MaviMelek
Hermes Kitap
"Kuşlar kalmayacak ve tanklar geçecek / ben öleceğim üç bahara kalmadan, / bu ağaçların kökünde ve kurtulacağım / selam vermekten." Yapı / Ahmet Oktay

[Deneme]"Ahmet Oktay'ın Lirikler'inde Bir İtiraz Olarak Hayat ya da Metalik Öğeler"
Betül Tarıman

Ahmet Oktay

"BİR PELÜR KÂĞIDIYDIM ARTIK"

"Eğer bir gün olacaksa demek ki olacak, kesinlikle olacaksa, o zaman elimde sarı kurşunkalemle ölüme karşı yazdığım tehditkâr bir sözcüğün başında ölmek isterim." Elias Canetti

Mehmet Can Doğan, "Entelektüel Tereddüt" başlıklı yazısında, Ahmet Oktay şiiri için şunları söyler: "Baskın ideolojiyi meşrulaştıran postmodernist söylemin karşısındadır Oktay. Şimdiye karşı veya şimdinin yanına geçmişi çıkarması, postmodernizme itirazını belirginleştirir. Anımsama, yaşa sloganıyla işlerlik bulan, narsizmi yayan, köşeyi dönmeyi beceri olarak kabul ettiren, sanatı metalaştıran, nesne kaynaklı kullan at mantığıyla insanı da tüketen postmodernizmin sonsuz şimdisine karşı bireyin tarihsel bir varlık olduğunu vurgular."*
Ahmet Oktay şiirinin temelinde, egemen tarafından oluşturulmuş düzene karşı, bilinçli bir karşı duruş; insanı, insana karşı köleleştiren koşullara insani bir uyarı; bir direnç öyküsü; verili düzenle yetinmeme, gittikçe küreselleşen dünya süreci içerisinde, kendi ile hesaplaşan bireyin çığlığı vardır. Dahası, gündelik dil ile şiirsel arasında, fark olduğunu bilmesine karşın, bunu bile bile reddeder. Çünkü o, bir anlamda, şiirin gizemli bir tarafı olduğuna inanmaz. Kendini okura açık eder. Bu nedenle, onun ne demek istediğini bir çırpıda anlayıverir okur. Suyu bulandırmaz. Karmaşık olayım diye bir derdi yoktur.
Yaşar Bedri'nin; "Şiirsel dil yok mudur? Şairin ve şiirin dili nasıl olmalıdır?" sorusuna şu cevabı verir: "Doğrusunu söylemem gerekirse, gündelik dil ile şiirsel arasında bir fark olması gerektiğini bilmeme rağmen, bu konuda, fazla gizemleştirici tanımlara, açıklamalara prim verilmesinden yana değilim. Ben şiirin gizemleştirici bir sanat olmadığı düşüncesindeyim. Mitlerle, mitse olgularla bir ilişki ve iletişim kurulabilir ama şiir son kertede mitik bir bilgi biçimi değildir."**
Fakat hepsinin ötesinde, onun çağdaş yazınımızın usta bir emekçisi olduğudur söylemek istediğimiz. Bu anlamda bakıldığında, Oktay'ın Lirikler isimli kitabı mercek altına alınacak, onun hayata karşı geliştirdiği itiraz ve şiirindeki metalik öğeler, bu doğrultuda irdelenecektir.
Çağının acılarına tanık olmuş; AP, TÖS, TİP'in kuruluşunu görmüş; 27 Mayıs İhtilali ve köy gerçekliği ile karşılaşmış; köyden kente göçün sıkıntılarını içinde taşımış biridir Ahmet Oktay. Bu nedenle yazdığı şiirlere bakıldığında, tüm bunların izleri görülebilir; dahası hayata karşı bir itiraz geliştirdiği… Lirikler'in ilk şiiri "Odysseus"tur. Şiir hemen kendini ele veriyor gibi görünse de, şiirin bütününe yayılmış derinliği hemen sezinlenir. Bir pazaryeri gelir gözler önüne. Hayatın dayattığı yenilgiler ve zaferler. Bir de, kapitalist sistemin insanoğlu üzerindeki etkileri göze çarpar.
"Gittik pazarın sonuna kadar; / dönüş başladı sonra aynı yoldan / ve aynı sorularla: / 'Soğan kaça, patates kaça, gömlek kaça?' / Her tezgâhın önünde bir savaş, / yenilgiler ve zaferler. Her ürün / ayartıcı bir siren. / Rengi çoktan solmuş / Tekerlekli çantasına koyduğu her mal / çarpışarak kazanılmış bir ganimet."

Ta binlerce yıl öncesinde ağaç tepelerinde, mağaralarda yaşayan insanoğlu, elbette zahmetli bir süreçten geçerek şimdiye gelmiştir. Kendi eliyle, inşa ettiği pek çok şeyse zaman içerisinde, kendi lehine işler bir hal almıştır. Burada, teknolojinin faydaları hatırlanabilir. Hatta teknolojinin insanoğlu için faydaları yadsınamaz bile. Fakat olumluya çevrilmeyen birtakım buluşlar, zaman içerisinde, insanın karşısında yer almıştır. Geçmişin izleri üzerine kurulmuş kentler, nerdeyse insanın kurdu olmuştur. İnsanlar arasındaki ilişkiler sona ermiş, kimi kez de bir oyun kâğıdı gibi onlarca ev birbiri üzerine, bir deprem sonrası gibi yıkılıvermiştir. Oktay'ın "Yapı" adlı şiiri bu durumu özetler niteliktedir; "Beş metre ötemdeki yapıya bakıyorum; / kaç TNT bir imgelemi vardı acaba / şirket mimarlarının. Berhava edildi / kokular, renkler."

Geçmişin gizemli dokusunun yine insan eliyle bozulmasına ve yaratılan sonsuz savaşa dair de söyleyecekleri vardır Oktay'ın. Aynı şiiri şu dizelerle devam eder:
"Kuşlar kalmayacak ve tanklar geçecek / ben öleceğim üç bahara kalmadan, / bu ağaçların kökünde ve kurtulacağım / selam vermekten."
12 Eylül'ün faşist darbesinin yarattığı, pasifize ettiği toplumun portresini çizdiğine de tanık oluruz. Çizilen bu portrede, insan ürkektir. Korkutulmuştur bir kere. Sadece Hayalete Övgü değil, önceki kitaplarında da Oktay bir hayaletin peşindedir. Lirikler'de ise, hayaletin bu kez yüzünü, insanın kendi eliyle var ettiği yeni dünyaya döndüğüne tanık olunur. Bu anlamda, hayaletin insan olduğu bile düşünebilir. Şehre, dünyaya, insanoğluna yüzünü dönmüş hayalet, zaman zaman hortlayıp, korkunç yüzünü insanoğluna göstermektedir. Ahmet Oktay da "Gökdelen" adlı şiirinde bunu ifade eder. "Gökdelen" şiiri ilk bakışta, ikiz kuleler faciasını getirir neredeyse akla. Patlayan bir uçak ve parçalanan insanlar… Toz ve duman. Savaşın kötü yüzü anımsatılır okura. Ya da ansızın, küçük kentlerden metropollere geçişi ve insan manzaralarını işaret eder.
Adı geçen bu şiirde işaret edilen bir diğer şey de yükselen İslam'dır. Daha çok da belki, Türkiye'nin içinde bulunduğu politik durumun yansımaları; çarşaflı, pantolonlu, dazlak, bereli cep telefonlu birileri… (Ki kendisi de cep telefonludur).

İşte "Gökdelen" şiirinden görünenler; "Buradayım, gökdelenin kapısın da, / yine de tutuşmuş bir çöl gecesi / içimde. Sarsılıyorum feryatlar / ve patlamalarla. Sarılmak istiyor / boynuma bir kız çocuğu. Biri buz / bassa alnıma, uyansam karabasansı / gün düşünden. Detektörle kontrol / ediyor görevli. Kendimi suçlu hissettiğim / anda çalıyor cep telefonum / Herkesin telefonu çalıyor zaten, / Çarşaflının ve pantolonlunun, dazlağın / ve berelinin. Teknoloji bağımlısı / düşmanlar olarak bakıyor herkes / birbirine. Ürküyorum birden / turnikeyi geçmiş sıkma başlının zifiri / gözlerinden. Akıp gidiyor orada / tekinsiz gecenin arzuları. Hatlar / karışsa diyorum dua edercesine; karışsa ve aksa usulca sözlerim."
Tam da burada, Nilay Özer'in şu sözleri akla gelebilir: "Duygu, düşünce ve izlenimlerini, artık bir teknoloji ürünü olan yazının disiplinine ve dönüştürücü etkisine terk ederkenki gerginliğini vurgulanmakta, klavyenin her tuşunu bir uçurum olarak görmektedir."***
Bu anlamda bakıldığında telefon ve bilgisayar tuşları ile gizliden gizliye kurulmuş olan bu bağ, hem bir gerginliği vurgular hem de çağın hayaletleri olarak gösterilebilir. Hatta bir müddet sonra, insanın karşısında yer alıp hortlayacak, onu ürkütecektirler. Tam da bu noktada, onun şiirindeki metalik öğelerin korkutmak için var olduğu söylenebilir. Bununla birlikte onun belleğinin, "toplumsal olana ve tarihsele duyarlı bir bellek" olduğu da eklenmelidir. Sorar sorgular. Hep bir irdeleme halindedir ve gerilim yüklüdür şiirleri…
Kentleşmenin beraberinde getirdiği yeni oluşum, eskinin yerle bir edilişinin insan üzerinde yarattığı gerilim, izlenimler halinde dizelere aktarılmıştır. İşte konuyla ilintili, yine aynı şiirden kendini gösteren dizeler:
"Savaş belasıdır dünyanın. Ama biz dinginliği görürüz / doğada kar kesilmişti farkına varmadan. / Gökdelenin kapısındayım. Yeni haberler / bekliyorum. Uçup gitmiş ıslak / yaprakların kokusu; uçup gitmiş çoktan."
Denilebilir ki hayata ilişkin her şey şiirine girmiştir. Dış dünyayla ilişkilerini hep sıcak tutar. Mevsimlik işler, pamuk tarlaları, inşaatlar, dede, torun, silahlı korumalar, yeni zenginler, bilgisayar, tarihsel öğeler… "Urfa İçin Füg" adlı şiiri ise bu duruma iyi bir örnektir:
"Ağalar çoktan döndü / sürgünlerinden. Silahlı korumalar / konaklarında. Tripleks villalarda / da yeni zenginler türedi elbet. / Büyüyen köyler kenar semtlerde."
Otoriteye olan ret, "Özgeçmiş" adlı şiirindeki, şu dizelerle sürer:
"Hiçbir üniformayı sevmedim, / emretmeyi ve emredilmeyi". Ve cevabını, yarının vereceği sorular sorar, biraz da kendini ve zamanı anlayabilmek için. Yine aynı şiirden, şu dizeler bunu somutlar; "Ölümcül bir alkımın / büyülenmişi miyim ben? Hangi / toprağı kazacağım, bulacağım / pınar kandıracak mı / beni doyasıya? Kutsayacağım taş / çözeceğim bilmece nerde? Bulmam / gereken eril ve dişil / ayak izi, eflatunsu ses / hangi gecenin dibinde bekliyor / uyumayı"; ya da "Vehim ve Keder" şiirinde olduğu gibi, şairin kaleminden şu dizeler dökülür, zaman denen kâğıda:
"Yanıt ister zamandan kederin / her sorusu. Kandil titrerken / soru olur yeniden yanıt. Ekranda / vezir vükela ve zengin sofraları, / bir kuş sütü eksik. Mahşer yerine dönmüş / Belediye iftar çadırları".
Hayatın olağanlığı içerisinde ve tüm metalikliği bir yana, aldatılmalar, terk edilmeler de yaşar. Anımsamalarsa hep vardır. Anılara tutunur. Fakat yarın belirsiz, dün de gittikçe içinde derinleştiğinden, ürperir. Bunu "Yusufçuk" adlı şiirinin şu iki dizesinde görmek mümkündür: "Yıkanıp durdum hem belirsiz yarınla / hem de derinleşen dünlerle". Bunun yanı sıra "Bir Kederi Duyumsamak" adlı şiirinde de, hüzne yaslandığı sezilir. Dünle bugün arasında gidip gelen, dünya ile hesaplaşması olan Oktay için, hüzün kaçınılmazdır bir anlamda.
Hem iç hem de dış dünyanın geniş coğrafyasında gezinir. Ardından bir bakarsınız, eşidir aklına düşen. "Biraz gürültü ettim ekmeği keserken, / 'dur kalktım, dağıtma ortalığı' / diye seslenmedin içerden. / Anladım / sessizliğin dilini öğreneceğim."
Kendi başına, bir ada görünümünde olan Ahmet Oktay, ölümün de bir gerçeklik olduğunun farkındadır. Aynı şiire devamla, ölümün yakın tanığı olduğunu, onunla kol kola gezdiğini ifade eder. Kendini bir pelür kâğıdına benzetir. Uzaktan kendine bakar, kendini görür. Yıllardır yaşadıklarını bir anlamda… Yaşlanmış bedenini, ölüme yakınlığını bir de. Çünkü ölüm de, insanın hallerinden biridir. Hatta en önemli izlektir belki de. O da, bu en önemli izleği konuk etmiştir şiirine. Her ne kadar ölüm, insanoğluna yapılmış en büyük haksızlık olsa bile. İlk başlarda, haksız ölümlere karşı, şiirinde bir duruş sergileyen Oktay, daha sonra da bu tavrını sürdürmüş, bunu kendi ölümüne ya da başka ölümlere kadar vardırmıştır. Bunun için, insanoğlunun yaşamsal hikâyesi de denilebilir. Ki giderek yaşlanan ve belki de çocuksulaşan Oktay'ın, bu anlamda bakıldığında, onun bu türden şiirler yazmasını, olağan karşılamak mümkündür. "Bir Kederi Duyumsamak" şiirine devamla, bu izlek sürülebilir. Sürülen bu izlek içerisinde görünen, Ahmet Oktay'ın kendisidir. Oktay bir pelür kâğıdıdır artık. Pelür kâğıdından bakıldığında, onun hayatına ilişkin her şey görünür. Görünenler arasında, içinin harfleri de vardır. Fakat yine de, döneceği yer, tozlanacak raftır.
"Kitaplardan doğdum ben, / sayısız sayfadan edindim kederlerimi, / aşklarımı devşirdim dizelerden, öykülerden; / bir pelür kâğıdıyım artık / yürürken görünüyor içimin harfleri; / sonunda döneceğim yer / zamanla tozlanacak bir raf." Ya da, yalnızlık duygusudur, onu için için eriten. Yalnızlık ama ölüme eşdeğer bir yalnızlık. Fakat burada da yine yukarıda sözünü ettiğim gibi teknolojik gelişmeye ayak uydurmuş evlerden söz edilmeden geçilmez. Çünkü bahçesinde kırmızı, sarı güller açan, çocuklar oynayan, bahçeli evler çoktan tarihe karışmış, onun yerini, iki-üç katlı yazlık evler ya da gökdelenler almıştır. "komşular öldü çoktan, / yıkıldı bahçeli evler / kalmadı sürülecek iz / hüzünlendirici Ahmet Oktay | Liriklerartık zamanlar". Baştan beri söylediklerimle, bu dizeler örtüşür ve bir yerde okurla buluşurlar.

Hayalet ya da hortlağın kendisi olan insanoğlu karşısında Oktay ya da dünya, dimdik ayakta durmaktadır. Zaten hedeflenen de budur. Ve sanki o da, Neruda'nın şu sözlerini, kendine ilke edinmiştir: "Şiir, dünyayı değiştirmenin araçlarından biridir. İnsan, şiirle yeri ve formülü bulacaktır. Şiir, insan bilincini daha ileride bir yere atacak, insana yeni duyumlar, yeni nitelikler kazandıracaktır."

Yararlanılan Kaynaklar:
*Mehmet Can Doğan, Entelektüel Tereddüt, Akşamlık Dergisi, 7 Kasım 2003
**10 Altın Şair, Altın Portakal Kültür ve Sanat Vakfı Yayınları, s. 164, Mart 2007
***Nilay Özer, Hayalete Övgü'nün Hayaletleri, Hayalete Övgü Odağında Ahmet Oktay Şiiri, Akdeniz Altın Portakal Şiir Ödülü ve Sempozyum Kitabı, Alkım Yayınları, İstanbul 2005

Sayı: 24, Yayın tarihi: 20/04/2008

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2007 MaviMelek            website metrics