülemez. Evet, hayat trajik bir homoseksüeldir. Yaşadığı hayat da o türden bir hayattır. Babası düşük maaşlı bir işçi. Anne titiz ve otoriter, fedakâr ve onurlu. Eve katkı olması için tütün fabrikalarında çalışmıştır. Bursa'nın dar sokaklarında iki göz odası olan bir evde yaşıyorlardır. Evlerinin arkasında büyük bir bahçe vardır. Geçirdiği kemik hastalığı nedeniyle tek bacağı kısa kalmıştır Özger'in. Yunanistan göçmeni bir ailenin, hayatta kalan yedi çocuğundan beşincisidir. İçinde gelgitleri, düşmeleri, kalkmaları barındırır bir de. Ki bu düşmeler, kalkmalar, sürünmelerdir belki de onu ya da bizi biz eden. Annelik, kadınlık, çocukluk ve kendine ait şeylerin iyice resmedildiği bu şiirde, babasının toplumsal erke karşı duyduğu nefrette iyice belirginleştirilmiş, ayakkabılarının tamiratına nefretini yamadığı o günkü toplumsal olaylarla, içselleştirmiştir kendini ve şiiri: "babamsa memur ayakkabılarının tamiratına nefretini yamarmış". Diğer taraftan anne de sır ve acı küpüdür. Nerdeyse tüm annelerle, annelik durumları ile örtüşür onun yazdığı bu dizeler. Annesine onun annesinden, kendisine de kendi annesinden geçmiş bir durumdur bu ne de olsa. O da bu birikimin tortusu: "annem bir sabır küpü / annem bir acı küpü / acıyla beslemiş yüreğini / yoksulluğu ve açlığı acıyla doyurmuş / ve acıyla büyütmüş bebeğini / acıyla doğurmuş / ben işte eksik bir birikimin tortusuyum / geçmişlerde yoğrularak çocukluğum / bana hep acıyı ve hüznü öğretti". Ama beklenilen kadın o annelerimiz olan kadın aslında o ilk gençlik döneminde karşımıza çıkacak ya da olması istenilen kadın mıdır? Belki evet, belki de hayır. Hayal edilenle gerçekse farklıdır. Hayatın biçimlediği bir kadın vardır, bir şeyler umduğumuz ama kimi kez de bulamadığımız. "ve soyduk bir şeyler umarak derilerini etlerini / ama hep bir şeyler umarak soyduk her şeylerini / ne çıktı karşımıza biliyor musunuz sonunda / salt kadın yerine salt kemik / ve kemikler arasında kirli bir yürek / çirkin korkunç bir iskelet / oysa hep başka düşlemiştik kadını / en iyi en güzel ve sıcacık". Fakat her şeye rağmen, annenin bazı özellikleri de verilir başka şiirlerde. Bir gün tüm ölümlüler gibi ölecek olan annenin, o çok bağıran sesi ta uzaklardan duyulur. Bu tedirgin, belki de çok sinirli bir sestir. Ama çoğunluk hepimizin duyduğu bir ses. Onu yapma, bunu etme… Ayıplarla büyütülmüş bir çocukluktan kalandır belki de şimdi yaşadığımız. "anne bir tedirginliktir nerede olsa / bağıran bir karmaşadır onun sesi / takılır gibi eski bir gramofona titrek bir iğne / - bu ayıp bu günah / bu çok ayıp günah / - el ne der sonra / ayak ne der / bırakmaz çocuğu çocukça yaşamaya / ama bir gün anneyle de hesaplaşılır / anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken / bölüşür anneliği babanın kasığında / çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen / ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında". Hayata reddiye gibi duran bu şiirlerde nerdeyse kendini gerçekleştirmek isteyen, Ankara gibi belki içi çok kara bir gencin çığlıkları duyulabilir pek çok dizesinde. Çünkü henüz çok gençtir ve yazacağı, düşleyeceği çok şeyler vardır: "gökyüzüne uzanmaktan yoruldu ellerimiz / ne isteriz ne isteriz bilseniz / bilseniz inanca karşı gelmek ne zor" der demesine de, nerdeyse kendisi ile çelişkide olan bu genç adamın, sadece bu dizelerinden bile hayatı sorguladığını anlamak zor gelmez bize. Çünkü karşımızda çok bilinmeyenli bir denklem gibi duran hayat sorgudadır. Henüz baba olamamış ya da olmamış bu çok genç şair için yaşamak, hayatla çiftleşmek gibi bir şeydir. Her şeyle iç içe, her şeyi merak eder sorgular durur. Küçük adımlı kişileri ya da şöyle diyeyim kendini büyük zanneden küçük kişileri konu edinir şiirinde. Ki, bu kişiler daha sonra birbirlerine düşecek kişilerdir. Ya da yaşadığı döneme denk düşen şiirler yazar Özger. Bununla birlikte, toplumsal muhalefeti susturmaya yönelik her hareket Özger'i de bezdirir. Şöyle ki: "biliyorduk hepimiz / geçersek ellerine / korkunç dövülme ve işkenceler… / ama namus sözü verdi bir baş / dokunulmayacaktı kılımıza bile". Güçlünün kırbacının nerdeyse her an halkın üzerinde hissedildiği, hissettiğimiz anların şiirleri ya da dizeleridir bunlar. Ya da bunaltının şiirleridir diyelim.

Kısa ömrüne rağmen yaşadığı toplumsal olaylar, erkekliğe büyüyen vücudu ve Zeki Müren… "güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum / düşüvericek ellerinizden ve / bir gün elbette / zeki müren'i seveceksiniz / zeki müren'i seviniz". Onun bu dizeleri, yaşadığı döneme denk düşen, toplumsal baskının insanlar üzerindeki etkisinin yoğun olarak hissedildiği bir dönemin dizeleridir. "Tebaa"dan farklı duran Zeki Müren dışlanmış, toplumun hasta gözüyle baktığı Zeki Müren, nerdeyse yalnızlığa mahkûm edilmiş, toplum dışında tutulmuştur. Ama zaten bireylik de normalliğin reddi bir durum değil midir? O bu normalliği reddetmiş ayrıksı olmayı kendisi tercih etmiştir. O da onun gibi bir yol izler nerdeyse. Bu anlamda da her şeye saldırır, daha çok da yıkmayı, yeniden yapmak için tercih eder. Tercihini de bu yönde kullanır. Ve bu şiiri yazmasıyla birlikte pek çok kişiyi de karşısına alır. İşte o dönemi yaşayan biri olarak, Özger'e ilişkin Akyol'un sözleri: "Zeki Müren'i seviniz" dizesiyle biten bu şiirin yayımlanmasıyla birlikte, kimileri ters bakmaya başlayacaktır ona. (Ben dahil.) Oysa Arkadaş çok geçmeden, Ocak 1971'de, "yurtlarını yiğitçe savunanlara" adadığı "Adak" şiirini yazacak (bu şiirin dergilerde yayımlandığını sanmıyorum), dostlarına okuyacak ve dostları ona, "Hah! İşte oldu. Tamam!" diyecektir. (Sevdadır , Arkadaş Z. Özger, Mayıs Yayınları, s.19) Ki o, düşünceme göre "Adak" şiirini yazarken "Hah! İşte oldu. Tamam!" dedirtmek için de bu şiiri yazmamıştır. Bu nedenle yaptığı bu tercih, onun varlık nedenidir. Buradan yola çıkarak konu ile ilintili olduğunu düşündüğüm için Orhan Alkaya'nın şu sözlerini de buraya almakta yarar görüyorum: "Asyalı kolektiflerin pek çoğunda, etrafı korku ateşiyle çevrilip uzak tutulmaya çalışılan o kötü ruhtan, zekâdan da vazgeçemezdi çocuk; ahlakı vardı müdanası yoktu besbelli. Küt! Diye öldü mü size!

Gel de yüksek sesle söyleme şimdi, Zeki Müren'i sevdiğini – o sıra, Ankara'da, İstanbul'da ve dört yanında memleketin, sıkıysa söyle yüksek sesle, Zeki Müren'i sevdiğini! Buralardan mı başlasak Arkadaş'ı ve hakikatli arkadaşlıkların anlamını kavramaya?-!" (Sevdadır, Arkadaş Z. Özger, Mayıs Yayınları, s.41)

Yirmili yaşlarını sürerken yazdığı şu dizelerse, bir gün ergen olacak olan erkek kişinin düşüncelerini ne güzel yansıtır. Ki genç kızlığa adım atmak kadar delikanlılığa adım atmak da bir o kadar sancılı bir süreçtir. Doğrusu bu ya, ben bu dizeleri buraya alırken Özger'i de kıskanmadım değil. İçimden keşke bu dizeleri ben yazsaydım dediğim de oldu. Sonra da düşündüm, günümüzde kaç erkeğin bu türden dizeleri yazıp yazmadığını. Çünkü pek çoğumuz gibi ben de biliyorum ki; bu türden dizeler, pek çoğu şair kadınları eleştiriyor olsalar bile, erkekler tarafından bile yazılmıyor. Yazıyorlarsa da bu bir elin beş parmağını geçmiyor. İşte dizeler: "bir gün ben / ergen olucam. olucam / ısıtıp kanımı ceninlerimle / kitapları insanları ve tanrıyı / en kirli çamaşırlarını vücudumun / arındırıp kanımı ceninlerimle / erkek olucam. Olucam / ve erkekliğin ne işe yaradığını / louis charles royer'den sorucam / bir gün ben büyücem. Büyücem / delikanlı olucam. Kızlara / baktıkça yüreğimin küçüklüğüne / eski bir çamaşırı anımsayıp / kirli bir çamaşırı anımsayıp / hıncımı dudaklarımdan alıcam / dolayıp öfkemi sakallarıma / sakallarımı dolayıp öfkeme / sevişmeyi kendime göre seçicem". Kendine göre bir sevişme seçecek, ya da şöyle diyeyim geliştirecek olan Özger, henüz çok çocuk ama daha baba da olmamıştır. Erken yaşta ölmesi nedeniyle asla olamayacaktır da. Ama herkes gibi, her oğul gibi de bu özlemi içinde taşır. İyi bir baba olma özlemiyle belki de şu dizeleri yazar. "bir gün ben / büyürsem bir gün ben / baba olursam bir gün ben / masal anlatıcam çocuklarıma". Bilinçli bir şekilde yalnız kalmayı tercih eden Özger, kimi kez de gelenekten yararlanmış, şiirini geliştirmek için çeşitli kanallara akmasını da bilmiştir. "giyecek çamaşır getirdim sana / adettir diye değil, sevdim diyedir / bağışla, / eski biraz / bedenim uygundur diye bedenine" ama bunun yanı sıra onun şiirinde biçimsel oyunlara da başvurduğunu görmemek mümkün değildir. Bu da insanı şaşırtır. Çünkü bu biçimsel oyunlarda da epey başarılıdır. "kurtulur / mu insan / kurt / kurt / ulur / ken / - düzende- ve insan / DA / var / ken / - korku / ki engeller başkaldırmayı çobana / aH kurtulmak" gibi dizelerde buna en iyi örnekler olsa gerektir. Ki Veysel Çolak, Arkadaş Z. Özger'i bir tür anma niteliği taşıyan "Sevdadır" adlı kitapta: (Sevdadır, Arkadaş Z. Özger, Mayıs Yayınları, s.46) "Şimdilerde kabul gören birçok şiirin onun yazdıklarının çok gerisinde olması; kendine duyulan sevgiyi hak ettiğini gösteriyor" demiştir. Farklı bir dil ve söylem geliştiren Özger, eminim ki yaşamış olsaydı bugün çok farklı bir konumda olacaktı. Onun genç yaşında yazmış olduğu bu şiirler de bunun bir göstergesidir.

Tüm bunların yanı sıra, Özger'in genç yaşına rağmen o dönemde cesur bir tavır da sergilediği söylenebilir. Ki bu durum şimdi bile alışıldık bir durum olarak görülmüyor. Herkes en iyi şair, en iyi öykücü ya da en iyi romanı yazıyor olarak görünmek istiyor. Tabii bu durum olası değil, eşyanın tabiatına da aykırı. Bu enler dünyasında ise, insanların eleştirilmeye tahammülü yok. Herkes arkadaşını, eşini, dostunu kolluyor. Dergiler bir anlamda nerdeyse yeni çıkan kitapların övgü yağmuruna tutulduğu bir çöplük yığını. Her şeyin kafa kol ilişkileri ile yürüdüğü bir süreçte falanca bir şiire kötü, şurası olmamış dediğinizde nerdeyse bir duvara çarpmış gibi oluyorsunuz ya da… Oysaki eleştiri beraberinde nitelikteki artışı da getirir. Türk şiirinin geldiği şu noktadan geldiğimiz yere bakıldığında, eleştiriden korkmamanın gerektiği gün gibi ortaya çıkmakta. İşte tam da bu noktada o dönemde genç bir şair olan Arkadaş Z. Özger'in Papirüs'te söyledikleri akla gelebiliyor: "Ergin Günçe, Cinayet Kasidesi'inde kötü bir Eloğlu kopyası vermiş. Gülten Akın'ın Pas'ıysa nasıl girmiş Papirüs'e anlayamadım. Cemal Süreya'nın Sevda Sözleri Papirüs'ün Mart sayısının okunacak tek şiiri." (Sevdadır, Arkadaş Z. Özger, s.87, Eylül 2001). Ya da toplumcu kaygıyla söylenmese de o dönem ki edebiyat ortamını göstermesi bakımından yazdığı şu dizeler: ucuz ve kolay dizelerin sıvandığı bir dünyayla / yaslanıp şiirin pisliklerine / üşütüyorum kendimi baharlara yazlara / direnemiyorum soyut somut ne varsa / uyuz bir kedi gibi kaşınıyor edebiyat / bulup işlemenin yolunu yordamını / duvarları o çok yüksek duvarları ıslatıyorum". Tüm bunları deme cesaretini kendinde bulan genç şair, nerdeyse İranlı şair kadın Furuğ ile de aynı kaderi paylaşıyor. Kaderi dedim, çünkü biri otuz dört diğeri ise yirmi beş yaşında ölüyorlar. Biri belki bir kadın ama o dönemin İran ortamında ayrıksı duruşu ile dikkatleri üzerinde topluyor. Ki burada onun cesurluğunda ya da birey olarak duruşundan söz edilebilir. Diğeri ise, iktidarın baskısını halk üzerinde hissettirdiği bir dönemde ortaya çıkmış genç bir şair. Söyleyeceği çok şey var. Kendinin güzelliği ya da şöyle diyeyim gençliği ya da yakışıklılığı karşısında şair olmanın ne kadar zor olduğunun farkında. Ayrıca, şiirin sorgulayıcı özelliğinden, yazdıklarından dolayı da kendini sorgulayacakları düşüncesine kapılmış. "şair olmak kolay değil yavrum / uzvun o kadar güzelken / bir yanda yaş ağaca balta vuran çokluk / bir yanda kanımı azdıran bokluk / beni artık hücre çoğaltmaktan da yargılarlar zahir" der. Tüm bunlara karşın onun umutsuz bir şair olduğu da söylenemez. Furuğ ile bu anlamda bir benzerlik gösterirler. Her ikisi de farklı zamanlarda yazılmış olan şu dizeler bunu kanıtlar: İşte Furuğ'dan dizeler: "ellerimi bahçeye dikiyorum / yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum / ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda yumurtlayacaklardır". Bir de Özger'in dizelerine bakalım şimdi: "dokunurken bırakır ürkek bir martı gibi / çünkü deniz orada / - ben alışkın değilim bir eli martılamaya / çünkü deniz orada / çünkü deniz orada". Cinsellikse Özger'in şiirinde de var. Nerdeyse Furuğ'un "işledim lezzet dolu bir günah" derken, ki cesurluğu ile eş değer bir cesurluk bu: "yaşlanıyorum. Çiçekler. Çiçekler renkler ölüyor / göz altlarım kırışıyor gözlerim kırışıyor / kızı ayrı görüyorum kendimi ayrı / geçkin bir kız bulup orasından öpüyorum / çünkü böcekler yaşlı bir kızı ancak bu kadar / mahzun bırakabilir".

Hayatı yarım bırakıp gitmek kaderi olan bu genç adam, herkes gibi, yaşımız ne olursa olsun sevilmek de ister. Sokulmaksa o annelerimizin kol altları, bacak aralarına, sıcaklığı ne olursa olsun, ne kadar da keyif verir herkese. Bu belki de koklaya koklaya tüketemeyeceğimiz bir şeydir aynı zamanda. İşte bu doğma büyüme evci ve her daim genç olan adamdan bazı dizeler sizlere:
Sevdadır"ben doğma büyüme evciyim göç benim harcım değil / hasret bana çabuk dokunur yalnızken karanlıktan korkarım / mesela mevsim kışsa yağmur yağıyorsa / mesela annem de yoksa yanımda / mesela, şimşek de çakıyorsa ben çok korkarım. Ağlarım / ana bana kurşun dök. Dua oku. Üfle ana / ana ben daha çok küçüğüm. Bana ninni söyle ana" derken bu güzel dizelerden sonra insanın aklına, Dağlarca'nın "Çocuk Ve Allah" adlı kitabı da gelmiyor değil. Yok, demek istediğim şiirleri arasındaki benzerlik değil. Sadece her ikisinde de, çocukluğa göndermelerin yapılmış olduğu. Dağlarca'nın "üfleme bana anneciğim korkuyorum, / dua edip edip, geceleri. / hastayım ama ne kadar güzel / gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri" derkenki yarattığı o güzellik. İşte şiirdeki güzellik de burada yatıyor ya da başlıyor olmalı. Dizelerin içindeki o derin anlamda. Çocukluk, hayata ilişkin şeyler ve her şey nerdeyse ustaca şiire yedirilmiş, bildiklerini de söylemekten asla uzak durmamıştır Özger. Fakat neresinden baksanız usta bir yalnızdır o. Fakat bu yalnızlığı bile isteye seçmiş bir yalnız. Bir o kadar da tedirgin. Her kim ne derse desin ve nerede durursa dursun. Genç ömrüne şimdi bile yeni sayılabilecek onlarca şiir sığdırmış olan Arkadaş Z.Özger, hayat denen bahçede eski bir bahçıvan gibi durmuş, belki de ters laleler ekmiştir gizli köşelere. Ve bizler onu, hayatın arka bahçesinde hep genç hatırlayacağız. Tam da burada akla Mehmet H. Doğan'ın "Şiir Ve Eleştiri" (Mehmet H. Doğan, Şiir Ve Eleştiri, s.184; Y.K.Y 1998) adlı kitabından "Ölüler Genç Kalır" adlı yazısı gelebilir. Ki Mehmet H. Doğan bu yazıyla kendi kendine yüklendiği borcu da bir şekilde ödemiş olur. Şöyle: "Raymond Radiguet (1903-1923), Fransız Edebiyatı'nın bu dahi çocuğu yaşasaydı 86 yaşında olacaktı bugün. Anna Seghers bir kez daha haklı çıkıyor: Ölüler Genç Kalır. Radiguet'yi, hayal gücümüzü ne kadar zorlarsak, 86 yaşında bir ihtiyar olarak düşünemeyiz. İçimizdeki Şeytan ve Orgel Kontunun Balosu romanlarının yazarı hâlâ 20 yaşında. İçimizdeki Şeytan'dan sonra Orgel Kontunun Balosu'nun da yayımlanmasıyla Radiguet'ye olan gençlik borcumu ödemiş sayıyorum kendimi. 21 yaşındayken kendi kendime yüklendiğim bu borcu bugün, 58 yaşında ödüyorum. Ben o günden bugüne 37 yıl yaşlandım, ama Radiguet hâlâ 20 yaşında" der. İşte bizler onu, yani Arkadaş Z. Özger'i; işe giderken kullanılmış olma olasılığı büyük, kravatlı cepheden fotoğrafı ile… Ankara'da 1 Mayıs günü Kızılay binasının yanındaki parkta… Parkın göbeğindeki ağacın altında otururken… Ya da Hukuk Fakültesi'nin önünde arkadaşları ile kol kola girmiş bir şekilde hatırlıyoruz. Oldukça eskimiş bir kitabın arka sayfalarını çevirip baktığımızda, yüzümüze hüzünle bakan sanki o. Saçları ise nerdeyse alnına bela. Bu fotoğraflara bakarken nerdeyse insanın, olmaz ki bu kadar da ince olunmaz ki diyesi geliyor bir an. Ama sadece o kadar. Geriye kalansa sakalsız bir oğlanın tragedyasına düşülmüş küçük bir anekdot: hüzün. Buradan geriye dönüp bakıldığında görünense şimdilere hiç benzemeyen verilmiş bir poz, bir de çok giyilmiş bir ceket. Ama her şey belki de hayatla benzerlik taşısın için siyah beyaz.

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics