MaviMelek
Hermes Kitap
"Ey köpüklerin anası / Sonsuz yalnızlık / Ben sevincimi buraya kuracağım / Görülmemiş acımı…" Burada Yaşıyoruz / Pablo Neruda

[Öykü]"Araf" | Çiğdem Aldatmaz

Araf | Sinan Çakmak

"KİRLİ GÖĞSÜMÜZDE
MAHŞERİ BEKLER BİR MELEK…
"

Durdu ve gökyüzüne baktı bir an. Kalabalık silindi, sesler sustu. Sadece rüzgâr vardı. Rüzgârın yalnızlık büyüten acı çığlığı sessiz sessiz içine işledi. Zaman yalanlardan örülü bir perde gibi üzerindeydi şehrin. Perde yırtıldı. Cevza'nın düşü gerçek oluyordu sanki. Bir tüy gibi, hatta daha hafif oluyordu. Hissediyordu. Zaman ve ağırlık gitmiş, nefes ve derinlik kalmıştı. Geriye sadece acıyı bir bıçakla kesip atmak kalmıştı. Kolaydı, sanki o anda her şey yapılabilirdi, mümkündü.
Birden gözlerine usulca bir perde indi, her yer karardı. Sonra bir bahçeye girdi. Burada bütün ağaçlar ters duruyordu. Kökleri havada ve yeryüzüne hesap vermeye borcu olmayan ağaçlar… Çiçeklerden ışıklı bir sel akıyordu toprağa. Bu bahçede geçmiş ve gelecek yoktu. Sadece varoluş vardı. İleride akan bir nehir gördü. Kenarına eğildi, su o kadar berraktı ki önce bir çift göz gördü. Yüzünü emercesine ona bakan sıcacık bir yüz. O bakışı bir daha kaybetmek istemedi lâkin rüzgâr suyu süpürdü. Ve tekrar durulduğunda bir yüz daha gördü; acı nedir bilmeyen bir yüz. Yabancı fakat mutlu bir yüz… Eliyle kendi yüzüne dokunduğu an fark etti; bu oydu, kendisiydi. Her şey geçmiş, bütün sızılar geride kalmış, bütün yaralarını iyileştirmiş bu yüz kendisine aitti. İnanamadı. Bu bir rüya olmalıydı.
Rüzgâr yavaş yavaş fırtınaya döndü ve sesler ve renkler ve şehrin kire bulaşmış yüzü teker teker yerine gelmeye başladı. Gözlerini hafifçe araladığında kendisini bir sedyeye konmuş, bir ambülansın içine sokulurken buldu. Başucunda ağlayan ve çırpınan birini gördü o an. Gözkapaklarını güçlükle kaldırıp bir çift gözü kendisine bakıp ağlarken buldu. Kayra'nın gözleriydi… "Yapma" dedi ve her şey tekrar ve aynı hızla karanlığa dönmeye başladı.
Bazen sadece geçmişe gömülü yaşarız. Eğer eski acıları ve eski güzellikleri hep saklarsak, şimdinin anlamsızlığına dayanmak kolaymış gibi gelir. Yeni yüzleri, ileride nasılsa anı olacak yaşantıları sırtlamaktan da kurtuluruz böylece. Kim bilir, bizi biz yapan acılarımızdır aslında. İçimizde köklerini gökyüzüne salmış bir ağaçla yurtsuz, içimizde kimsenin anlayamadığı bir acıyla kimsesiz olmak, kalabalıkların içinde anlamsız olmaktan yeğdir. Siren sesleri içinden geçerken Cevza kendini köksüz ve mutlu hissetti ilk defa. Çekip gitmek istemişti. Biliyordu. Kendisini hep çağıran bir şehir, dünyanın bütün yollarını kat etse de ulaşamayacağı bir mabet gibiydi. Denemişti. Aslolan varmak değil gitmekti. Bilmek değil aramaktı, sevmek değil incinmekti hayat. Bavulunu hazırlarken, bu şehre veda edip denizine karşı son sigarasını yakarken ilk defa üzülmedi yapayalnız olduğuna. İşte ne bir karşılayan, ne bir uğurlayan vardı. Ne bekleyeni ne durduranı vardı. Ailesi ölmüş, dostları unutmuş, aşkları yok olmuş, kurduğu tüm düşleri ise hayatın dar geçitlerinde parçalanıp gitmişti çoktan. Acınacak haldeydi ama bunu yapmayacaktı artık. Kimse ona acımıyorsa kendi kendine acıyan o olmayacaktı. Yapayalnız kaldığı anda bile dimdik duracaktı. Bunu geç de olsa öğrenmişti. Bunu ona Kayra öğretmişti. Kayra son duraktı; karanlıkta gerçekle boğuşmayı öğreten son sığınaktı. Bu yolculuktan vazgeçse herkes gibi mutlu ve herkes kadar mutsuz olup yetinmeye karar verse, kendini tekrar doğmaya ikna etse bu ancak Kayra'nın sayesinde olurdu. Ama artık çok geçti, gitmişti. Geride sadece bir veda notu bırakmıştı. Her şey ne kadar sıradan gözüküyordu. İşte herkesin başına gelebilecek bir aşk hikâyesiydi alt tarafı. Artık sıradan olan hiçbir şeyi kaldıramıyordu. Bu yüzden olacak, içindeki boşluğu doldurmanın yolunu yasadışı işlere bulaşmakta görmüştü. Memleketin hatırı sayılır(!) bir mafya babasına casusluk yapıyordu. Kendine bunu sık sık itiraf etmese de güzel bir kadındı. Bilgi almak istediği erkekler er ya da geç tuzağa düşüyorlardı. Bazen iş tehlikeli boyutlara varıyor, ölümle burun buruna geldikçe bundan gizli bir haz duymaya başlıyordu. Günler süren kaçma kovalamacalar, tehlikeyle burun buruna yaşamak, işlerin sarpa sarması, kirli ilişkiler hepsinde başa çıkılmaz bir cazibe buluyordu. Bazen bir zamanlar inandığı temiz şeylerin, insani duyguların tamamen kaybolması korkusu içini sardığında, bu işlerden kazandığı paraların büyük bölümünü hayır işlerine yatırıyordu. Böyle şeylerin sadece filmlerde olduğunu sanırdı. Oysa hepsi gerçekti. Vicdan azabı, kirlenmiş hayatlar, sonu gelmez yalnızlık duygusu; hepsi sadece gerçekti ve sadece gerçek, hiçbir zaman işine yaramazdı insanın. Bizi sadece mutsuz ederdi.
Oysa hayal kurmak, düş olmak, hiç gidilmemiş ülkelerin, hiç kullanılmamış göklerin, bir gün mutlaka gelecek beyaz atlı prenslerin varlığına inanmak, kendini uçsuz bucaksız bir beyazlıkta bir ve bütün hissetmek demekti. Orada söylenmemiş sözlerin mutsuzluğu, yaşanmamış düşlerin kirli sarhoşluğu olmazdı hiç. Hele içimizi her gün biraz daha fazla kemiren o yok olma korkusu… Ve her gün biraz daha uykularımıza işleyen karabasanlar… Hiç…
Sirenler sustu. Cevza bir müddet kendisini nereye götürdüklerini anlamaya çalıştı. "Nabız düşük'', "Taşikardi gözlenmiyor.'', "Elektroşok verin.'' diye bağıran seslerin arasından geçip çocukluğunun geçtiği evin kapısından içeri girdi. Annesi mutfak camının önünde kederli bir yağmuru seyrediyordu. Ocakta pişen yemeğin kokusu, evin içinde yıllardır süren bir kederin ağırlığı vardı. "Baban seni aradı mı?" dedi annesi Cevza'ya. "Hayır, ne var?" derdi Cevza. Oysa o kadar iyi biliyordu ki… Babası yine haber vermeden ortalıklardan kaybolmuştu. Büyük bir ihtimalle iki gün sonra gizemli bir telefondan arar, "Beni merak etmeyin işim var, hafta sonu dönerim." der, soru sorulmasına izin vermeden telefonu kapatırdı. Sofraya onun için koyulan tabak bir kez daha kaldırılır ve insanın içini paramparça eden bir sessizlikle yemek yenir ve yine herkes gözyaşlarını içine akıtırdı. Cevza bu konuyla ilgili hiç konuşmazdı. Annesinin serzenişlerini kestirip atar, pervasızca gülüşerek geçiştirirdi. Babasının içindeki huzursuzluk, annesinin içindeki mutsuzlukla birleşir kendisinde toplanırdı. Hayatı boyunca annesi gibi ilgi ve şefkat, babası gibi huzur ve sükûnet isteyecek fakat yine her ikisi gibi ikisini de bulamayacaktı.
Şimdi burada, bu iki dünya arasında öylece gezinirken bile şimdiye dek gördüğü yüzler, duyduğu sesler, tattığı zevkler, tanıdığı kokular, hep gitmek isteyip gidemediği yerler, yapmak isteyip de yapamadığı şeyler yakasını bırakmıyordu Cevza'nın.
Cahil hayaller kuruyordu sokaklarda. Her gün kat edip bir türlü bitiremediği yollarda yanında hep birileri vardı. Bir gün bir yerlerde görüp sevdiği, ruhunun en ince süzgecinden geçirip en günahsız haliyle bedensiz seviştiği birileri, ömrünün bir yerinde durup tam ruhuna dokunacakken uzaklaşıp giden birileri, hiç bilmediği şarkılar söyletiyordu Cevza'ya. Hep yolculuk halinde olmak istedi. Sonu nerede ve ne zaman bilmeden öylece gitmek… Gitmek yazgı gibi boynuna asılıydı. Böyle daha mutluydu. İnsanların hesap kitap dolu ilişkilerinde asılsız bir piyon olmaktan daha iyiydi. Belki bir gün durmak isteyecekti. Tüm köprüleri atmak ve huzurlu bir denizin sessizliğinde bütün savaşları bitirmek… Ama şimdi değildi o an. Şimdi öylece geçip gitmek vaktiydi.
Bir korna sesi duyar gibiydi. Bir siren, hiç kesilmeyen çığlıklar ve bağrışmalar. Feryadın acımasız çaresizliği tüm bedenine işlemek üzereydi. Biri serum verin diye bağırdı. Ne oluyordu, neredeydi? Bilmek istemiyordu. Gerçeğin sancılı kucağına teslim olmak istemiyordu. Geçip gitti Cevza. Deniz, gece ve tren içinden geçip gitti.
Tren: Vagonların sır yükü, rayların biteviye şarkıları ve gecenin içinde infilak eden yüreklerimizin attırdığı tren çığlıkları… Hepsi birleşip mükemmel rüyalara yatırıyordu kalbini. "Hep bir tren yolculuğu yapmak istedim, olmadı.'' dedi bir gün. Yanında Kayra vardı. "Olmadı" dedi. İç geçiriyordu. Hep isteyip hiç yapamadığı her şeye, yalnızlığına, bir yolculuğun büyüsüne iç geçiriyordu. "O zaman bir tren yolculuğuna çıkarız seninle.'' dedi. Sesi samimiydi. Aralarındaki tüm duygusal harbe, bir arada olmanın tüm mutsuzluğuna ve birbirlerine yabancı tenlerinin uzak arayışlarına inat sesi samimiydi Kayra'nın. Sanki birden ıssız bir istasyonda bulacaklardı kendilerini. Sanki uzun bir yola birlikte çıkmak isteyecek kadar kendisini sevecek ve o yolculukta kendi kalbini bulmasına izin verecek kadar onu sahiplenmeyecek, sanki sonsuza kadar mutlu ve sonsuza kadar önce kendilerine ait olacaklardı. Bu aşk, sonunu kimsenin tahayyül edemeyeceği fakat ayrılıkta mutlu son getirecek bir masal olacaktı her ikisi için. Biliyordu, inanmamıştı. O yolculuğa hiç çıkılmayacak, o huzur hiç gelmeyecek, trenler sahipsiz çığlıklar atacaktı gecelerde, sonsuza kadar. Sadece kendilerine ait, tüm yorgunlukların ve tüm arayışlarının ardından dönüp gelecekleri, rüzgârın bedenlerini ince ince sızlattığı, bir eve dönüş sıcaklığı taşıyan istasyonları olmayacaktı hiçbir zaman. Kendilerini aramaktan yorgun düştüklerinde sığınabilecekleri o istasyon belki de sadece masallarda vardı. O halde hep bir masalın içinde kalmalıydı insan. Gündelik hayatın kirli kabuğundan sıyrılıp, kaçacak bir masal, herkes için gerekliydi sanki. Burada iyiydi. Bu neresi olduğunu bilmediği ve belki de bu yüzden nerede olmak istiyorsa oraya dönüştürebileceği ebruli bir zarla çevrili âlemde sonsuza dek kalabilirdi. Siren seslerini ve bitimsiz çığlıkları susturdu, dönmeyecekti.

____000___

O gece bir hastanenin acil servis kapısında, gözlerinde keder ve içinde ne olacağını bilememenin korkusunu taşıyan bir adam başını gökyüzüne kaldırıp, içinden ömrünün en iyi niyetli ve en temiz dileğini tuttu. Yokluk diledi. Daha fazla yokluk. Tam olarak nerede ve ne kadar olduğunu anlayamadığı sızılı bir hayattansa, hiçbir yerde ve hiç kadar olmak daha güzeldi. Bu yaşanan uzun masalların el yordamıyla ve tamamen aklımızın hâkimiyetiyle sonlandırılamayacağı ve herkes için bir mutlu son yazacak kadar mutlak bir kalemin olmadığı aşinayken, güzel bir dilek tutup, rüzgâra savurmak ve bundan sonra olacak her şeyi rüzgârın akıbetine savurmak en güzeliydi. Ne kadar zor zamanlardan geçmişti. Herkes gibi, belki biraz daha fazla. Ama yine de kimse kimsenin acısını küçümsememeliydi. Geçmişi kirli bir sabıkalı olması ve bunu hayatının en sancılı zamanında tanıyıp sevdiği birine açıkça söyleyememesi içini acıtıyordu. Fakat yapacak ne vardı ki. İki düşman mafya liderinin casuslarıydı her ikisi de. Birleşmeleri ikisinin de hayatının sonu olacaktı. Başta her şey bir sırdan ibaretti. Fakat şimdi en azından kendisi biliyordu. Bu saatten sonra tüm işleri yarım bırakıp birlikte kaçamazlardı. Kaçsalar da geçmiş yakalarını bırakmayacaktı.
Şimdi acil kapısının önünde tüm acılarının üzerinden geçerek yüzündeki çizgileri derinleştiren bu adamın tek isteği, Cevza'nın bu buz gibi duvarların arasından sapasağlam çıkışını görmekti. Geçmiş acısı ve gelecek kaygısı arasından süzüp çıkardığı her anı parçası, Cevza'yı anlatıyordu ona. Cevza'nın gülüşü, Cevza'nın elleri, Cevza'nın sürekli sorular soran gözleri her yeri kuşatmıştı. Kaçmalı, kurtulmalıydı bundan. Ama önce bu kapalı kapıların ardından sağ salim çıkmalıydı Cevza. Ne yapardı? Eğer Cevza ölürse, eğer bir daha aynı rengi kuşanmazsa gökyüzü, varlığın anlamını yitirdiği o korkunç anda ne söylenecek bir söz, ne dökülecek bir gözyaşı ne de bir kez daha göze alınacak bir yol vardı.
Ne böyle bir son planlamışlardı hayatları için ne de masmavi bir sonsuzluk. İkisi için sadece yalnızlığın berrak bir su gibi açılıp içlerinde kayboluşu vardı. Bütün gerçeği, birbirlerinin aslında kim olduklarını öğrendikleri o ana kadar, birbirleri için sadece fırtınanın sustuğu birer limandılar. Büyülü ve ölümsüz bir liman, karanlığı yırtıp geçen asi bir geminin usul şarkılara sokulup ağladığı birer korunaktı bu aşk… Bu bir aşk bile değildi, sonsuzluk yoktu. Elbet sabah olacak, elbet demir alınacak, elbet dalgaların serseri çığlığı akıllarını çelecek ve yepyeni bir renge alarga edeceklerdi yüreklerini.
Ama o korunaklı liman tutuştu bir gece. Umulmadık bir anda gelen bir telefon, bütün gerçekleri açığa çıkardığında, Cevza sığındığı limanın, hastane kapısında bekleyen adamın demirlediği koyun aslında yılardır içinde savruldukları fırtınanın ta kendisi olduğunu öğrendiğinde patlayan silah, bütün limanı ateşe verdi. Yazgı, kör kuyuya atılan bir taşın dibe vurmasını beklerken başımızdan geçenlerdi aslında. Taşı niye attık, atarken ne umduk, karanlığın içinde gözlediğimiz sona hazır mıydık gerçekten, kimse bilemezdi. O kuyudan başımızı kaldırıp gökyüzüne dikseydik eğer bakışlarımızı görecektik. Aslolan yoldu. Varmak, seçtiğimiz yolların en kötüsüydü. Ama taş, o taş bizi yolumuzdan eden, kendimizden alıkoyan o taş, yüreğimizden başka neydi ki?
İşte bu soğuk İstanbul gecesinde dört duvar arasında, yaşam kablolarına ve serumlara bağlı yatan ve varoluşu anlamaya başlayan Cevza, belki de ilk defa taşı yolundan etmiş, başını dünya üstünde ömür tüketen bizlerin henüz hiç görmediği bir yerde hiç kullanılmamış bir gökyüzünü arşınlamaktaydı. Sebep olduğu bu yolcuktan dehşetli bir şekilde ürken bu adam, çektiği çilenin son bulması için yalvarırken ve suçluluk duygusu hiç son bulmayacak bir azap gibi içine otururken ve gözyaşlarını tutmayı becerirse eğer, sabah olup karanlık dağıldığında her şeyin normale döneceğine inanırken, hayatında ilk kez bedeninin ağırlığından kurtulup, salt bir nefese dönüşen Cevza, iki nokta arasında, Araf'ta ışıklı bir bahçenin tam ortasında gülünesi düşler topluyor olacaktı.

----0000----

Araf… İki nokta arasındaki en kısa yol nedir? Doğru. Peki, doğru nedir ve nerededir? Mademki bu kadar keskin ve yalın hayatlarımıza hükmeder bu doğrular, neden bize istediğimiz cevapları vermemektedir? Bazen inandığımız masallar, inanmak istediklerimizi bastırıp geçerdi. Cevza, Araf yolunda son bir kez yaşadıklarını süzdü. Ürkek çocukluğu, kırgın aşkları ve mutsuzluğunu büyüttüğü saksıdaki solgun çiçekten başka hatırlamaya değer güzel bir anı aradı. Kayra ile karşılaştığı gün ve ilk kez onun kollarında uyuduğu huzurlu uykunun, ömrünün en güzel anısı olduğunu fark etti. Büyük bir iş için kilit adam olan birini takip ederken, ona rastladığı o günü düşündü. İkisi de aynı adamın peşindeydiler oysa. Tanışmalarının basit bir tesadüften ibaret olduğunu düşünmeleri uzun süre kim olduklarını anlamalarına engel olmuştu. Doğru, iki nokta arasındaki en kısa yoldu ve tanımsızdı. Aşikâr olan ve o yolu tamamlayan tek şey ise yalandı. Birlikte bir yalanı büyütmüş ve o yalan üzerine dünyanın en zor duygusunu, güveni yerleştirmişlerdi. Zıtlıkların peşine düşmüş bu ilişki, sonunda kendi kaosunu kırıp geçmiş ve her şey tek bir kurşunla açığa çıkmıştı. "Neden yalan söyledin?" sorusunun ardından kısa süren bir boğuşma ve patlayan silah sesi. Ardından karmakarışık sesler ve görüntüler… Ambülans sesleri, sirenler ve hastane… Hayır, dönmeyecekti Cevza. Araf güzeldi. Siyah ve beyaz, yalan ve gerçek, iyi ve kötü yoktu burada. Keskin çizgilere veda edip, o ışıklı bahçeye bir kez daha daldı. Çocukluğunda oturdukları evin merdivenleri belirdi önünde. Merdivene koştu. Merdivenin sonunda babası elinde çocukken yaptıkları şeytan uçurtması ile bekliyordu. Yine uçurtma uçuracaklardı. Yine gökyüzüne mutluluk bağışlayacak kadar cömert ve aydınlık bir düş kuracaklardı babasıyla. Çok uzak ülkelere gidip, hiç dönmemeyi, sonsuza dek özgür ve mutlu olmayı dileyeceklerdi uçurtmadan. O uçurtma olmasaydı, babasının onu ne kadar çok sevdiğini hiç anlayamayacaktı Cevza. Çünkü babası bunu tek bir gün bile söylememiş, tek bir gün bile saçlarını okşayıp sevdiğini belli etmemişti. Ama o hep bilirdi. Yıllar geçse de, büyüse de o uçurtma içinin tenha göğünde uçup durmaktaydı. Babası bir gün habersizce çekip gittiğinde bile, o kendini hiç belli edemeyen sevgisine hep inandı. Şimdi o ışıklı bahçede babası yıllar önceki ürkek sevgisi ile karşısında onu beklemekteydi. Durdu Cevza, bekleyen biri daha vardı sanki. Şimdi, buralarda bir yerde, telaş içinde kendisini bekleyen biri… Oydu. Kayra'ydı, onu çağırıyordu. Cevap vermeli miydi Cevza? İyileşip yanına koşsa bile her şey anlaşıldıktan sonra…

------------00000-----------

Hep derin ve hep ince olmalıydı dünya ile kalp arasındaki çizgi. Kalın çizgilerden usanırdı insan. Zamanın gelip geçtiği o meşum âlem, kalın çizgileri yok sayardı ne de olsa. Durdu. Tepenin ardında dikilmiş kocaman bir ev gördü. Dünya, tepenin ardında dikilmiş onu bekleyen çelimsiz bir evdi. Çizginin çok ötesindeydi ışık. Hadi geri gel. Hiç olmamış, bundan sonra hiç olamayacakmış gibi sırra kadem bas bu korkunç grilikten. Gideceğimiz yer, döndüğümüz harabeden daha uzak, daha kirli, daha güzel… İçimizdeki görünmeyen çizgi, hadi geri gel, yüzün çiçeklerini söndürsün. Suya muhtaç bir güzellik yakışır mı ketum yalnızlığımıza? Bize tüm utançları süpürmüş, darağacında salınmaktan utanmayan o mahşeri isyan yeter. Biz gölgeler rüzgârla bir olsun diye yaratıldık. Ellerimiz bunun için kirli, kalbimiz bunun için güzel ve biz bunun için sarhoşuz geceden. Tüm günahlar işlenirken biz tuttuk defterleri. Tanrı harflerimizi görmesin diye sakladık ve kimse görmesin içimizdeki cinneti. Madem onlar gibi ve onlar kadar olacaktık, neden yazıldık ilk gönüllü karanlığa? Bu sabahı bulduran sessiz ve deli rüzgâr madem hiç susmayacaktı ve madem şarkılar beklemeyecekti sevdamızın başını, neden girdik o dönüşsüz yola? O ince, ipince çizgiyi çekerken içimizden göğe doğru, biliyorduk denize açılan sokakları vardı bu dünyanın. Biliyorduk, kirli göğsümüzde mahşerini bekleyen bir melek bize söyletiyordu bu masalları. Mutlu masalların sonu olmazdı. Onlar gökyüzü kadar geniş bir son biçerlerdi kendilerine her gece. Biz her gece yeniden o masallarda biz olurduk. Kırmızı çatıları olan o küçük kentin yüreğine yağmur yağardı her gece; öfkesi biz olurduk yağmurun. Her acı anı, bir kurban arardı kendine; bitirip yok etmek için bekleyişi, gönüllüsü biz olurduk. Sonsuzluktan çıkıp gelen, dualarımızı büyütüp masum dileklerin üzerini örten bir derviş vardı. Ben hep o dileklerden biriydim, sen hep üzeri örtülendin. Hangimiz daha çok üşüdük? Hangimiz daha çok ağladık, çocukluğumuzu bıraktığımız mor kaldırımlardan geçip giderken? Cevabı yok mu bunların? Dünya sandığımızdan da küçük, yollar sandığımızdan da kısa mı? Biz sandığımızdan da çocuk muyuz her geçen gün?

Hep ince olmalı dünya ile kalp arasındaki çizgi. İnce olmalı ki bir gün bırakıp gitmesi ve bir sabah ansızın dönüp gelmesi şimdiki gibi zor olmasın. Söyle Cevza, kalbin eğri bir demir gibi göğsünü yırtmakta mı geceleri? Kötü rüyalardan kaçarken yakalandığın o çırılçıplak anda, yanında kim var? Dünya ellerinde mi yanıp sönerken için? Yalanların, sızıların, kötülüklerin ve günahların, inadı keskin bir bıçak gibi boğazında duruyor mu hâlâ? Şimdi dönersen, çizgiyi aşacaksın. Kalırsan, anlayacaksın. Hangisi daha cazibeli? Eğer gidersen, bir daha kayalıklara tutunmaya çalışan bir yosun olma dünyada; sular soğuk. Kalırsan, bir gün geri dönmek hayalinin hikmetidir özlem; sorgulama. Şimdi hastane kapısının önünde seni bekleyen şu adama bir kez daha bak. Gözleri gözlerin oluncaya dek bak… Gördüğünden utanma. Göğsündeki kirli melek de arınır bir gün. Sıkı sıkı sarılacaksan eğer, hep vardır yol. Oradadır. Elini uzatsan, yanındadır ve uzaktır elinin ardından. Değil mi ki hep ince olmalıdır kalp ile dünya arasıdaki çizgi?

------------------000000------------------

Durdu Cevza. Siren seslerinin sustuğu yerde durdu. Sessizlik bütün delirmişlerin attığı yegâne çığlıktı. Ve Araf bir ömrün şahit olabileceği en derin ve en muhteşem âlemdi. Artık ne siyah ne de beyaz, ne gece ne de gündüz, ne hayat ne de ölüm vardı.

Durdu hastane kapısında bekleyen adam. Artık ne varmak ne de gitmek, ne kavuşmak ne yitirmek, ne kaybetmek ne de kazanmak vardı. Saatine baktı. Zaman hükmünü yendiği yerde kıstırıyordu hepimizi. Gökyüzünden uzak yoldan gelen bir yağmur damlası düştü yüzüne. Cevza'nın ellerini düşündü yıllardır geçtiği yolda öylece duran ve kendisini bekleyen nadide bir taş vardı ellerinde küçücük… İçinde Cevza'nın kalbini taşıyan bir taş… Usulca fısıldadı: Daima ince olmalıdır kalp ile dünya arasındaki çizgi. Dudaklarından ağır ağır bir dua gibi döküldü, ARAF dedi.

Durdu zaman. Artık yol almanın varmaktan kutsal olduğunu bilen hiçbir yürek, kendini temizlemeden, buradan öteye geçemezdi.

Sayı: 28, Yayın tarihi: 26/07/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics