MaviMelek
"İnsanoğlunun gereksinmeleri değişir de, ne sevgisi ne de sevgisinin gereksinmelerini tatmin edeceği tutkusu değişmez." - Ermiş / Halil Cibran

[Öykü] "Antik Gemi" | Hüseyin Akyüz

Antik Gemi | Gani Eser

"GÖRECEKSİN BÜTÜN EGE TANIYACAK BENİ"

Bir akşam verandada oturmuş sessizce denizi seyrediyorduk. Ayten Hanım ve karım bir köşede koyu bir söyleşiye dalmışlardı. Söyleşi konuları biraz özelce olmalı ki, arada sesleri kısılıp iyice duyulmaz oluyordu. Çocuklar kumsalda yürüyüşe çıkmışlardı, dikkatli bakınca ilerde iki karaltı gibi görülebiliyorlardı. Biz, oradan buradan epeyi konuşmuş, sonra anlatacak bir şey kalmamış gibi susup gözlerimizi karanlıktaki denize dikmiştik. Ay yoktu, gökyüzü ağır ağır ilerleyen irili ufaklı bulutlarla kaplıydı. Karanlıkta kıpırdanan denizi seçebiliyorduk, kumların üstündeki gelgitlerinin hışırtılı sesini de duyuyorduk. Karşıda Midilli Adası dev bir karaltı gibiydi. Sanki gecenin karanlığını fırsat bilip kıyıya yaklaştıkça yaklaşmıştı. Adanın bize bakan yüzünün kıyılarında büyük yerleşim yerleri olmadığı için oralar hep karanlık dururdu. Tepelere dağılmış birkaç küçük köyden cılız ışıklar görünür, arada kıyılardan bu köylere gidip gelen araçların far ışıkları parlardı. Tüm bu görüntü bir duş gibiydi; yaşamın ruhlarımızın derinliklerine bir kir gibi yapışmış yorgunluğunu, bezginliğini yıkayıp temizliyordu.

Uzun zamandır, o dinginliğin içinde sessizce oturuyorduk. Huzur bulmanın, rahatlamanın, gevşemenin en derin ânında, Kenan Bey, parmaklarının uçlarıyla omzumdan hafifçe dürttü. Başımı çevirip yüzüne baktığımda, “Bir gemi yapacağım,” dedi.
“Bir gemi mi yapacaksın?” dedim, söylediğini tam anlamadığımı belirten bir vurguyla.
“Evet,” dedi hafifçe gülümseyerek, “yanlış duymadın bir gemi yapacağım dedim.”
Oturduğum yerde doğrulup bedenimi ona doğru yaklaştırdım. Verandanın loş ışığında yüzünü daha iyi görüyordum şimdi. Biraz heyecanlı gibiydi ama bakışları canlanmış, gözlerinin içi gizli bir mutluluk duygusuyla parlamıştı.
“Şu denizden arada sırada geçen yolcu vapurları, yük gemileri gibi bir gemi mi yani?”
Gülümsemesini hiç bozmadan yüzüme baktı bir süre. Sorumu yanıtlamak için zaman kazanıyordu belki de.
“Yok yok, öyle değil!” dedi. Sonra o da yerinde hafifçe doğrulup sandalyesini bana doğru çekti. Heyecanlı bir şeyler anlattığı anlardaki gibi de yüzünü iyice yüzüme yaklaştırdı.
“Ya peki?” dedim. Bu gemi yapma sözü içimde bir merak doğurmuştu.
“Pek gemi denilemez,” dedi. Gemi sözünün çok abartılı olduğunu düşünmüştü sanırım.
“Ama kocaman bir yelkenli olacak. Eski Yunanlıların kullandığı yelkenlilerden...”
“Eski bir yelkenli mi?”

Doğrusu bu yelkenli lafı gemi kelimesinden daha da çarpıcı gelmiş, merakım daha da artmıştı. Kenan Bey de içini bir an önce boşaltmak ihtiyacında olduğu için başka soru sormama gerek kalmadan ağzındaki baklayı çıkarıp eski Yunanlıların kıyıdan kıyıya, adadan adaya ticaret yapmak için kullandıkları teknelerden söz etti. Son günlerde antik Yunan tarihiyle ilgili bir kitap okuyordu. Sanırım, o kitaptan oldukça etkilenmişti. Kitaptan ilginç bölümler okuyormuş gibi gemiyle ilgili birçok şey anlattı, ama ne anlattıklarından pek fazla bir şey anlayabilmiştim, ne de onun antik bir gemi yapma düşüncesini pek ciddiye almıştım. Zaten az sonra fısıltılı konuşmaları biten Ayten Hanım'la karım da yanımıza gelmişler, o da bu konudaki söyleşimizi kesmek zorunda kalmıştı.

Birkaç akşam sonra elinde küçük bir gemi maketi, koltuğunun altında iç içe rulo yapılmış bir tomar kâğıtla gelip meraklı bakışlarımın önünden geçerek maketi verandadaki masanın üstüne koydu.
“İşte yapacağım yelkenli bu!”
Ben maketi elime alıp ilgiyle incelerken, o elindeki rulodan bir kâğıt seçip masanın üstüne yaydı. Kâğıdın üstündeki çizimleri parmağıyla göstererek, “Basit ve sağlam bir tekne,” dedi. “Yapımı kolay, maliyeti de az olduğu için antik çağda küçük tüccarlar hep bu tip yelkenlileri tercih etmişler. Hem hızlı, hem de batma tehlikesi başka teknelere göre daha az...”

Kenan Bey, bu ön bilgilerden sonra gemiyi nasıl yapacağını hangi malzemeleri kullanacağını uzun uzun anlattı. Anladığım kadarıyla, eskiden Ege'nin iki kıyısıyla adalar arasında gidip gelen küçük ticaret yelkenlilerinin bir benzerini yapmayı tasarlıyordu. Bunun için küçük bir maket projesinden faydalanacak, ölçüleri istediği oranda büyütüp dört-beş kişilik bir yelkenli ortaya çıkaracaktı.

Kenan Bey, ağır ceza hâkimliğinden emekliydi. Karım da çocuklar da onu çok seviyordu. Ama hem çok alıngan, hem de inatçı keçinin tekiydi. Ne zaman neye alınacağı hiç belli olmazdı; olmayacak bir söze ya da davranışa surat asar, sonra da çocuklar gibi iki gün konuşmazdı.

“Eskiden böyle değildi,” diye anlatmıştı Ayten Hanım; “Hep güler yüzlüydü, neşeliydi. İnsan kırmak, alınmak, küsmek, öyle günlerce çocuklar gibi darılmak yaptığı şeylerden değildi. Bu ağır ceza hâkimliği yaptı onu böyle. ‘Bizim ülkemizde insanların hepsi dert küpü Ayten,' derdi sık sık. Neler oluyor hayatta bir bilsen, bir hiç uğruna ne ocaklar sönüyor, ne insanlar ziyan oluyor... Her davası üzerdi onu; sinirleri bozulurdu, bazı davalarda günlerce uyku girmezdi gözlerine. Bir cinayet davası olur, yıllarca hapiste yatacak olan katile ayrı üzülür, öldürülene ayrı üzülür, ikisinin de geride kalan çoluk çocuğuna ayrı üzülürdü. Yıprandı sonunda dayanamadı... Huzursuz, inatçı, her şeye kızan, çabucak alınan bir adam olup çıktı.”

Bütün yorgunluğunun, bıkkınlığının üstüne, aksilik bu ya, Kenan Bey'in son görev yeri de İzmir 3. Ağır Ceza Hâkimliği olmuş. Cinayet, gasp dosyalarının yığınla olduğu bir yer. Bir üç sene de böyle geçmiş ya, bezginliği artık burnunun ucuna gelmiş. Bir yaz tatilinde yolları düştüğünde gelip görmüşler buraları. Çam ağaçlarıyla kaplı dağlar, zeytin bahçeleri, denizin güzelliği çok etkilemiş onları. Yaşamında ilk kez bağ bahçeye bu kadar yakın olan Kenan Bey, tutturmuş ben zeytincilik yapacağım diye. Ertesi sene de kafasına koyduğunu uygulamak için emekliliğini isteyip gelmiş buraya. Şimdi oturdukları yazlıkla tepenin yamaçlarındaki küçük bir zeytinliği satın almışlar. Gel gelelim zeytincilik zor, Kenan Bey'in becerebileceği bir iş değil; ilk sene daha pes edip, ikinci sene zeytinliği kiraya vermişler.

Kenan Bey'in yaşı altmışı geçiyordu, ama oldukça sağlıklıydı. Bir gram fazla kilosu yoktu. İyi de yüzüyordu. Burada geçirdiği birkaç yıl onun yıpranmış sinirlerini de onarmıştı. Emeklilik yaşamı çok iyiydi, güzeldi de yapacak bir iş olmadan gün geçirmeye çalışmak ona çok zor geliyordu. Hep kendini oyalayacak bir şeyler arıyor, ama otuz yılı geçen memurluk yaşamında el becerisi gelişemediği için hangi işe el atsa sonuç alamayıp yarıda bırakmak zorunda kalıyordu. Kibrit çöpünden gemi maketleri, alçıdan heykeller yapmak, ağaç parçalarından küçük biblolar oymak, yağlı boya resim yapmak deneyip beceremediği işlerdendi. Bunlara, hevesle aldığı iyi bir olta takımıyla günlerce deniz kıyısına gidip bir tek balık bile tutamadan dönmesini de eklemek gerek.

Kenan Bey'in kendine iş bulmak için arada sırada böyle garip fikirlerle ortaya çıkışına alıştığım için yelkenli yapma projesini de pek ciddiye almamıştım. Ama onu kırmamak, gücendirmemek için de bu düşüncelerimi belli etmemek, anlattıklarıyla yakından ilgileniyor görünmek zorundaydım. Bizi sessizce izleyen Ayten Hanım'ın ise suratı asılmış, bu adam kim bilir yine ne işler açacak başıma der gibi karımın yüzüne bakmıştı.

Kenan Bey bu konuşmamızdan iki gün sonra küçük bir kamyonetle bir sürü tahta parçası getirdi. Kocaman bir karton kutunun içinde de marangozlukta kullanılan bir sürü alet vardı. Ağaç testereleri, çekiçler, rende, zımpara makinesi, elektrikli matkap, tornavidalar, keskiler... Kimseden yardım istemeden sessizce garaja taşıdı onları. Otomobili olmadığı için boş duran garajı atölye olarak kullanmayı düşünüyordu sanırım.

İlk çekiç seslerini akşamüstü duyduk. Bu sesler gece karanlığı çökünceye kadar sürdü. Yemeğimizi yemiş, verandada çaylarımızı içiyorduk ki yanımıza geldi. Oldukça yorgun görünüyordu; ama gözlerinin içi gülüyordu. Her zamanki yerine oturup karımın ona uzattığı bir bardak çaydan yudumlarken, “Çalışma planımda bir aksama olmazsa on beş, bilemedin yirmi günlük işi var,” dedi.

Ertesi sabah çekiç sesleriyle uyandığımda saat daha sabahın altısıydı. Yeniden uyumaya çalıştım ama olmadı. Pek alışık olmadığı halde karım da erken uyandı. Çekiç sesleri buraların o güzelim sessizliğini bozuyordu. Erken kalkmanın şaşkınlığıyla bir süre verandada oturduk. Sonra karım erken kalkmışken bir börek yapayım bari dedi. Çocuklar kaç gündür istiyorlardı. Börek piştikten sonra iki iri dilim kesip bir tabağa koydum, bir bardak da çay doldurup Kenan Bey'in yanına gittim. Doğrusu ne yaptığını çok merak ediyordum.

Garajın içindeydi. Beni görünce sevindi.
“Usta kahvaltı zamanı, bir ara ver ha!”
Börekleri acelesi var gibi çabuk çabuk yerken dört beş metrelik kalın bir kalasın çevresine çakılmış bir sürü ince kalası gösterdi.
“İskeleti bitmek üzere, yarından sonra yan tahtalarını çakmaya başlayacağım...”
“Hâkim Bey, senin marangozluğun olduğunu bilmezdim,” demeden edemedim. Marangozluktan pek anlamazdım ya, ama hani ortadaki iş büyükçe bir kayık iskeletine benzemiyor da değildi. Elinden doğru dürüst hiçbir iş gelmeyen, çakıyla ağaç parçası çentmesini bile elini kesmeden beceremeyen Kenan Bey'in bu kayık iskeletini çatmayı başardığına inanmak gelmiyordu içimden.
“Baba mesleği... Biz aslen Sinopluyuz. Oranın ağaç gemi yapım tersaneleri ünlüdür. Babam da tersanede çalışırmış. Ben kendisini hiç görmedim, ama annem onun iyi bir marangoz olduğunu anlatırdı. Yani mayamızda gemi ustalığı var...”

Olanaksız katlanacaktık, sabır gösterecektik. Gün boyu o garajın içinde çalışıyordu. Bazen gidip onu seyrediyordum. Geldiğime seviniyor ama işi bölünecek diye uzun uzun sohbete dalmıyordu. Sonra tam güneş batımı damlıyordu verandanın altına. Bazı akşamlar gemi maketini ve haritasını da getiriyordu. Ben de ona buz gibi bir bira çıkartıyordum. Biralarımızı yudumlarken, o, parmağını haritanın üzerinde yavaşça gezdirerek yelkenlisi bittikten sonra yapacaklarını anlatıyordu, “Şu Midilli Adası, şu Bozcaada, şu Limni, şu Sisam, şu Sakız... Hesaplarıma göre ilk günün akşamı rüzgâr beni Midilli'nin arkasına kadar atar. Yol uzun, ilk gün çok yoracak beni deniz. Akşam bir koyda bir güzel uyku çeker sabah dümeni Karaburun'a doğrulturum. Karaburun'da güzel bir köy var. Bütün tepeler üzüm bağlarıyla kaplı. Çantamı sırtıma vurup bağların arasına dalacağım. Gidebileceğim kadar. Yorulduğumda yan gelip yatarım bağların gölgesine. Bir salkım da üzüm yerim. Günbatımında belki köyün iskelesinde balıkçılarla birlikte şarap içerim. Sabah ver elini Sakız Adası. Sonra sırada Sisam var... Ege'de adım atmadığım ada, koy kalmamalı...”
“Belki şöyle genç bir Rum dilberi!..” diye takıldım bir akşam. Hoşuna gitmişti bu takılma. Ayten Hanım'a duyurmamak için yavaş bir sesle, “Kısmet,” dedi. “Niye olmasın ki, zaten bizim karı tutturdu ben seninle ölürüm de o yelkenli bozuntusuyla denize gelmem diye...”

Yelkenli yapma işine başladığından bu yana sevinçten ağzı kulaklarına varıyordu Kenan Bey'in. Ne inatçılığı kalmıştı, ne küsme huyu. Yalnızca çok heyecanlı ve sabırsız biri olmuştu. Sabah daha gün doğumuyla kalkıp garaja giriyor, akşam karanlık çökmeye başlayınca ancak çıkıyordu.
“Yaşamımda ilk kez bir işin doğru dürüst üstesinden geleceğim.” demişti bir keresinde.
“Aman hâkim Bey, o nasıl söz? Sizin gibi devlete otuz beş yıl başarıyla hizmet etmiş biri...”
“Yok yok, geç onları. Bu başka. Proje benim, akıl benim, cesaret benim, el emeği benim... Göreceksin bütün Ege tanıyacak beni, gazeteler yazacak, herkes limanlarda çiçeklerle karşılayacak, alkışlayacak...”

Ağustosun sonu olmuştu. Artık yaz bizim için bitmek üzereydi. Çocukların okul hazırlıklarını falan düşünürsek burada en fazla iki hafta daha kalabilirdik. İkinci yazımızdı burada. Bu küçük yazlığı ve çevresini öylesine sevip alışmıştık ki, ayrılmanın bizi oldukça üzeceğini düşünmeye, sık sık bundan söz etmeye başlamıştık.

Kenan Bey, bir akşam verandaya geldiğinde oldukça heyecanlıydı. Bira içiyordum, bir bardak da ona uzattım. Birasından birkaç yudum aldıktan sonra, “Yarın sabah gidiyorum!” dedi.
“Nereye Kenan Bey?” dedi karım.
“Sabah erkenden yelkenliyi denize indiriyorum. Bütün hazırlıklarım tamam…”
“Sahi mi Kenan amca?” dedi oğlan sevinerek. Sevincine şaşırmıyordum, çünkü yelkenli yapma işinde Kenan Bey'e arka çıkan tek kişi oydu. Kimi günler gidip ona çıraklık bile yapmıştı. Oysa Kenan Bey'le hiç anlaşamazlardı, oğlum onu her zaman kızdırmaya çalışır, bundan da sanki zevk duyardı. Nasılsa kafaları bu işte uyuşmuştu.
“Evet. Dün son kat boyasını yapmıştım, bugün de yelkenini takınca her şeyi tamamlandı. Artık denize inebilir.”
“Eh, hadi gözün aydın Kenan Bey,” dedim “sonunda düşlerin gerçekleşiyor.”
Kenan Bey'in sözleri hepimizi heyecanlandırmıştı. Karımla benim sorularımıza çocukların meraklarından doğan gevezelikleri de eklenince Kenan Bey bunu fırsat bilip hemen gidip evden gemi maketini ve haritasını getirmiş Ege'de yapacağı yolculuğun rotasını bize yeniden anlatmaya başlamıştı.

Kenan Bey, yarın sabah çok erken kalkacağım diyerek gittikten sonra verandada geç vakte kadar oturup ailece hep onu konuştuk. Alışmıştık, aksiliğine, yüzünün az gülmesine karşın onu sevmiştik. Her akşam arar olmuştuk. Yapacağı deniz gezisinin saçma bir fikir olduğunu düşünüyorduk. Kendisinin gemi dediği aslında büyücek bir kayıktan başka bir şey olmayan bu uyduruk tekneyle nereye kadar gidebilirdi ki? Hadi diyelim kayık denizde yüzdü de dediğini yaptı, ya sonra yaşayacağı tehlikeler ne olacaktı? Fırtınası, yağmuru, dalgası vardı. Denizcilikten, hava koşullarından, yön bulma tekniklerinden de bir haberi yoktu... Sonra yaşlı bir adam sayılırdı: ya hastalanırsa, ya teknenin içinde kalp krizi falan geçirirse? Hep bunları konuştuk ve onun için endişelendik. Ama kendimizi üzmemiz boşunaydı, gidip yalvarsak bile bizi dinlemezdi biliyorum.

Sabah erkenden çoluk çocuk toplandık garajın önüne. Kenan Bey ortalıkta görünmüyordu. Garajın kapısı ağzına kadar açılmış, Kenan Beyin adını “Ege Kuşu” koyduğu yelkenlisi bütün görkemiyle(!) karşımızda duruyordu. Benim bu konudaki aşırı şüpheciliğime, güvensizliğime karşın yelkenli hiç de fena olmamıştı. En azından görünümü böyleydi.

Az sonra Ayten Hanım da garajın önüne geldi. Bizi görünce birden ağlamaya başladı. Kocasının denize açılmayacağı umudunu artık yitirmiş olmalı ki, “Yaa sahiden gidecek galiba bu adam!” dedi.
“Hay Allah, ne yapsak acaba?” dedi karım bana dönerek. Ayten Hanım'ın ağlaması onu da duygulandırmıştı. Ama bu konuyu daha önce çok konuşmuştuk. Adam kararlıydı işte, dediğini yapacaktı, en azından bir kere deneyecekti.

Çok geçmeden bir traktörle birlikte geldi Kenan Bey. Yüzü gülüyordu. Hepimize tek tek günaydın, dedi. Çocukları da yanaklarından öpmeyi unutmadı. Ağlayan karısını ise görmezlikten gelip garaja girdi. Garajın bir köşesinde duran kalın bir ipi yelkenlinin altındaki ağaçtan sehpaya önden güzelce bağladı. İpin öteki ucunu da traktörcü, traktörün arkasındaki bir halkaya taktı. Sanırım tekneyi altındaki kızağıyla birlikte denize doğru çekeceklerdi.

Bahçenin çitine kadar onu çekmeyi de başardılar. O âna kadar her şey yolunda görünüyordu. Kenan Bey yelkenlinin geçebileceği kadar bir yer açmıştı çitte, ama altta on santim yüksekliğinde beton bir temel vardı. Nasıl olsa üstünden atlatırım diye düşünmüş olacak ki o betonu kırmamıştı. İşte ne olduysa yelkenliyle kızağın o beton üstünden atlatılması sırasında oldu. Betona takılan kızak traktörcünün bir saniyelik dalgınlığı yüzünden birden parçalanınca yelkenli de betonun üstüne hızla düşüverdi.
Donup kalmıştı Kenan Bey, hayret dolu bakışlarıyla ortasından ikiye ayrılmış tekneyi uzun bir süre seyretti. Ben bu beklenmedik kazayla sorunun da çözülmüş olduğunu düşünüyordum. Ayten Hanım da aynı şekilde düşünmüş olacak ki kendini gülümsememeye zorlayarak bana baktı. Ağlaması durmuş, gözlerinin içinde hafif bir sevinç parıltısı belirmişti.

Kenan Bey hiç sesini çıkarmadan gitti ipi traktörden kurtardı. Traktörcü deniz kenarındaki kumlarda derin tekerlek izleri bırakarak ana yola doğru giderken o da sessizce eve girdi. O gün hiç dışarıya çıkmadı, biz de üzerine gitmedik, ama o sonraki günlerde de ortalıkta görünmedi. Bir iki kez yanına gidip konuşmayı denediysem de beceremedim. Salondaki koltuğu pencereye doğru çevirip oturmuş, hiç gözlerini kırpmadan denize bakıyordu. Başarısızlığının acısını çıkartırcasına küsmüştü bizlere. Biz oradan ayrılacağımız güne kadar da bu tutumunu değiştirmedi. Kapıya çıkıp bir güle güle bile demedi.

Ertesi yaz okullar kapanır kapanmaz soluğu orada aldığımızda Ayten Hanım'ı kapıda bizi bekler bulduk. Sevinçten boynumuza sarıldı, yanaklarımızdan öptü. Hatta bir ara gözleri bile yaşardı.
“Sizi hayırsızlar, bir telefon bile etmediniz.”
“Kenan Bey nasıl?” diye sordum hemen.
“Ah sormayın” dedi. “Çocuklar gibi huysuzluk edip, koca kışı bana zehir etti… Ama şimdi şeytan kulağına çok iyiyiz, melek oldu melek!..”
“Nerde şimdi?”
“Bahçede,” dedi, “O kadar meşgul ki, sizin geldiğinizi bile duymadı.”

Onlar eşyaları indirmeye başlarken verandanın altından Ayten Hanımların yazlığına geçtim. Bahçeye girer girmez de gördüm yelkenliyi. Ortadaki iri badem ağacının altına oturtulmuş, yere çakılmış birkaç ağaç dikmeyle sabitlenmişti. Badem ağacının sık yapraklı dalları üstte kocaman bir şemsiye gibi duruyor tekneye bir damla güneş ışığı geçirmiyordu. Yelken direğe çekilmiş, rüzgârda gerilmiş görünümü vermek için de birkaç yerinden iplerle sıkıca bağlanmıştı. Ona bakıp geçen yaz yaşadıklarımızı anımsadım. Teknenin ortasından ikiye parçalanmışlığı hemen belli olsa da, ona yine de beğeniyle bakmaktan kendimi alamıyor, Kenan Bey'in bu işi becermiş olmasına hâlâ inanamıyordum.

Yelkenli işte şimdi gerçek yerini ve konumunu bulmuş diye düşünerek biraz daha yaklaşınca Kenan Beyi de gördüm. Teknenin içindeydi. Elinde bir kitap kaba bir mindere sırtüstü uzanmış, başının altına da puf bir yastık almıştı. Önce kitap okumaya bir an ara vermiş de düşünerek gökyüzüne bakıyor sandım, ama iyice yaklaşınca tatlı bir tebessümle uyuduğunu gördüm. Teknenin içinde bir sürü kitap ve dergi vardı, hepsi de Ege denizi ve yelkencilikle ilgili yayınlardı. Ege'de Yolculuk, Ege'nin Tarihi, Ege Adaları, Yatla Mavi Tur, Yelkencilik… Elindeki kitap da Uzak Denizlere Doğru adlı bir romandı.

Uyandırmaya kıyamadım. O şimdi Ege'nin kim bilir neresindeydi. Belki açık denizde kendini rüzgâra kaptırmıştı, belki adanın birinde üzüm bağları arasında dolaşıyordu, belki de bir günbatımı bir balıkçı meyhanesinde şarabını yudumluyordu.

~~~

* Hüseyin Akyüz, 1950 yılında İstanbul'da doğdu. İlk öyküsü 1965 yılında “Pardon Mizah” dergisinde yayımlandı. Daha sonraları çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri, şiirleri ve öykü üstüne kuramsal yazıları yer aldı. 1979 yılında Kültür Bakanlığı'nın açtığı çocuk yapıtları yarışmasında Sevgiyle Anımsamak adlı öykü kitabı dosyası başarı ödülü kazandı. İşçi dünyasından sesler getiren öykülerini topladığı Beyaz Güvercin adlı yapıtına 1982 Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü verildi. Bu ödülden sonra yazdığı öyküler arasından seçme yaparak hazırladığı Samuray Fırtınası adlı kitabı da 1991 yılında Seyhan Belediyesi 3. Kültür Şenliği bünyesinde düzenlenen Orhan Kemal Öykü Ödülü'nü paylaşan yazarlar arasında yer aldı.

Beyaz Güvercin, Samuray Fırtınası, Bütün Düşlerin Akşamı, Denizkızı ve Çocuk adlı yayınlanmış öykü kitapları var.

~~~
Sayı: 41, Yayın tarihi: 11/10/2009
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics