MaviMelek
"En korkunç gelecek imgesi: gidecek yer kalmaması. İstanbul dahil. Belki de tatsızlaşan dünyamızdır." - Kanal Kentlerinde / Demir Özlü

[Öykü]"Akşam Samatya’da" | Mehmet Can Şaşmaz

Akşam Samatya'da | Bayram Armutcı

"YALNIZLIĞIN YENİLMEZ,
KARARLI DALGALARI"

Aramızda hep anlaşılmaz bir rol dağılımı. Her günün bitiminde sanki ben kondüktör, Yeşim yolcu. Sanki ben gümrük memuru, Yeşim gene yolcu, Allah kahretsin!
Hep bir yol, bir türlü adımlarımızın uyuşmadığı. Onun hızlı topuk tıkırtılarına karşın benim kunduramın yorgun kağnı arabasını aratmayan sürünme sesi.
Geçen akşam hayli yorgundum; gene de Samatya'ya gittim. Oysa yolumun üstünde bile değildi. Aklıma başka bir yer mi gelmedi, anlamadım?
Öncesinde Yeşim'i Cumhuriyet Meydanı'nda yitirmiştim.
Rüzgâr bir tutam saçını ağzına üflüyordu, öyle güzel bir resimdi ki aklım durmuştu. Eliyle saçını kurtaracağını sanmıştım; bir baş hareketiyle saçlarını geriye atmıştı. Az daha “Ah!” diye bir nida düşecekti dudaklarımdan; düşebilirdim ben de!
Ardından gülümseyerek yüzüme bakıp, iyi akşamlar, diledi ve uzaklaştı. Oysa akşamın iyiliğini yanında götürüyordu. Kemerinin tokasındaydı iyilik, ya da kol çantasının içinde. Aceleyle, benden kaçırır gibi sıkıştırılmış!
Bu anın peşi sıra evime gidemezdim; duvarlar üzerime yürürdü.
Hem evimin odaları boş, kapısı kilitliydi. Salonda belki açık unuttuğum bir pencere... Tek kıpırtı rüzgârın perdeyle eğlencesi.
Hiçbir akşam zile uzanmayan bu el, benim mi? Yalnızlığı her akşam, kapımın önünde yatan bir kedi yavrusu gibi bulan ben; elimi cebindeki anahtara atınca bitiyordu şehir.

Onun gidişine engel olamayınca kendime de engel olamadım, bir vagonla kendimi Samatya'ya attım. Tıkırtıların ve sallantıların arasında sanki beşikteki bir çocuktum. Işıklar sönüp sönüp yanıyordu. Vagondaki herkes birbirinden tedirgindi. İnsanlar azaldıkça bir korku doluyordu kırmızı yanaklı genç kızın yüreğine. Onu bir dehşete sürükleyeceğimi bile bile hiç kimsenin binmediği bir istasyonda ben de indim. Tinerci kılıklı üç gençle Sirkeci Garı'na doğru devam etti. Kendisi bilirdi!
Oysa benimle gelebilir, birlikte yürüyebilir, -kedileri sevebilirdik-

İstasyondan çıkınca bir sigara yakıp restoranların arasında yürüdüm. Masalar keyfi yerinde insanlarla doluydu. Yersiz, keyifsiz bir halde Yeşim'i düşündüm; tutarlı gidişlerini, her gidişinin öncesinde dudaklarının arasında bir izin kâğıdı gibi hazır tuttuğu bahanelerini...
Bu kadar bahane hayra alamet değildi! Yanında görmesem de gözlerinde gölgesini sezdiğim bir adam… Derinlerde, bir bıçak yarası gibi kahreden bir sezi. Kim bilir hangi ensesi kalın, meymenetsiz!

Restoranları geride bırakıp sevdiğim bazı sokaklardan geçtim. Evler iç içe geçmiş; duvarları, kapıları başka başka renklerdeydi. Ancak böyle anlaşılıyordu, hangi evin nerede başlayıp bittiği. Belki de bundandı bu renk cümbüşü.

Bir kadın elinde paslı bir tenekeyle çöp dökmeye çıktı. Beni görünce niyeyse ürktü, oysa tam da sokak lambasının altındaydım. Başımın üstüne serpiliyordu bir ışık demeti.
Kadın genç ve zayıftı. Çöpü dökmeden geri döndü, resmen kaçtı. Anlamadım. Galiba yalnızdı. Kocası henüz dönmemişti ya da hiç dönmemek üzere gitmişti. Belki içeride üç yaşında bir oğlan çocuğu, bakışlarındaki gariplikle babasının yokluğunu yadırgayıp; soruyordu da soruyordu. Hatta kadın çocuksuz, olabildiğince yalnızdı.

Yalnızlık bir kadını korkaklaştırır, bir adamıysa gereksiz yere yüreklendirirdi. Belki de bu yüzden yalnız bir adamla yalnız bir kadın birbirini bulamazdı.

Saat fazla ilerlemeden sokağa taşmış masaların birine oturup içmeye başladım. Rakıyla aram yeniden ısınıyordu, bu âşık olduğuma mı işaretti, yalnız kaldığıma mı?
İkinci kadehimden sonra yanıma tamburuyla bir adam yanaştı. Gözünü masamdaki sigara paketine dikmişti. Bir sigara istedi, vermemek olmazdı. Sigarayı kulak arkası yaptıktan sonra “Çalayım mı?” diye sordu, “Çalma.” dedim; ısrar etti, “Param yok.” dedim, “Bir lira ver.” dedi. Dilenci miydi, neydi?
Tamburundan utanmıyordu. Hem çalmanın da bir adabı olmalıydı. Yemeksiz, mezesiz, tek kişilik masanın neyine gerekti musiki?
“Param yok kardeşim, baksana masada meze bile yok!” dedim; göz ucuyla, küçümseyerek çerez tabağıma bakıp, gitti.

Üstümden sanki bir yük kalktı. O yükle açıklarda bir gemi Soçi'ye doğru ağır ağır demir aldı.
Mürettebatın aklında çıplak bir Rus kadın. Oysa birisi Yüksekkaldırım'dan daha yeni gelmiş. Ağzının kenarındaki sigarayla filikadan inip, güverteye çıkmış. Daha ilk adımında karada bıraktığı o kısa süreli haz yerini paslı bir yalnızlığa bırakmış. Yüzünde denize düşmüş gibi bir şaşkınlık. Bu kadar çabuk mu bastırır kadınsızlık?
İşin içinde aşk olmadıktan sonra… ‘İş' kadın için tam manasıyla bir işken…
Bu işler böyledir; o yataklarda hep hüzünlü bir haz gizlidir! Kimi zaman anlaşılmaz bile bir fahişenin adamın altından ne çabuk kalkıp giyindiği. Sevişmenin bedeli çoğu zaman sanki para değil; sonrasındaki hızlı terk ediliştir. Altındaki yatak sandalyeymiş de tekmelenmiş gibi sanki birdenbire boynunda iple sallanmak boşlukta...

Her limanda fahişelerin tutarsız, aceleci çıplaklığı; her seferde yalnızlığın yenilmez, kararlı dalgaları.
Ve akıldaki her kadın; hem kavuşma hem hasret. Tıpkı bendeki Yeşim gibi.

Yan sokakta bir bağrışma oldu. İki sarhoş dalaşıyordu. Birisi benim karşı masamda oturan adamın tanıdığıymış. Arkadaşına, “Yahu Fiko değil mi o?” diye sorup davrandı, arkadaşı kolundan tutup engel oldu.
“Otur yahu, bu işlerde bıçağı ayıran yer!”

Kalkıp ayırsaydım şunları; bitseydi benim kavgam!

~~~
Sayı: 50, Yayın tarihi: 30/03/2011
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics