MaviMelek
"çocuk kaybedilmiş bir ulustu / sonuç sıfırdı ve babanın merhameti / kanser olma riski kadardı" - "Yağmurlu Camda Çocuklar" / Betül Tarıman

[Gökçeyazın] "Ağır Tören: Ağrılı ve Aksak"* | Gökhan Arslan

Ağır Tören | Betül Tarıman

"KADINLIĞIN SIFIR DERECESİ"

Ağır Tören (YKY, 2009); Betül Tarıman'ın Ay Soloları (Akdeniz Kitabevi Yayınları, 1995), Üzgündü Kırlar (Çankaya Belediyesi Yayınları, 1996), Kardan Harfler (Hera Şiir Kitaplığı, 2000), Güle Gece Yorumları (Can Yayınları, 2002), Yol İnsanları (Can Yayınları, 2004) ve Kar Merdiveni (YKY, 2007)'nden sonra çıkardığı yedinci şiir kitabı.

Kitap adından da anlaşılacağı gibi, daha ilk başta anlatmaya çalışıyor derdini. Nikâh denilen törenin ağırlığı bütün şiirlerde de hissediliyor zaten. Gülten Akın'ın o meşhur şiirinde dediği gibi:
Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön
(Kestim Kara Saçlarımı, Yeditepe Yayınları, 1960).

Tarıman hem içindeki ayıp şeylerden, hem sevginin anlamını bulma çabasından, hem de yaşama karşı verilen uğraşa yaşamın umursamaz kalışından yakınıyor şiirlerde. Bu yakınma belli bir noktadan sonra öyle bir hal alıyor ki, delilikle ölüm arasında gidip geliyor şiirin öznesi. Kitap dört bölüme ayrılmış olmasına rağmen, asıl derdini “Son Söz Yerine” adını verdiği ve tek bir şiirin yer aldığı ayrı bir bölümde anlatıyor. Bölümler sanki bir köprüymüşçesine birbirine eklemlenmiş vaziyette. Hiçbir bölümü diğerinden bağımsız düşünmek neredeyse mümkün değil. Her bölümde bir sonrakine sarkıtılan ipler var. Aslında ip yerine kuyu demek daha mantıklı olur. Çünkü Tarıman'ın bir kadın olarak kendi içinde ve okuyucuda açtığı kuyular kapanacak türden değil.

Bir süs nesnesine dönüştürülen evlilik
Tarıman, daha en başta, kitabı kırk altıncı yaşına ithaf ettiğinde sizi neyin beklediğini az da olsa kestirebiliyorsunuz aslında. İlerleyen yaş, geçen zaman ve zamana tespih taneleri gibi dağılmış kadınlık halleri. Sanki taneler hiçbir şekilde bir araya gelemeyecek. Sarkıtılan ipler asla bağlanmayacak birbirine.

Kitabın ilk bölümü “Dünden Önceki Gün” adını taşıyor. Anne-baba-eş genelinde aile, kent değiştirmeler ve ölüm ekseninde genişleyen bu bölüm; kırk altıya varma sürecinin hızını ve nedenlerini döküyor bir çırpıda. Sanki şair 'dün' bir karar vermiş de; 'dün'den önce olanları aktarıyor şikâyet edercesine.

evlilik süsü verilmiş odalarda
bir kaygıyla uzlaşmak
anahtarın kilitte dönmesinin
kalpte bıraktığı ses kadardır
(“Turnadağ'da Bir Fidan Var”, s. 11)
diyerek evliliği bir süs nesnesine dönüştürüyor. Kadınlığın en sıkıntılı durumları var bu dizelerde. Kilitlenen her kapıyla beraber kadın da kendini kilitliyor aslında, kendi odasına çekiliyor; yalın, yakın ve çileli odalara. Bu öylesine çileli bir süreç ki, ne bakışların anlamı kalıyor, ne masa başında yenilen yemeklerin, ne de duvarlarda terk edilmiş aile fotoğraflarının.

Tüm bunların ekseninde, şairin kendisi diyebileceğimiz özne, henüz ilk şiirde net bir şekilde açıklıyor çözümünü; intihar. Kar beyazlığının ölümle eşdeğer tutulması, kendine doğrultulan silahlar, boyna geçirilen ilmikler, kırık cam parçaları, jiletin tende bıraktığı ürpertiler ve boşluğa bırakılan / bırakılmak istenen bedenler hep bu intihar tutkusunun göstergesi. Her ne kadar intihar / ölüm sanki tek çareymiş gibi görünse de, şairin hesaplaşacağı kişiler ve kentler de var kuşkusuz.

bir denizmiş kadının ta kendisiymiş
bir gün bu büyük deniz deniz dediysem
öyle büyük bir gölet ikiye özenmiş (“Ağır Tören”, s.17)
dizeleri, bu hesaplaşmanın temelini oluşturuyor aslında. Buradaki 'özenmiş' sözcüğünü 'bölünmüş' olarak okumanın daha anlamlı olacağı kanısındayım. Kendini büyük bir deniz olarak gören kadının iki gölede bölünmesi ve bu bölünmeden ortaya çıkan iki kişi; baba ve eş. Yani bölünmeye sebep olan kişiler. Kitaba adını veren “Ağır Tören” şiirinde hesaplaşılması gereken ilk kişi eş olarak çıkıyor karşımıza.

derken bele dokunan parmak sahtedir
(…)
öteki parmak omuzdadır yanlış tercih (s. 17)
dizeleri törenin neden ağır olduğunu özetler nitelikte. Nikâh defterine atılmış gönülsüz imzalar, ağızdan çıkan 'Evet' sözcüğü, bile isteye söylenen yalanların bıraktığı yıpratılmışlık hissi sanki kör bir varlık haline getiriyor kadını. Şair,
çünkü her kör
korkar kendini kundaklamaktan (“Sonra”, s.14)
dese de, ortalardan kaybolup giden 'Heves', kadını kundaklıyor, tarifi zor ateşlerin içine atıyor. Üstelik bununla da bitmiyor yıpranma. Yaş, kırk altıya doğru ağır ağır ilerlerken artık ne sabahları kadını neşeyle karşılayan bir yüz var, ne de kadının kendiyle baş başa kaldığı yataklar.

kirli kimdir ya da âdi suçlu
bilinmez kaç cinnet çıkar sevişme sonrası

avcunda kırık cam parçaları
lavabodan siyahlık taşar
(“Üç Şehir Üç Yalan”, s. 29)
dizelerinde de görüldüğü gibi kadınla erkeğin en mahrem anları bile 'ağır tören'in bir parçası haline geliyor. Oysa bu noktada kadın kendine de kızamıyor nedense. Çünkü karşısında birebir aynı şeyleri yaşayan, kendine ve kadınlığına inanmayan, daha doğrusu inanması engellenmiş bir anne var. Belki de sırf bu yüzden, 'ayağı gaz pedalında, iki yüz kilometre hızla' sınırlar geçebilecek bir cesaret arıyor kadın. Arıyor ama kendisi de emin değil o cesareti bulabileceğinden. Çünkü hesaplaşmanın ikinci tarafı çıkıyor bu sefer kadının karşısına. Erkek her yerde baskındır kuşkusuz. Okulda öğretmen, askerde komutan, işyerinde patron ve en sonunda evde baba. Her şeyin, bütün yaşamın evden başladığı göz önüne alınırsa, otoritenin köklerini anlamak daha iyi olacak sanırım. Engels'in, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'ni yazarken söze aileden başlaması boşuna olmasa gerek.

Tarıman:
tanrım! kendim bile inanabilirim
babamı ben öldürdüm
(“Büyük Yalan”, s. 21)
dese de, bu dizelerin geçtiği şiirin adı bile buna inanmamızı engelliyor rahatlıkla; “Büyük Yalan”. Evet, her şey büyük bir yalan. Çünkü ne bırakıp gidecek cesareti var kadının, ne de bunu dile getirebilecek gücü. Yapılabilecek en basit şey 'iyi aile kızı rolü'nü oynamak. Oynanan / oynanması gereken rol, sınırları baba tarafından belirlenmiş bir rol olunca, iş daha da çetrefilli bir şekle bürünüyor ister istemez.

sonra bir ses hatırlıyorsun kızınmış
solmuş baba masa konuşunca
solmuş itaat duygusu
korku ve anlam
çünkü her türk babadan biri kızına
-kucağıma oturma babam görür- der
(“Sonra”, s. 16)
dizeleriyle dile getirilen uzaklık bütün bir ömür sürüyor sanki. Babanın kızıyla sıcak bir bağ kurması, onu kucağına alıp sevmesi, gezmelere götürmesi ne asker olmanın getirdiği otoriteyle bağdaşıyor, ne de ataerkil aile yapısıyla. Kadınların yazdıkları şiirlerde babalarından hiç de olumlu bahsetmemeleri, hep hesaplaşma içinde olmaları sanırım bu otoriter tavrın getirdiği sonuçlardan kaynaklanıyor. Erkek şairler içinse tam tersi bir durum söz konusu nedense. Onlar için 'baba' hep bir eksiklik, yarıda kalmışlık hissi olarak beliriyor şiirlerde.

Hapsedilmişliğin, çaresizliğin, kadınlığın şiiri
Aslına bakılırsa kadının babadan istediği çok fazla bir şey de yok. Devletine ve ulusuna sonuna kadar bağlı olan baba, az biraz da kızına bağlanabilse, ona inanabilse hiçbir sorun kalmayacak aslında. Tarıman, ilk bölümdeki şiirlerde sürekli bunu dile getirse de:
kuyuda babamla bir ben var idi
babamın asker olan elleri yarısı ben olan
(…)
babam bir kadını sevdi miydi
onu annesi gibi koklar severdi
(“Tuhaf Aks”, s. 24)
diyerek, babayla niye aynı noktada buluşamayacağını özetliyor açıkçası. Çünkü baba eşinin ve kızının özelinde her kadını annesi yerine koyma telaşında. Böyle olunca da ne anne anne olarak sürdürebiliyor varlığını, ne de kız babanın istediği gibi bir hayat sürebiliyor. Şairin de dediği gibi her babanın içinde bir kadın olması, daha doğrusu annesi gibi bir kadın olması izin vermiyor buna.

“Ağır Tören” hapsedilmişliğin, çaresizliğin, kadınlığın şiiri. Fakat tüm bunların yanında özellikle birinci bölümde vurgulanan bir özellik daha var; 'yolculuk'. Hem babanın asker kökenli olmasından, hem de Tarıman'ın öğretmen kimliğinden kaynaklı olarak hep bir yolculuk hali var şiirlerde. Bu noktadan bakıldığında geçilen / bulunulan şehirlerin haddi hesabı yok. Turnadağ, Erzurum, Bingöl, Mardin, Malatya, Ankara, Adilcevaz, Muş ve Varto hep bu yolculuk sırasında uğranan şehirlerden. Şehirler ve yolculuk bu kadar yoğun olunca; bölünmeler de ister istemez yoğunlaşıyor. Terk edilen her şehirde bırakılan anılar, aşklar, hayatlar ve gidilen her yeni şehirde merakla beklenen yeni yaşamlar, yeni bir şehre alışmanın sıkıntıları. Oysa Tarıman “Üç Şehir Üç Yalan” şiirinde:
o sayfada ben de varım
kirli ellerim
boyalı saçlarım
hangi dağa yürüsem bir keşanlı
(s.30)
diyerek hangi şehre giderse gitsin, her şehrin bir yalandan ibaret olduğunu vurguluyor. Hatta bununla da kalmayıp her yolculuğun, her şehir değiştirmenin sonunda, hep 'Keşanlı' kaldığını belirterek ilk kimliğinin, asıl memleketinin üzerinde duruyor inatla. Yani hayata ve aşka doğduğu topraklardan bakmaya devam ediyor. Duyarsız bir kocanın eşi, otoriter bir babanın kızı, hayatın aşkı doğru düzgün yaşayamamış bir öznesi olan kadın, şehirden şehre yaptığı yolculuklarda bırakıyor her parçasını.

Ailenin, kadınlığın ve şehirlerin arasında sıkışıp kalan, kendini hiçbir kalıba sığdıramayan, daha doğrusu sığmak istemeyen Tarıman, kitabın ikinci bölümü olan “Yarından Sonra”da belki de tüm bunların doğrultusunda rakamlara indirgiyor benliğini.
insan bazen göremiyor
kalp gözüyle gördüğünü
(“Sayıların Söylediği”, s. 43)
diyerek, gençliğin en güzel yaşlarına, 'yirmi sekiz'e götürüyor okuyucuyu. Her ne kadar 'yirmi sekiz'in niyet olduğunu belirtse de o da biliyor niyetin kolay kolay eyleme dönüşmeyeceğini. Belki de sırf bu yüzden yirmi sekiz yaşının hayatta sadece bir peron, bir durak olduğunu bilen kadın iki kuvvetli kolun hayaliyle geçiriyor günlerini. Sonra da o kolları tanrının kollarıyla özdeşleştirerek başka bir otoriteye sürüklüyor okuyucuyu.

Kadınlığın sıfır derecesi
Sayıların zenginliği karşısında gittikçe fakirleşen kadın, her ilerleyen yaşla beraber daha iyi anlıyor bedenini.
tene de heves biçmeli
her dokununca olmuyor
(“Sayıların Zenginliği”, s. 47)
demesi boşuna değil. Konuşmayı, dokunmayı ve dokunulmayı unutmuş bedeni, sadece kendi yaşadığı bir aşkın zirvesine sürüklüyor onu. Karşılığını bulamayan ten, ruhu da boş bırakıyor böylelikle. Bu arayışın karşısında kocaman ve yalnız bir 'Dağ'a dönüşen özne yine şehirden şehre sürüklenirken, hayatına giren insanların yerini de belirliyor bir anlamda. Kimisi yalnızca bir mola yeri bu kişilerin, kimisi eski tarihlerden kalma bir batık, kimisi de kadını yalnızca iç çamaşıra indirgeyen anlayış. Tüm bunların ekseninde,
ayrıntıyımdır evde tek
C'den önce A'dan sonra gelirim (“Her Şeyden Önce”, s. 49)
diyerek adının baş harfini imleyen Betül Tarıman; baba evinde oturmayı, ev denen mağarada küçük bir ayrıntı olarak kalmayı kabulleniyor ister istemez. Üstelik kafasında sorular ve asla gelmeyecek olan cevaplarla. Tarıman'ın kendisini hapsettiği ev / mağara, küçük bir umuda da dönüşebiliyor zamanla; ama yersiz, boş bir umut bu. Onun için umut, saat 'sekiz'den ibaret. Sekiz deyip geçmeyin. Bu saat beraber uyanmanın, kahvaltı sofralarına oturmanın, sıcak bir günaydının saati. Tarıman, her sabah saatini aşka kursa da, aynı aşkın aslında bir tabanca olduğunu da biliyor. Kendine dertler edinen, yolculuklara çıkan bir tabanca. Saat sekizlerin aslında hiç olmayacağını bilen, kendini sürekli uzaklara atmak isteyen, üstelik giderken kendini de bırakmak isteyen Tarıman, tüm bu sayıların gölgesinde, 'kadınlığın sıfır derecesi'ni temsil ediyor bir anlamda.

dokuzu dokuzdan çıkardım
kaldı sıfıra sıfır
sıfırla bir kendime kaldım
(“Sayıların Niyeti”, s. 56)
dizeleriyle hiçliği, tükenmeyi işaret ediyor. Sanki dokuz canı var da şairin, dokuzunu da bırakmış hayatta. Siz bakmayın “ondur hayatımın hikâyesi” dediğine, geriye kalan 1'e aldanmayın. Şiirlerinde her şeyi birbiriyle toplamak yerine, her şeye karşı savaşarak, çarpışarak yürüyen Tarıman, ister istemez biliyor 1 rakamının çarpımlarda etkisiz eleman olduğunu. Tüm bu çarpışmalardan geriye yalnızca kocaman bir taş, kocaman bir katılık kalıyor. Şair, her ne kadar içine attığı her şeyi zamanla içinden çıkarsa da, geride tortuların, parçaların kaldığını biliyor. Bunlar belki de hayata ait son parçalar; babayı, ölümü, geceyi temsil eden.

Sayıların kötü birer soru olduğunu ve sayılarla ancak sözcükler vasıtası ile savaşabileceğini düşünen Tarıman, kendini ve kadınlığını sıfıra, yani hiçliğe indirgese de, güvenmeden edemiyor 'sayıların hikmeti'ne:
dünü bırakıp sayılara git
rakamlar hayatı var eden kuş evleridir

tutup yakana bir rakam iliştir (“Sayıların İyiliği”, s. 59)

Rakamların sürekli aşkı işaret etmesi, saatin insan kalbini temsil etmesi yol açıyor belki de bu güvene. Tüm bunlara rağmen rakamların kalabalık oluşu, sayıların yanına harfleri ve sözcükleri de alma gereğini duyuruyor Tarıman'a. Şair, sayılara ne kadar güvenmek isterse istesin, onlarla yaşadığı tecrübe, küçük de olsa bir kuşku barındırıyor içinde.
örneğin ölümsüz bir sayıdır
yirmi beş gençliği hatırlatır
kırktır kumrular sokakta
gezinir gün boyu

insan ellisine gelince
rakamların da ruhu olduğunu anlar (“Sayıların Dileği”, s. 63)
sözleriyle de belirtildiği gibi, belki de rakamların böylesine gelip geçiciliği neden oluyor bu kuşkuya.

Beyaz mantolu bir adam var
İlk bölümde genel anlamda aileyi ele alan, ikinci bölümde ise sayılarla savaşan Tarıman, “Bugün” adını verdiği üçüncü bölümde, artık savaşı bırakıp bir ev / yaşam kurma uğraşına başlıyor.
ömrüne girdiğinle ömürden çıkılmıyor
silkelen düş aşklarını terekeden (“Lalezar”, s. 68)
diyerek yeni bir yaşam inadını diri tutmaya çalışıyor. Tarıman yeniden ve umutla başladığı bu ev kurma telaşında çırpınıp dururken bu telaşa yenik başladığının da bilincinde oysa. Bütün ordularını bir savaşta yitirmiş bir komutan gibi bütün kadınlığı elinden alınmış olan şair, daha en baştan yenik başlıyor yeni hayata. Hiç açılmayan şemsiyelerden ve boşta kalan dizelerden nasibini alarak, güzel bir kadın ayakkabısının varlığıyla avutuyor kendini. Kadın ayakkabısı, şairin hayatına girip çıkan bir sürü nesne gibi kadınlığın işareti olarak duruyor burada. Tarıman, 'Bugün'de içinde bulunduğu durumu anlatmaya ve yaşama yeni baştan başlama gayretini okura iletmeye çalışırken, Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken isimli kitabında yer alan “Beyaz Mantolu Adam” öyküsüne göndermede bulunuyor:
(…) şehrin göbeğinde
beyaz mantolu bir adam var (“Şehir Çıplak”, s. 73).

Daha önceden “Oğuz Atay'ın 'Beyaz Mantolu Adam' Öyküsünde Bir İtiraz Olarak İnsan” başlıklı bir deneme kaleme almış olan Tarıman, öyküdeki toplumla bir türlü barışamayan, uyumsuz, deliliğin sınırında gezinen kahramanla bir tutuyor kendini. Belki de bunun için, şair kendini eve kapatmayı bir çözüm olarak görüyor. Başka kadınlar sürekli çocuk doğurarak yaşama katkıda bulunurken, o çocuk yerine kırılgan ve sessiz harfler getiriyor dünyaya.
iyi misin dedim kendime
-iyiyim ya sen- (“Şehir Çıplak”, s.74)
sorusuna bile cesaret edip yanıt veremiyor. Yırtık bir bavul misali sürekli bir yerlere gidecek gibi dururken, bavuldaki o yırtıktan olsa gerek, bir şeyleri düşüreceğinden, kaybedeceğinden korkuyor Tarıman.

Oysa kendi yarattığı tek kişilik hayal dünyasında yaşayan şair, hayatın 'ağrısı kendinden menkul bir abdal' olduğunu da biliyor. Bu yüzden çocukluğuna inmekte, oyunlar oynamakta, okula gitmekte, bayram sabahlarına hazırlanmakta ve belki de hayatın ağrısını bu şekilde hafifletmekte bir sakınca görmüyor. Bu gerçek dünyayla baş etmek, savaşa kaldığı yerden devam etmek için, hayalin ötesinde başka bir şeye daha başvuruyor Tarıman; sözcüklerin o gizemli dünyasına, yani şiire. Şiir deyince şairin ister istemez kendisiyle hesaplaşması da giriyor devreye.
yazdıkların kalacak yürüdüklerin değil de
(…)
ne kendime inanıyorum ne de dünyaya
ilk doğduğum günkü gibiyim şiir kadar çıplak (“Salih Sokağı”, s. 77)
(…) metresi oldum sözcüklerin (“Kendimde Kalıyorum”, s. 78)
şu yazdığın şiir var ya içinde kendimi buldum (“Cevizli Çörek”, s. 87)
şairler vardı yan yatarlardı toprağın altında
sarılmak için kederlerine sıkıca
(“Şehir Mezarlığı”, s. 92)
gibi dizeler şiir aracılığıyla başlatılan hesaplaşmanın basit birer göstergeleri yalnızca.

Tarıman şiiri bu bölümde bir hesaplaşma aracı olarak kullanırken saldırdığı / hesaplaştığı şeyler fazla değişmiyor aslında. Her defasında kendini susturanlar / susturmaya çalışanlar burada da giriyor devreye. 10 canından 9'unu veren kadın, sadece 1 olarak dururken hayatın ortasında, 2 olmak, yani aşkın doğuşuna tanık olmak için çaba gösteriyor bir yandan. Oysa efkârdan başka bir şey değil bu çaba. Çünkü bu çabanın, bu bekleyişin sonunda da bir düşme var;
kiminiz olabilirim ki (“O Sensin”, s. 82)

Herhangi birinin kimsesi olamayacağını anlayan, yani 2'ye çoğalmanın imkânsızlığının farkında olan şair;
insan büyüdükçe duyarlılık artıyor
çimlere basmıyor yerlere tükürmüyor
pazar gününü anlıyor okulu asmıyor
insan en çok kendini seviyor en çok (“O Sensin”, s. 81)
diyerek bu çoğalma, artma isteğinin nedenlerini açıklıyor aslında. Çünkü kadın, çoğaldıkça yeniden dirileceğini ve resmi ideolojinin boyunduruğundan kurtulacağını düşünüyor. Sanırım bu noktada babanın asker kimliğini yeniden hatırlamak gerekiyor. Kadının peşini bir türlü bırakmayan otorite, okul servisinden yemeğin en iyi tarafının verildiği sofralara kadar tekrar ve tekrar sızıyor şairin hayatına.

çünkü bunalımın eşiğine gelmiş her erkek
(…) bıyıklarını hayatımıza sarkıtabilir (“Hata Payı”, s. 84)
sözleri orta yaş krizine girmiş babaların neden olduğu bir kâbus gibi çöküyor. O baba ki Anadolu kasabalarındaki tiyatro salonlarında en önde oturarak ve ilk önce konuşacak olmanın verdiği hazla sürekli şişiriyor egosunu. Gittikçe büyüyen egonun altında kalan kadın, haykırıyor ister istemez:
buz tutmuş bir oda buz tutmuş bir adamdan iyidir (“Cevizli Çörek”, s. 85).

Baba ve babanın özelinde devlet baskısı bir yandan, hayatın dayattığı çıkışsızlık bir yandan, kadını sürekli bir kıskacın içine sürüklerken, kadın cinselliğini bile kaybediyor zamanla.
kaybediyorum kendimi içimi dolaşırken bir mermi (“Cevizli Çörek”, s. 87)
dizesi bile tek taraflı bir sevişmenin özeti gibi adeta. Bu yüzden şair yatağını bir toprak, bir mezar gibi görürken, durmadan yaralar kurutuyor kasıklarında. Yatak bir çöle dönüşüyor ve 'sevişme hallerinden nefes aldırmama hallerine geçiyor'.

Kendini yok etme seansları
Tarıman'ın yaşadığı evler, biraz da babadan kaynaklı olsa gerek, sanki hastalıklı bir sığınak gibi. Anneyle baba arasında kalan kadın, bu yüzden kendi içine kapanıyor sürekli, kendi cinselliğine, kendi yalnızlığına:
çocuk kaybedilmiş bir ulustu
sonuç sıfırdı ve babanın merhameti
kanser olma riski kadardı (“Yağmurlu Camda Çocuklar”, s. 88)

Kaşları devamlı gökyüzünü gösteren, yani her şeyi 'olmaz'layan baba, kendiyle bile dost olamayan, kendi cehenneminde yanan kadının yalnızlığına atılmış bir düğüm aslında. Ne sahip çıkabileceği bir dün'ü var kadının, ne arkadaşı, ne de herhangi bir mülkü. Belki de tek mülkü, bedeni.
bilmek için gönderildiğim cehennemde
yasakladım kendimi dost bildiğime
insan yalnızlığınınmış meğer
sarıldıkça dost diye birilerine (“Saatim Kurulmadan Evvel”, s. 95)

'Bugün'de yaşayan, bugünün ağırlığını bütünüyle duyumsayan kadın kırk altının ağırlığını da daha fazla hissediyor artık. Belki de bu yüzden yoğun bir iç hesaplaşmaya girişiyor kendisiyle. Ne vücut ölçüleri (boy ve kilo) tatmin ediyor kendini, ne de aşktan bir umut bekliyor artık. Fazla gördüğü yağlarını yok etme seansları bile kendini yok etme seanslarına dönüşüyor zamanla. Sanki sevdiği erkekler ya eski zaman şehzadeleri gibi Sarayburnu'ndan denize atılmış; ya da askere gidip dönememişler. Bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün yolları kapanmış kadın, kendi yönünü çizmekte bile zorlanıyor artık.
yönsüzüm ben vasil kıtalar arasında kaybolmuş
dilim dinim ulusum yok
vazgeçtiğimden beri vazgeçemediklerimden (“Kırmızı”, s. 112)
diyen Tarıman, sırtına saplanmış bir hançerle beraber, kaybedeceğini bildiği bir savaşta tek başına ayakta durmaya çalışıyor sanki. Üzerinde de zırh yerine hatalardan örülmüş bir elbise. Soyunmaya kalksa, kırk altı kat giydiği bir kahır bulacak karşısında. Tüm bunları bildiği için, yorgun ve umutsuz, tüm kadınların yaptığı gibi, aile mezarlığını andıran masalardan kalkıp kadınlığın sığınma alanına, mutfağa atıyor kendini.
boğarak kendimi ve asarak bir ağaca
kaldığımda içime kaçarak sararmış odalarda
sanki her şey bana yakın benden uzakta (“Savaşçı”, s. 125)
diyen Tarıman, hayat karşısında etkin bir özne değil de, kırılgan bir yamak gibi hissediyor kendini. Yani çaresizce sığındığı mutfağında bile günahlardan ve hatalardan yapılmış yardımcı bir özne olarak kalıyor. Ne yaparsa yapsın niyetini eyleme çeviremiyor bir türlü.
sesin karşılıyor sabahı yakın bir arkadaştır elbet
bir fincan türk kahvesidir sesin iyidir herkeslerden (“Ayaş Yollarında”, s. 129)
dizeleriyle başlayan “O Yerde” isimli son bölümde, Tarıman şehirden şehre koşup duruyor yine. Her ne kadar 'o yer'i vurgulasa da; kadınlığın bir sürü şehre dağılmış hali, bütün uğraşlara rağmen sabitleyemiyor kadını. Bir yer var; var ama neresi belli değil. Tarıman belki de bu yüzden 'o yerde' diyerek netleştiremiyor aşkın nerede olduğunu. Ayaş yollarından başladığı aşk arayışını dolaştırmadığı yer kalmıyor. Kimi zaman Felluce'nin göğe yükselen dumanlarında arıyor aşkı, kimi zaman Rize'de, bir çay yaprağında. Bazen Amik Ovası'nda bir ırmak olup akmak istiyor, bazen de Erzincan'da gümüş yüzüklere bakarak avunuyor.

Tüm bu arayış çabalarına rağmen, hiçbir adreste bulamıyor kendini. Bir Adalar vapuru gibi limandan ayrılıyor ama nereye gideceği belli değil. Zaten bir yere varsa bile, o da biliyor gittiği her yerin bir Viranşehir'e dönüşeceğini. Yalnızlığın tanrıya özgü olduğunu yineler gibi, Allah'ın evine, kendi içine dönüyor yine.

Toplumda sürekli susturulan kadın
Tarıman'ın “Son Söz Yerine” adını verdiği son bölüm, “Mahan” adında tek bir şiirden oluşuyor yalnızca. Bu tek şiir bütün kitap boyunca anlatılanların altı çizilerek yeniden dile getirilmesi gibi.
yordunuz beni
acı doldu taştı fincan
işte ben bu kadarım
bir su kabıyım ellerinize
suyun azaldığı yerde
bir buğu kadarım (“Mahan”, s. 137)
diyerek, insanlar karşısında artık ne kadar küçüldüğünü ve önemsizleştiğini vurgulayan şair, tüm bu yaşadıklarının kendini olgunlaştırdığını da belirtiyor aynı zamanda.
daha çok kadınım şimdi
siyah bir kadınım ancak (s. 137)
dizelerinden de anlaşılacağı üzere, tehlikeli ve siyahi bir olgunluk bu. Bu siyahlığın sonucu da ölüme çıkıyor ister istemez. Adalet Ağaoğlu'nun kahramanı gibi 'ölmeye yatan' kadın:
siyah bir kadını siyah bir kadın ancak
sözle toplar kendinden (M, s. 138)
diyerek, kitabın sonunda sözcüğe, şiire sığınıyor son çare olarak. Ağır Tören, Betül Tarıman'ın dünden bugüne yaşadığı ve yarın yaşayacağını tahmin ettiği durumların bir toplamı. İçine kapanan, baba ve devlet baskısından bunalan, durmadan şehir değiştiren; ama değiştirirken de ayrıldığı her şehri yanında götüren kadının, kendine karşı verdiği savaşın bir izdüşümü. Kitaba genel anlamda bakıldığında, şiirlerin çok konuşan tavrı oldukça dikkat çekiyor. Yaşadığı dünyada, içinde bir suskunluk dağı büyüten şair, bu kadar yoğun konuşarak yükünü hafifletiyor sanki. Sürekli bir şey söylemeye çalışması, Tarıman'ın ağırlığını azaltıyor mu bilemem; fakat şiirlerin zaman zaman bu sözcük kalabalığını kaldıramadığı da aşikâr.

Bu sözcük kalabalığı toplumda sürekli susturulan kadının durumundan kaynaklı olsa gerek; ara sıra dil kırılmalarına da maruz kalıyor. Söylemek istedikleri devamlı ağzına tıkılan kadın ister istemez bozuyor dilini.
ve çırağı en güzel yemeklerin henüz yenmemiş (“Şehir Çıplak”, s. 73)
susarsın olabildiğince ve çatanalar (“Helallik”, s. 115)
eşeliyorsun her sözün altını ve görüntülerin (“Dikkat Kesilince”, s. 103)
gibi örnekler kitap boyunca sıklıkla karşımıza çıkan dildeki bozulmaların ve yer değiştiren tümce öğelerinin tipik birer örneği.

Tarıman'ın Ağır Tören'de anlamı ve anlatımı kuvvetlendirmek için başvurduğu noktalardan biri de özel isimler. Nurgül, Nalan, Feri, Zeynep, Şefik, Didem ve Saliha gibi isimlerin, şairin hayatında önemli bir yeri olduğu kesin. Bize tüm bu isimleri yakından tanıtma gereği duymayan Tarıman, bu şekilde davranarak bu isimlerle belirli bir mesafe koyuyor aramıza. Hayatına giren herkesin onda bir yara açtığı hesaba katılırsa, bu mesafenin nedeni de bir anlamda ortaya çıkıyor.

Tarıman'ın özellikle üzerinde durduğu kişilerden bazıları da hüzünle, yalnızlıkla, yenilgilerle içli-dışlı olanlar. Bazen buğulu sesleriyle Ali Ekber Çiçek, Neriman Altındağ ve Hacı Arif Bey gibi ses sanatçıları çıkıyor karşımıza; bazen de hep yenilmişlerin öykülerini anlatan Ahmet Muhip Dranas'a, Oğuz Atay'a, Tomris Uyar'a ve yönetmen Derviş Zaim'e götürüyor Tarıman bizi. Üstelik bununla da kalmıyor; güleriz ağlanacak halimize misali, Chaplin ve Adile Naşit hüzünlü gözlerle bizi süzerken; şair, Pir Sultan Abdal gibi darağacına çıkıyor sanki. Çıkıyor da kendi kendine geçiriyor ilmeği boynuna.

Betül TarımanBütün bu kişisel göndermelerin yanında, tarihsel göndermeler de üzerinde durulması gereken bir konu. Tarıman'ın işaret ettiği tarihler hep yenilgilerin, kayıpların, savaşların bir çeşit dökümü. Osmanlı'nın 1915'te Midilli Zırhlısı vasıtası ile savaşa girmesiyle şairin kendiyle ve toplumla tutuştuğu savaş aynı yıkıcı etkiye sahip neredeyse. Yırtık bir Türkiye haritası üzerinde bir sürü şehre uğrayan şair; sanki Piri Reis'in haritasını takip edercesine Cezire-i Kıbrıs'a da bulaştırıyor yenilgilerini. Hezarfen Ahmet Çelebi gibi göğe yükselip şehirlerin, yani acılarının üzerinden uçmayı ya da çocukluğuna dönüp Jules Verne'in romanlarına sığınmayı düşünse de, biliyor ki, hayat bir Çanakkaleli Melahat! Şair, tüm bunların etkisiyle, bazen kuyuların dibindeki Yusuf, bazen Kerbela çöllerindeki Hüseyin, bazen de yasak meyvenin çekiciliğine kapılan Havva gibi hissetmekten alamıyor kendini. Belki de tüm bu yıkıcı düşüncelerin sonucunda:
ilk çağ uygarlıklarının en önemlisi sümerlilerdir (“Umuma Mahsus”, s. 98)
diyen Tarıman, yazıyı ilk kullanan topluma, yani şiire sığınmakta buluyor son çareyi, şiirle anlatıyor bütün derdini.
insan da yalandan aşktan ölebilir
içindeki otistik çocuğa sarılarak
algının kapıları hep kapalıdır
görmez görmesi gerekeni
şaşkındır âşık olduğunda
der ki; – ateşlerde yanayım gerçek diye bir şey yoktur
herkes kendi yalanından geçecek
elinde bir silgi silmek için hakikati
sen şimdi şehrin göbeğine düşmüş
                                       marifet san– (“Büyük Yalan”, s. 23)

Ağır Tören, ağır ağır ilerleyen, çok konuşan, çok şey söylemeye çalışan bir kitap. Kadının toplumsal konumundan bireysel duruşuna kadar kadınlığın bütün evrelerine değinen Tarıman, şehirlerin ve tarihin üstünden de eksik etmiyor kaleminin gölgesini. Sanırım bu noktada en başa dönüp Gülten Akın'ın o güzel dizesiyle bitirmek gerekiyor yazıyı:
Ah, kimselerin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya (Kırmızı Karanfil, YKY, 2004).

* Akatalpa, Şubat 2010, S: 122

~~~
Ağır Tören
Betül Tarıman
YKY, 2009; 144 s.
~~~
Sayı: 45, Yayın tarihi: 06/03/2010

Satın al

Başa dön

MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics