MaviMelek
Hermes Kitap
"İnsan evrenin de sevip acı çekebileceğini benimseseydi, uzlaşmış olurdu." Sisifos Söyleni / Albet Camus

[Öykü]"Anti-romantik" | Burak Özkan

Anti Romantik | Kara Çizme

"ACI, HAYATIMDA İLK KEZ UYUŞUKLUĞUMUN ÖTESİNİ GÖRÜYORDU"

İşte orada, kendisi için özel yaratılmış mitolojinin İlgi Tanrıçası. Ve gerçeklikte iki kaliteli birleşimden ortaya çıkan, kusursuz parça; her türlü oluşumdaki çirkinliği % 99 es geçerek.

Etrafına saçtığı ışıktan doğup korkunç etkiler yaratan zekâ patlamalarının ve bilincinin, en az yaptığı işin ustası olan biri kadar farkında; tüm genel geçerliliği altederek. Sohbet ettiği tüm insanlar, tıpkı bataklığı, içine gömüldüğü esnada fark eden bir gezgin gibi, çaresizce bu kadının etki alanına giriyor ve yavaşça görünürden uzaklaşarak, her birinin ucundan gümüş mermiler fırlayan kelimelerle uzayın, çoktan söylenilmiş sözler bölmesine fırlatılıyor; değersizleşip varlıklarından iğrenilmeye maruz kalarak. Ancak bunun öncesinde böylesine bir muhteşemliğe kör olmadan bakabilme şerefine nail oluyorlar; tüm acıya bedel bir ödülle.(1)
Ve ben ise salonun bu köşesinde, bir seri katilin önemsiz ve aceleyle gelişmiş cinayetlerinden birine kurban gidiyorum. Analiz yetim, şiirsel ve haliyle süslü olan cümlelerden öteye gidemezken, biriyle yüz yüze geldiğimde de ucuz bir şaklaban gösterisi sunmaktan kendimi alamıyorum; öyle ki ne düşündüğümü söyleyebiliyorum ne de detaylı düşünebiliyorum. Uyduruk -gizli- filozofvari yaşantım hiç çabalamadan, benden muhtemelen hayatı daha az irdeleyen biriyle birlikteyken, öfkesini yeni kazanmış bir rüzgârın karşısına çıkan dayanıksız bir kibrit gibi sönüyor. Kişiliğimi insanların üzerine şaşkınlık portreleriyle monte edecek olan dinamitimin kalitesi giderek eskiyor.

Cinselliğin olası fantazisi dahi, mastürbasyon terlemelerini son hızla tetiklerken, kendime yarattığım, fobi temalı aseksüel oyunumda, kendini bana o gün için armağan eden bedenleri, bir savcının azılı bir suçlunun şartlı tahliyesini reddeder gibi yapay bir kızgınlıkla reddediyorum. Çünkü böylesine bir hazza fiziksel boyutta katlanamam. Başka bir vücutla birleşmek, benim için, kurdun kuzuya dokunmayıp, yanından geçmesi kadar zor; o nasıl yaşamın dürtüsüne karşı koyamazsa ben de aynı şekilde eylemsizliğin ve ruhsal çürüklüğün insanı yiyip-bitiren havasına karşı koyamıyorum. Sade bir özetle, yaşamı kendi içimde "düşünüyorum, öyleyse yalnızım"(2) felsefesinden öteye taşıyamıyorum.(3)

Bu noktada varlığım sezildi, ayaklarının belirlediği yön ile, gözlerinin baktığı hedef aynı düzlemde kesişmiş gibi. Muhtemelen, beni de öldürüp kendi mitolojisindeki ayinlere kurban etmek için geliyor. Henüz görmediğim halde, en çok dilinden sakınıyorum; nasıl bir zehir yüklüdür diye. İşte geldi; gülümsemesinde pahalı bir avizenin materyalizmden arındırılmış saflığı var. Yanından ayrıldığı insanları süzüyorum kısa süreliğine, şanslılar; yaşamlarına geri dönmüşler.

“Merhaba? Uzun süredir beni kesiyorsunuz; fark etmedim sanmayın.”

Anlaşılan, algılara görsel oluşturan bu bebekler, sandığım kadar belirsiz değillermiş, birine baktıklarında, o biri sinyalleri hemen kavrayabiliyormuş; ancak bu kişinin, az önce üstüne analizler yaptığım yaratık olduğunu unutmamak gerek.

“Birçok şey sanmıştım başta, ama onu hesaba katmamışım.”
“Ne sanmıştınız?”
“Sizin bir elmasa kafa tutacak parlaklığınızla, uzayda aydınlık bir seyahate çıkalabileneceğini. Ve bazı gizlerin ortaya çıkacağını.”

Bunu söylebilmiş olmam, içimdeki saçma şartlatının uyuduğuna haberci, yine de ellerimin titrekliği, sözlerimi nasıl devirmedi, anlamadım.

“Gerçeküstücülüğünüze saygı duyuyorum, ancak bir hayaletin silikliğini tercih ederim.”
“Öyleyse dilinizle, gülüşünüzü saklamanızı öneririm; yoksa yol açtığınız batalık can almaya devam edecek.”

Daha önce birine böylesine ayak uydurduğumda ve iltifatlarımı kendi yolumla; beyinsel bir yaratıcıkla yaptığımda, hayali arkadaşımla konuşuyordum ki onu da ertesi gün hayatımdan çıkarmak zorunda kaldım; yoksa âşık olmaya başlayacaktım ve tarihte zorla kendini şizofren yapan ilk adam olacaktım.

“Etkileyicisiniz. Ancak bu söyleşinin her daim varacağı nokta, yataktır ve isterseniz, ukalalıkla harmanladığımız kibarlığımızı daha fazla harcamayalım, ilerde başkaları için gerekebilir.”
“Evet, ancak ölümün başladığı yerde seks doruksallığını yitirir.”
“Bir ölü müsünüz?”
“Öyle olsaydım, doğaüstü güçleriniz olurdu; ben bunu kaldırabilirim, peki ya siz doğaüstü olmayı başarabilir misiniz?”
“Siz zaten, bana söylediğiniz o sözlerle, beni incelerken dahi daha fazlasını düşündüğünüzün ipucunu verdiniz. Ve eminim bu sırada da doğaüstü bir varlıkla kıyasladınız. Yanlış mıyım?”
“Doğruluk veya yanlışlık paylarınız gerçekten de, varlığınızın değeri yanında sönük kalıyor. Evet, bir tanrıça yakıştırmasında bulundum, ama isterseniz bunu çömez bir âşığın iltifat listesi kıvamında değerlendirebiliriz.”
“Sizi sadece yatağın işlevi altında değerlendirmek istiyorum. Gidelim.”(4)

Onun gittiği yer, döngünün çarklarının erotik bir biçimde döndüğü, bonoboların insanlara armağan ettiği birleşim ateşlerinin uzuvlar başta olmak üzerine vücudun her kesimini yaktığı, haz ilkesinin krallığıydı: Seks. Yaşam bu olgunun terli ormanları arasında geziniyordu.

Benim gittiğim yer, döngünün çarklarının evrenin soğuk etkisiyle ürpererek döndüğü, avcıların avlarıyla, insanların tüketimle, şeytanın acıma duygusuyla karşı karşıya geldiğinde, bileyip vahşilikle sapladığı dişlerinin yetiştiği yerdi: Ölüm. Sonsuzluğun hoşnut olduğu bölme; huzur ve huzursuzluk gibi hissel terimlerden arındırılmış katıksızlık uzantısı.

Yatak odası, daha önceleri ağırladığı penislerin ucuz oda spreyleriyle dağıtılmış kokusunun soyut varlığını burnuma çarptı. Yastıklara ve siyah karyolaya bakarak oluşturduğum hayal, bu kadının içinde ne kadar çok kişilik barındırdığını anlatıyordu sanki. Üstünde, altında ve yanındayken tepinen bu maymun-soylu adamlar ve belki de kadınlar libidosunu giderek devasa bir binaya çevirmişti; işte bu yüzden karşılaştığımız yerde, tüm küçük apartmanların arasından yükselen bir gökdelen gibi duruyordu.
Endişem giderek beni ters dönmüş bir kampumbağa çeviriyordu. Yolun ortasında, hiçbir şekilde düzelmemi sağlamayacak kıvranmalarımla, son sürat, tatile giden gençler tarafından kabuklarımın parçalanmasını ve sarsılmadan dolayı geri dönüp baktıklarında sahip olacağım alaycı kahkahalarını bekliyordum ki bu ezici gülüş, tanrıça tarafından onu tatminin ilk raddesine ulaştıramadan boşaldığımda gerçekleşecekti.
Tuvaletten çıkıp, yanıma gelmeden önce bu evden çıkıp gitmeliydim. Zaten şu ana dek tecrübe edemeyeceğim şeylerin birçoğu gerçekleşmişti: İzlerken, analiz nöbeti geçirdiğim bir kadınla sohbete girmiş ve bu esnada soytarılığım beni rahatsız etmemişti. Beni evine getirmiş ve nasıl olacağını tahmin bile edemeyeceğim ‘sunumunu' gerçekleştirmeden önce hazırlık için tuvalete sığınmıştı.
Peki şimdi nasıl olacaktı, eğer kaçıp gitmezsem? Üstünde oturduğum bu yumuşak yatak bizi, sürekli ve sürekli inkâr ettiğim birleşim arzusunun kapısına mı bırakacaktı; ondan sonra da öpüşme ve dokunuş baltalarıyla o kapıyı kırıp, tek beden algısının saniyelik aşkına mı kanacaktık? Geliyor ve ağzını aralıyor:

“Düşlerindeki tıkanıklığı en başından beri sezinliyorum; az önce de yalnız başına hazırlanan ben değil, sendin, sadece mekânlarda değişiklik yapıp rahat etmeni sağladım.
“Açılım sağlandığında en az rüyalarındaki bilinçdışı karakterler kadar fütursuz ve bağımsız olacaksın, bunu sana , şeytan-yılanın elmayla gerçekliği sunmadan önceki kendinden emin tavrında ve olgunluğunda olduğu gibi keskin bir şekilde söylüyorum. Ancak bana inanmanı istemem; çünkü o zaman dinsel bir övgü gibi altadıcı olurum. Kendini, bana; benim bilincimden geçerek birleşimin aydınlınlığına ulaşana dek bırak.”(5)

Ve bu ifadeden sonra, kendimi her yerden güneşin doğduğu ancak henüz ufak ve karanlık bir kutu içinde aşağılık duygularını ve aseksüelliğini besleyen, evrimin sadece düşünsel etkisinin bile yarattığı olağanüstü durumdan mahrum kalmış bir varlık gibi hissettim.
Ardından tüm yargılarımı üstümden kazıyarak, yatağın bir dudak gibi emen içselliğine ve simgeselliğine gömüldüm.
Üstüme -henüz üstüne ayak basılmamış olan bu yabani gezegene- bir uzay mekiği gibi önce gölgesini indirdi. Ardından tüm ihtişamıyla, çırılçıplak ve korkusuzca ateşlerini püskürterek, gözlerinde kana benzeyen donuk ama duyguları yontan bakışlarla, kendini vücudumla birlikte tekrar ve tekrar yarattı.

Bitiyor:
İfadesinde de aynen belirttiği gibi kendimi düşlerdeki bağımsız tiplemeler gibi hissediyordum. Kısa zaman önceki bilincim yerini, güçlü bir egonun taze yapılanmasına bırakıyordu. İç ve dış cephelerim cehennem ve cennete has eşsiz resimlerle bütünleşiyordu; kendi çapımda kutsal bir esere dönüşüyordum.

Başlıyor:
Dili, bir lavdan beklenecek derecede bir renkle dudaklarından sıyrıldığında, yaşadığım tecrübenin sonsuzun bir durak öncesine dek hatırlanacak bir deneyim kadar ‘gerçek' ve kendini ancak benim kadar -önceden- çürük hisseden birinin başına gelecek kadar da tuhaf olduğunu bilseydim, hiç durmaz tekrar boyun eğerdim. Üstümde hiç şüphe etmeden yükselmeye başladı. Boyu şimdi eskisiden en az on beş santim daha uzundu, ama yine de kusursuzluğundan ödün vermiyordu.(6)
Bu benzetme aklıma nasıl yerleşti bilmiyorum, ancak sanki ölen bir at gibi bağırıyordu. Yakıştırmam yerini, bir aslanın melodik şekilde kükremesine bıraktı. Tüm bu tabirler kalbimi acı bir şekilde kemirmeye başlamıştı, ancak bu, önce hayali bir benzetmeyken şimdi, göğsümün orta yerine baktığımda, onun büyüyen ellerini ve pençeye dönüşen tırnaklarını görüyordum. Başı, tavana dönük yaptığı bu haykırışlar sanki, efendisinden koparmaya çalıştığı izin içindi; beni parçalayabilmesi için. Altında, tepki vermekten aciz derim ve kemiklerimle yatarken, öylesine bir etki alanı içindeydim ki, bulunduğumuz ortama biri elini uzatmaya kalksa, üstümdeki bu mitolojik canavarın enerjisi kadar benim yaydığım heyecandan da çarpılırdı.
Ve şimdi, yüzünü bana döndü, sivrileşmiş kulaklarından akan yeşille-mor karışımı sıvılar görüyordum. Şöyle dedi:

“Gördüğün sıvılar birazdan sana yem olacak ve sen, benim verdiğim bir imajdaki ölümü benimserken, onlarla uyuşup, krallığın öteki yüzünü acıma ortak ederek erkenden izleyebileceksin.”

Dediğini yaptı ve ben kendisi tarafından pişirilmiş olan sanrılara ortak olurken, pençesiyle kalbimi deşmeye başladı.
Acı, hayatımda ilk kez uyuşukluğumun ötesini görüyordu ve bunun verdiği neşeden olacak düşünsel ölümümün ötesinde, fiziksel olarak da uzaya karışmadan önce bir süreliğine muhteşem bir yaşam tatmış oldum. Bir kez olsun reddetmedim ve sonucunda tüm analizlerimin eylemsel eksikliği fazlasıyla doldu.(7)

Notlar:

(1) Kadın, ukala bit tavırla silkeler tüm insanları ve onları hayallerinin izdüşümlerine postalar; egosuyla yaşamını tatlandırır.
(2) Bu söz bilindiği kadarıyla geçmiş zamandan herhangi bir düşünüre ait olmayıp, Descartes'a gönderme olarak karakter tarafından, dile getirilmiştir.
(3) Ancak aşağılık kompleksine sahip bir adamın olabileceği kadar orijinal ve kendine-dürüst olan bir paragraf. (Fobi temalı aseksüel oyununda, varlığının görsel bütünlüğüne duyduğu korku ve çekingenlik onu böyle bir role itiyor.)
(4) Böylesine hazırlıksız bir acelenin getireceği şey, cennete yakışmayacaktır.
(5) Bu denli sabit ve karşıdakinin beynine emici bir üstlünlük sağlarcasına doğru olan analiz, artık birlikte yatağa girelecek kadının kanındaki olağandışı akıştan şüphe etmeye yeter.
(6) Dönüşümün dışa yansıyan belirtileri. Özündeki şeytana dönüş, cehennemvari karanlığı selamlama.
(7) Aseksüel rolü itip, cinsel birleşme esnasındaki tasvirsiz anı tatma ve katıksızlık bölmesine geçerken bütünlüğünün farkına varması.

http://burakozkanps.blogspot.com/

~~~
Sayı: 38, Yayın tarihi: 06/06/2009

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics