MaviMelek
"Hiçbir şeyden mi başlamıştık? Evet. Sanırım. Öyleyse, yeniden başlayabiliriz. Niçin olmasın? Önce sen başla." - Do Sesi / Ferit Edgü

[Öykü]"Acayip Sesler Senfonisi" | Ruhşen Doğan Nar

Ash Sivils

"ÖZGÜRLÜĞÜN DİKENİ AÇLIKTI"

Çok uzaklardan gelen yorgun yağmur bulutları şehre ilk adımını atar atmaz Rüzgâr kendisini sokaklara bıraktı. Uzun, sarı saçlarını bir o yana bir bu yana sallayarak göğe ulaşmaya çalışan ruhsuz apartmanların arasında koşmaya başladı. Dolgun, kırmızı dudaklarıyla ıslık çalmaya çalışıyor; ama beceremiyordu. Dudaklarının arasından çıkan tek ses şuydu: fuf... fuf... fuf...

Yağmur bulutları ise Rüzgârın bu neşeli halini paylaşıp onunla birlikte eğlenmek istiyor; ancak geçtikleri o kadar şehrin pisliğini ve günahlarını omuzlarında hissettikçe içleri sıkıntıyla doluyor, yağmuru ve gök gürültüsünü başlatacak son günahı daha bir sabırsızlıkla bekliyorlardı.

Bu şehirden doğacak son günah, şehrin semalarını işgal eden yağmur bulutlarının tek umuduydu. Ayriyeten onların uzun süredir kendileriyle beraber bir şehirden diğerine bıkıp usanmadan taşıdıkları günahlardan tek kurtuluş yoluydu. Hiç bitmeyecekmiş gibi yağacak ve yağdığı şehri baştan sona günahlara boğacak, günahları günahlarla kazıyacak yağmurun habercisiydi son günah.

*

Rüzgâr'ın o gece keyifle koşuşturduğu sokaklardan birinde bir işsiz genç, küçücük odasından balkona açılan pencereyi kullanarak balkona çıkmış ve paslı balkon demirlerine tutunup aşağıyı seyre dalmıştı. İnce parmakları yükseklik korkusundan ötürü paslı demirlere kenetlenmişti. O sırada anne ve babası salonda kendilerinden geçerek saçma sapan bir dizinin uzun mu uzun bir özetini izliyordu.

Gencin balkon demirlerinin üstüne çıkıp dengesini sağlaması ve aşağıya balıklama, kafa üstü atlaması hemen hemen iki saniye sürdü. Yedinci kattan zemine çarpmasıysa bir buçuk saniye. Yirmi bir yıldır dünya gezegeninde yaşayan bir canlının ölümüyse kafatasının soğuk kaldırım taşına çarpmasıyla bir göz açıp kapama süresinde meydana geldi. Parçalanan kafatasından porçk sesinin çıkmasının ardından pembemsi beyin, yirmi yılı aşkın süredir hapsolduğu yerden kurtulup kaldırıma sıçradı. Rahat bir nefes alıp özgürlüğün ilk soluğunu içine çekti.

O sırada ailesinin izlediği dizinin özeti sonunda bitmiş, bol reklâmlı asıl fasla geçilmişti. Heyecanlı mı heyecanlı dakikalar onları beklemekteydi. Bu bekleyişte yalnız değillerdi. Ailesi televizyon tarafından hipnotize edilen milyonlardan sadece ikisiydi, başka bir şey değil. Ne bir eksik ne de bir fazla.

*

Son günaha kendi gözleriyle şahit olan kara yağmur bulutları artık dayanamayacaklarını fark etmiş ve ilk yağmur damlalarını şehre göndermişlerdi. Yıldızları ardında saklayan bulutlar günah çıkarmaya nihayet başlamışlardı. Rüzgâr, yağmurun yağması ile birlikte gülücüklerini balon yapıp bulutlara salmıştı. İnsanlar göremiyordu; ama gökyüzü rengârenk, sırılsıklam balonlarla doluydu. Aslında Rüzgâr'ın da gözleri görebilseydi belki o da insanlar gibi bu balonları görme şansını kaybedecekti.

Herkes Rüzgâr kadar bu durumdan memnun değildi. Kebapçıdan karnı tıka basa dolu çıkan ve hazımsızlık sorunu yaşayan bir adam, evine yürürken sırılsıklam olacağını adı gibi biliyordu. Zaten yediği son Adanalar midesine oturmuştu. Kebaplar sanırım fazla acı gelmişti. Evine giden dik yokuşu tırmanırken mide suyunun ağzına geldiğini fark etti. Ekşimsi tat ile yüzü de ekşidi.

*

Sağanağa dönen yağmurun altında köpekler gibi ıslanan bir köpek boş boş sokakları dolaşıyordu. İçinde bir boşluk vardı; hem de ne menem bir boşluk. Bir türlü anlam veremediği hem cismi hem de manevi özelliklere sahip garip bir boşluk. Aslında farkında değildi; ama o büyük boşluk midesindeydi. Bir şekilde o bomboş mideyi doldurması gerekiyordu. Ne olursa olsun bir şeyler girmeliydi midesine. Yoksa yarın ya da öbürsü gün açlıktan it gibi geberecekti.

Son çare olarak şu sefil hayatında en çok güvendiği organı kullanmaya karar verdi ve burnunu sonuna kadar açıp etrafı kokladı. Islak, salyalı burnundan nıf nıf sesleri çıkararak bir güzel taradı çevresindeki bütün kokuları. Bir nevi etrafın koku röntgeni çekti; fakat ortalıkta işe yarar koku bulamadı. Şöyle yarısı yenilmiş bir hamburger ya da iyice sıyrılmamış tavuk kemikleri çok makbule geçerdi. Karnı guruldayarak köpeğin bu fikrine onay verdi.

*

Tahmin etmiş olduğu gibi donuna kadar ıslanan adam, evine giden yokuşun sonuna vardığında oflayıp puflayarak biraz soluklandı. Kendini bildi bileli yokuş çıkmaktan nefret ederdi. Kaderin ördüğü ağa bakın ki çocukluğundan beri oturduğu her ev dik bir yokuşun sonundaydı. Ömrü dik yokuşları çıkmakla geçmiş, yaşlandıkça dik yokuşlar daha da bir dikleşmiş çekilmez bir hale gelmişti. Kim yaşlanmıştı, dik yokuşlar mı yoksa kendisi mi? Bilmiyordu. Böyle gereksiz sorularla uğraşacak vakti yoktu.

Dinlenmeyi bırakıp yoluna devam ettiğinde gözü ilerideki bir köpeğe takıldı. Her gün sokakta gördüğü sıradan bir itti. İşin kötü yanı itin tam da onun oturduğu apartmanın girişinde durmasıydı. Nedense birini bekler gibi bir hali vardı. Köpeklerden tırsardı, tırstığı kadar iğrenirdi de. Evinde köpek besleyenlere hayret eder, köpekleri salyalı ağızlarından öpen insanlara şaşar kalırdı. Kısacası hayvanlarla aynı evde yaşamayı iğrenç bulurdu. Ona göre hayvanların yurdu dışarısıydı.
Yavaş adımlarla köpeğe yaklaştı. Yerden bir taş alıp fırlatmaya hazırlandı. Köpekle göz göze gelmeyi, sonra atarmış gibi yaparak köpeği oradan uzaklaştırmayı düşünüyordu. Ancak köpek arkasına bakmıyordu, çok meşgul olmalıydı. Köpek kaşınmıştı, köpeğin apartmanın kapısında işi neydi, değil mi? Ondan günah gitmişti.

*

Aç karnını az da olsa doyuran köpek, sırtına taşı yedi ve vik vik diye inleyerek apartmanın önünden istemeye istemeye uzaklaştı. Fazla da uzaklaşmadı; çünkü daha etin yarısından fazlası hâlâ sokağın ortasında onu bekliyordu. Şu zamanda kim et bulmuştu da o bırakıp gidiyordu!
Böyle bir fırsat sokak köpeklerinin başına ayda yılda bir gelirdi. Geldiğindeyse dolusuyla başka köpekle bir dilim et için kavga etmek zorunda kalırlardı. Sokak köpeği olmak zor işti. Özgürlük denilen şey zorluklarla boğuşmaktan geçiyordu. Boynunda tasması yoktu; ama çoğu gece aç yatıyordu. Özgürlüğün dikeni açlıktı.
Oysa şimdi ne güzel etrafta başka bir köpek yokken o etleri keyifle mideye indirebilirdi. Ama şansa bakın bu sefer de bir insanoğlu yoluna çıkmıştı. Köpek bıraksa insan, insan bıraksa köpek. Anlaşılan rahat yoktu ona hiçbir zaman.
Köpek, adamın hemen oradan uzaklaşması ve başka köpeklerin de etin kokusunu almaması için dua etti. Duası göklere çıkarken yağmur bulutlarını delip deşik etti. Duası belki adrese ulaştı belki de ulaşamadı.

*

Aç köpeği tam sırtından vuran tok adam, apartmanın önünde sere serpe yatan cesedi gördüğünde gözlerine inanamadı; ama gerçekler ne yazık ki açık seçik önünde duruyordu. Ölünün gözleri gözlerindeydi. İlk önce gözlerinin gördüğüne inanması, sonra da beyninin bu görüntüye onay vermesi gerekiyordu.

Gencin ikiye ayrılmış kafatasının içinde biriken kanı ve kaldırıma saçılan, bir kısmını aç köpeğin yediği pembemsi beyin parçacıklarını gördüğünde yarım saat önce yediği tüm kebapları böğürerek kustu.
Yarısı mide asitleriyle hazmedilmiş yemek parçacıkları ile yarısı yenilmiş beyin parçacıklarının birleşimi ve bunları çepeçevre kaplayan kurumuş kanın oluşturduğu görüntü gökte duran bulutları bile rahatsız etti. Gözlerini kapatıp şehirden uzaklaşmaya karar veren bulutlar Rüzgâr'ın elini tutup şehrin kapılarına yöneldiler.

Tüm kir ve paslarından kurtulan bulutlar bembeyaz olmuş, omuzlarındaki ağır yükten kurtulmuş bir şekilde şehri terk-i diyar ettiler.

*

Cesedi görür görmez midesinde ne var ne yoksa dışarı boşaltan adam, karşısındaki görüntüye alışır alışmaz cep telefonunu çıkarıp polisi ve hastaneyi aradı. Tabii bunu yaptıktan hemen sonra gencin atlamış olduğu apartmanın zillerini şakacı çocuklar gibi baştan sona çalarak apartman sakinlerini uyardı. Apartmandakilerden kimi zil sesini duyup da duymazlıktan geldi. Kimisi zil sesiyle pencereden dışarı baktı; apartmanın önünde tanıdık görmeyince aşağıdaki adamın ne söylemeye çalıştığını bile dinlemeden içeri girdi. Kimisiyse yine sakar birileri yanlışlıkla bizim zili çalmıştır diyerek kıllarını kıpırdatma zahmetine girmedi.

Tüm apartman sakinleri içinde durumu en vahim olan asıl grup ise hipnotize olanlardı; yani zilin sesini duyamayacak kadar televizyona odaklananlar. İşte ölen gencin ailesi de bu vahim grubun içindeydi. Aslında gıcık mı gıcık olan zilin sesini kulakları duymuştu, zaten o ölü uyandıran sesi duymamak imkânsızdı; fakat anne ve babanın beyni televizyonda gördükleri entrikalarla o kadar meşguldü ki, kulağın duyup algıladığı ve akabinde beyne gönderdiği sesi beyin yorumlayamadı.

*

Midesini tekrar doyurmak için evine çıkmaya karar veren adam, ölen gençle yıllarca aynı apartmanda oturmuş; ama kaderin cilvesine bakın ki bir kez bile onunla karşılaşmamıştı. Zaten kendini apartmandan aşağı atan gencin hangi evde oturduğunu bilse akşam akşam bütün zilleri çalıp insanları rahatsız etmez, doğrudan gencin oturduğu eve çıkardı.
Ama bilmiyordu. Vatandaşlık görevini yapmış, yetkililere haber vermişti. Bundan sonrası onların işiydi. Evine çıkmadan önce gence son bir bakış attı; gencin karanlıkta pırıl pırıl parlayan açık kalmış mavi gözlerini kapattı ve asansöre bindi. Adam inleyerek çıkan asansörde, boşu boşuna yediği kebaplara o kadar para bayılmış olmaktan dolayı mutsuzdu.

*

Çöp kutusunun arkasında pusuya yatan köpek, evine çıkan adamın ortalıkta gözükmemesini fırsat bilerek yarım kalan ziyafetine devam etti. Kırç kırç sesler çıkararak kaldırım taşlarına dağılmış beyin parçacıklarını keyifle parçaladı ve mideye indirdi.

Karnı doymuştu; ama önünde bu kadar et dururken midesini doyurup oradan uzaklaşması akıllıca olmazdı. İyice yemeli, tıka basa doymalıydı. Onu bekleyen aç günler için de midesini doldurmalıydı.

Daha yarım saat önce açlıktan ölecek köpek şimdi fazla yemekten karın ağrıları çekiyordu. Beyin parçacıklarından sonra ziyafete cesedin el parmaklarından başlamış dirseğe kadar gelmişti. Artık cesetten bir lokma dahi alacak durumda değildi. Su yerine kaldırım taşlarının arasında yarı pıhtılaşmış kanı içti ve apartmanın yüz metre ilerisindeki çayıra doğru yürüdü. O gece deliksiz bir uyku çekecekti.

*

Gözlerinden uyku akan polis memurları olay mahalline ulaştığında cesedin etrafını köpekler sarmış, bir o yandan bir bu yandan cesedi çekiştiriyorlardı. Polis aracından inen genç polis küfürler savurarak köpekleri kovdu. Genç polisin gördüğü manzara ne yazık ki kebap yiyip kusan adamın gördüğü manzaradan çok daha fenaydı.

Kolları ve bacakları olmayan, iç organları dışarı çıkartılmış, kafatası bir çanak gibi parçalanmış ceset demeye bin şahit gerektiren bir ceset.

Kıdemli polis bu görüntü karşısında genç meslektaşı kadar etkilenmedi. Gözlerinin önüne askerde mayına basan arkadaşının hali gelmişti. Cesetler her zaman çirkindi; ama parçalananlar daha da çirkin.
“Nerede kaldı şu ambulans?” diye sordu ve sigarasını yaktı. Diğer polis ise cesedin üstünü kapatmak için arabadan gazete getirdi.

*

Bir saat içinde capcanlı bir varlıktan parçalara ayrılmış bir et yığınına dönen gencin annesi ve babası hâlâ televizyon karşısındaydı. Bir saat içinde on kere izledikleri aynı reklâmı bir kez daha izliyorlar ve işin garip yanı yine reklâmdaki aynı espriye bir kez daha aynı içtenlikle kahkahalar atarak gülebiliyorlardı.
Pat pat sesler çıkararak yukarı koşan bir komşu, gencin oturduğu evin kapısını yumrukladı: tok… tok… tok… Keyifsiz keyifsiz ayağa kalkan babanın sırtı kütürdedi, iki saattir hiç kalkmadan aynı koltukta oturuyordu.

Kapı gıcırdayarak açıldı ve komşu korkulu gözlerle kötü haberi verdi: “Mert, Mert intihar etmiş abi. Balkondan atlamış ölmüş. Cesedi aşağıda.” Baba, hiç istifini bozmadan esnedi. Ağzını fazla açtığından dolayı olsa gerek çenesi kıtırdadı. Sakin adımlarla salona girdi. Paltosunu giydi ve hâlâ hipnotize durumda olan karısına seslendi: “Hanım, oğlan intihar etmiş. Cesedine bakmaya gidiyorum. Sen diziyi izlemeye devam et, geldiğimde bana anlatırsın.”

*

Bulutlar ve Rüzgâr şehri çoktan terk etmiş olduğundan ötürü bulutsuz gökyüzü yıldızlara kalmıştı ve ne güzeldir ki o gece binlerce yıldız gök kubbeyi süslemişti * * * * * * * * * * * *

~~~
Sayı: 48, Yayın tarihi: 03/10/2010
MaviMelek | Retorikler | Öyküler | Şiirler | Derlemeler | Gökçeyazın | Denemeler | Hezeyanlar    ©2008 MaviMelek            website metrics