MaviMelek Edebiyat
"Olağanüstü olan her zaman güzeldir, olağanüstü olan herhangi / bir şey güzeldir, aslında sadece olağanüstü olan güzeldir." André Breton

[Öykü]"Ada Vapuru Yandan Çarklı" | Evrim Övüç

Ada Vapuru Yandan Çarklı | Genco Demirer

"GERÇEKLER ASLA DEĞİŞMEZDİ!"

…En son lise yıllarında gitmişti Heybeliada'ya.
Aradan geçen 10 yılda çok şey değişmişti hayatında.
Son günlerde geçmişiyle ilgili çok fazla görüntü geliyordu hatırına…
Bahar geldiğinden beri birkaç defa teklif etmişti Heybeli'ye gitmeyi.
Oraya onu çeken neydi bilinmez, ama 21 yaşında, daha üniversitede okurken evlendikleri, birbirlerini büyüttükleri ve 7. yıllarını devirdikleri kocasıyla gitmeyi istedi oraya.
Ve işte o gün gelmişti, çocukça bir sevinçle uyandı o pazar sabahında, sevinçleri hep çocukçaydı…
Yanlarına neler almaları gerektiğini düşündü yatakta.
Mayoları, havluları, yedek tişörtleri ve güneş gözlükleri… o böyle durumlarda temkinliydi, kafasında her şeyi yedekler, listeyi gözden geçirirdi çoğu zaman.
Unutmak ve bir şeyleri ıskalamak ona göre değildi.
Karısının bu huyunu bilen kocası, sorumluluk almamanın dayanılmaz hafifliği içindeydi…
Uzun zamandır evde yapılmayan kahvaltılarla (buna genellikle akşam yemekleri de dahildi) birlikte mutfakla aralarına mesafeler girmiş, diğerleri için özel bir yere sahip olan, anlam yüklenmiş bu mekân, onlar için oldukça sıradan, musluğu olan, evin herhangi bir odası haline gelmişti.
Yolda bir şeyler atıştırabileceklerini düşünüp -ki yemeseler de olurdu, kafaları o kadar doluydu ki midelerinin dolu ya da boş olması çok da önemli değildi- evden çıktılar.
Her zamanki rahatlığı ve dalgınlığıyla ağır ağır hareket eden kocasının hiçbir zaman acelesi olmazdı.
Kabataş İskelesi'ne vardıklarında deniz otobüsünün kalkmasına 15 dakika vardı. Kapılar kapanmış, önünde biriken insan kalabalığı homurdanıp duruyordu. Kimseyi içeri almıyorlardı. İçinden biraz daha acele etseydi yetişebilirdik dedi ve yine kocası –zaman zaman– kendisi, kendisi-kocası arasındaki ilişkiye öfkelendi. Ne zamanki öfkelense sessiz bir gülümseme yapışırdı yüzüne. Bunu yapmaya o kadar alışmıştı ki öfkelendiği için mi gülümsüyordu yoksa gülümsediği için mi öfkeleniyordu bunu bile ayırt edemiyordu…
Duruma hâkim olan kocası hemen ilerideki vapur iskelesine yöneldi. Vapur saatlerine, ücretlere baktı; bir durum değerlendirmesi yaptı ve 1 saat sonraki vapurla 2.5 saat sürecek deniz seyahatlerine çıkabileceklerini söyledi…
Zaman kavramı ile her ikisinin de problemi vardı esasen. O zamanı çok ciddiye alırken kocası bu konuyu ciddiye almazdı hiçbir zaman.
Zaman da bu durumdan pek memnun değildi; fakat aldırış etmeden akar giderdi…
Bu üçleme arasında yaşanan ya da yaşanacak aksilikler onun keyfini kaçıramayacaktı, çok istiyordu adaya gitmeyi…
Yolun karşısına geçip son zamanların popüler mekânlarından birine girdiler.
Kahve ve çikolata kokularının birbirine karıştığı, Cihangir'in, Kazancı Yokuşu'nun entel dantel tiplerinin yarattığı bir dünyaydı burası… Kahve Dünyası.
Böyle basit mekânlarda basit bir kahvaltı yapılabilirdi, yediği soğuk sandviçle metabolizmayı ateşlemiş, çarkları, çakraları harekete geçirmişti…
Karıştırılan birkaç popüler gazeteden popüler haberleri okumuş, bu popüler mekânda pek bir popüler hissetmişti kendini.
Arkadaşları arasında da çok popülerdi.

Vapur saati yaklaşmıştı.
Kocası çikolatayı çok severdi, gözü raflardaki tatlılarda kalmış, kan şekerleri düşerse yenmek üzere çikolata kaplı lokumlardan da almayı ihmal etmemişti.
Yakındaki büfeden de birkaç gazete daha alıp zaten dolu olan kafalarını daha da bir dolduracaklardı.
Açlığını kısmen bastırmış olmasına karşın ruhundaki ve beynindeki açlığını bastıramıyordu. Bilgi açlığı çekiyordu, bu nedenle mi alıyordu bu saçma sapan gazeteleri, bilemiyordu!
Gazeteler, gözlükler, çikolata… Her şey tamam mıydı? Eksik olan neydi acaba?!

Vapur daha yanaşmamıştı.
İskele yanındaki çay bahçesinde beklemek istediler, zar zor bulabildikleri boş bir masaya oturdular.
Hava da öyle sıcaktı ki…
Eskiden hiç çay içmezdi, şimdi nedense seviyordu çay içmeyi.
Açık çayını içerken etrafını izledi.
Yan masada oturan orta yaşlı, modern bir çifte takıldı gözleri.
Kadın bakımlı ve çok rahattı, adam ise gizemli ve kabaydı…
Anlayamadığı bir şeyler konuşuyorlardı, ne konuştukları umurunda değildi de anlaşılmaz olan bu iki insanın nasıl bir araya geldiğiydi. Aralarındaki ritimsizlik dikkat çekiciydi…
Böyle durumlarda devreye giren önyargısını susturmak için paradigmayı değiştirmeyi ve empati kurmayı denerdi. Çoğu zaman bunu başarabilirdi; ama bilirdi ki başardığı şey paradigmayı değiştirmek değildi… Gerçekleri değiştirmekti! Oysa ki gerçekler asla değişmezdi!

Nihayet vapur gelmişti.
Kargaşalı bir sevinçle ve değişmeyen gerçekler eşliğinde bindiler ada vapuruna.
Vapurun kıç tarafına ilerleyip yerleştiler. Vapurun bu kısmını çok severdi, köpüren dalgalara tüm sevincini, öfkesini… beynini kalbini akıtmak için sabırsızlanıyordu.
Vapura binmeyeli de uzun zaman olmuştu.
Eskimiş tahta zemine çok pis olmasına karşın oturmakta hiç tereddüt etmedi.
Aldırış etmezdi böyle şeylere. Bilirdi ki onun ruhunun temizliği dokunduğu her pisliği temizlerdi.
Kocası ise oturmazdı böyle bir pisliğe. Paranoid Obsesif belirtiler gösteren kocasının bir de temizlik takıntısı vardı. Kocası çoğu zaman onun içine otururdu tam da bu nedenle… Karısı onun için temiz bir güverteydi.

Giderek dolan vapurla ufak bir endişeye kapıldı bir an. Oturduğu yerden hiçbir şeye aldırış etmeden etrafı izliyordu. Bu onun yöntemiydi, çok fazla aldırış ettiği zaman aldırış etmezmiş gibi gözükürdü…

Büyük adam olma hayalindeki üniversiteliler,
Anadolu'nun bağrından kopup gelen sivilceli toy gençler,
Çoluğu çocuğu toplayıp gelen aileler,
Yassıada'yı fuhuş yuvası haline getiren fahişeler,
İstanbul'a hayran turistler…

Karnını doyuramayan ama en pahalı cep telefonunu cebinden eksik etmeyen dejenere gençliğin, dejenere müziği kulaklarını tırmalıyordu.
En arabesk halleriyle en arabesk müziklerini çalıyorlar, her derde deva telefonlarından…
Bu bin bir ses bin bir nefes arasında kocasının nefesini hissetti yakınında.
Kulağına eğilmiş yaşadığı şoku (kültür şoku) tarif etmeye çalışıyordu karısına.
"Biliyor musun" dedi; "sanırım dünyanın her yerinde alt kültürün davranış şekli aynı!
Avrupa'da ya da Amerika'da da zenciler metrolarda rap müzik dinliyorlar… benzer hayat formlar… Anlayabiliyor musun ne demek istediğimi?"

Dünyalı kocasının ne demek istediğini anlamaya çalışırken hınca hınç dolan vapurun kapasitesini de merak etti. Her şeyi bilen kocasına bu soruyu da yöneltti; bu vapurun kapasitesi neydi?
Endişesini okuyan kocası "o her duruma hâkim" edasıyla, "Korkma bir şey olmaz" dedi.
O ise korkuyordu.
Bu kadar insanı taşıyabilir miydi bu vapur?
Bu kadar yobazlığı,
Bu kadar cahilliği,
Adiliği, pisliği, bencilliği,
Bu kadar fakirliği-zenginliği,
Güzelliği-çirkinliği…
Bu kadar çeşitliliği-tezatlığı kaldırabilir miydi?
Kapasitesi neydi ki?
Hayat bir dualite miydi?

Birbirine karışan tüm bu ağır kokular ve sorularla, uzaklardan belli belirsiz gelen deniz kokusunu ayıkladı ve derin bir nefes aldı… o nefeste köfte dudaklarıyla Sezen Aksu'nun o neşeli şarkısını hatırladı;
Ada vapuru yandan çarklı
Bayraklar donanmış cafcaflı
Simitçi kahveci gazozcu
Şinanay da yavrum şinanay
Nay nay naaayy….

"Bir gün bir yaşama başlar ve tam olarak ne olmadığını fark edersin. İşte o günden sonra tüm yaşamını bilinemez olanı araştırmakla geçirirsin."

Sayı: 32, Yayın tarihi: 25/11/2008
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics